şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    selma filmde müzikallerde en nefret ettiği şeyin, son şarkıdan sonra kameranın çatıdan çıkacakmışcasına yükselmesi olduğunu söyler. von trier de filmin sonunda kamerayı yavaşça yukarı, çatıya doğru yükseltir. ayrıca selma son şarkıdan önce mızıkçılık yapıp sinemadan çıktığını söyler. gerçek hayatta da öyle olur, son şarkıdan önceki şarkıda ölür ve film bittikten sonra son şarkı başlar. böylece selma'nın deyimiyle, müzikal film onun içinde devam eder, sonsuza dek

    --- spoiler ---
  • üst anlatımındaki arabesk tarzı, ünlü oyuncusu ve garip kamera hareketleriyle anılan yönetmeni yüzünden asıl alta anlatılan pek çok şeyin atlandığını gördüğüm/okuduğum film. filme en büyük haksızlık da burada yapılıyor galiba. filmin konusu abartılı bulunuyor, ancak konunun altındaki inanılmaz güçlü göndermeler tamamen es geçiliyor. şöyle ki:

    filmin ana kahramanı doğu blokundaki (tercih ettiği) hayatını bırakıp abd'ye geliyor. çünkü abd sağlık açısından çocuğunun ihtiyacı olan gelişmiş/ayrıntılı tıp çözümü sağlayabilecek tek ülke.

    ancak abd'deki çalışma koşulları ve çalışan hakları doğu blokunun bize anlatılan tüm karanlığından daha da karanlık.

    insan ilişkileri ise tam bir felaket. selma'ya yakınlık gösteren aile, prototip bir amerikan ailesi. kadın bir alışveriş çılgını ve evin tüm geliri alışveriş çılgınlığına gidiyor.

    ve adaleti sağlamakla görevli polis memuru, karısının taleplerini yerine getirecek parayı sağlayabilmek için, yani basitçe para için korkunç bir adaletsizlik yapıyor.

    film özellikle sonuyla bu çelişkiyi seyircinin yüzüne vuruyor,özgürlükler ülkesini özetleyiveriyor.

    bunlar ilk filmi izledikten 2 yıl sonra ilk anda akla gelen kaba göndermeler.
    film, görünen kısmının altına biraz dikkat ederek seyredildiğinde sayısız gönderme ve eleştirel bakışı daha yakalamak mümkün.
  • -neden gözlerin kapalı yürüyorsun?
    +çünkü bütün yolları ezberledim.
    -ama düşebilirsin.
    +bütün düşüşleri de ezberledim.
  • ustunde amerikalinin sifir vizyonuyla haddi ve gereginden fazla yorum yaptigi bir adet enfes trier filmi. konusunu ozetlesem 15.30 yayin kusaginda yayinlanan ediz hun ve hulya kocyigit kastli bir film sanirsiniz, adam yerine koymazsiniz. ama konuyu fazla sallamayin, boyle klise sulu zirtlak bir konunun islenisine kitlenin derim.
  • "guzel" insanlara atilan bir tokattir bu film.
  • bu filmi ilk çıktığı zamanlarda sinemada izlemiştim. hey gidi, ankara'da metropol'de falandı galiba. neyse, 1 ay leyla gibi dolanmıştım ortalıkta, onu hatırlıyorum. çok zor ve ağır bir filmdi.

    en sevdiğim yerini dönüp dönüp hâlen izlerim: makinelerin müziğiyle dans edilen sahne...

    ha bi de sonra pagan poetry falan derken, björk hayranı olduk çıktık, pişman değiliz tabi.
  • dram. göz yaşlarına hakim olamadığınız nadir filmlerden. biraz eski türk filmleri tadında... uzun yıllar arayla toplamda 4 kere izledim ama hala aklıma geldiğinde duygulanıyorum. bunda björk'ün efsununun da payı büyük.

    --- spoiler ---
    filmin ortalarına doğru görünmez bir el tarafından boğulduğunuz hissine kapılıyorsunuz. bu film en çok da kadınları vuruyor. çocuğunun kendisiyle aynı hastalığa sahip olacağını bile bile yine de doğurmasını açıkladığı sahne inanılmazdı. kucağımda tutmak istedim onu, bir bebeğim olsun istedim diyor bjork. zaten filmde kendisi resmen tanrıçalaşmış.

    bu son şarkı diyorlar, bizi tanımadıkları için.
    ancak biz izin veririsek son şarkı olur.
    --- spoiler ---
  • jeff karakteri ile gönlüme taht kurmuş film. saf ve aşık bir adam böyle olur. her gün fabrika çıkışına gider, bekler. arabeskvari bir tarz olabilir. zaten hayat arabesk değil mi kuzum? önemli olan arabeskliği farklı anlatabilmek. posta gazetesine şiirini gönderen adam ile dünyanın en iyi yazarının, yönetmenin işlediği konu aynıdır. sadece biri daha güzel anlatabilir.
  • bugüne dek izlediğim en sert ve en gerçekçi dramlardan biri. verdiği mesaj gayet açık. hep aklımızın bir köşesinde bulunan, ancak gözümüzün önüne geldiğinde yine de tokat etkisi yaratması kaçınılmaz olan dünyanın boktan bir yer olduğu gerçeğini belki de en iyi anlatan film diyebilirim.

    --- spoiler ---
    müzikallerde her şey güzeldir, kötülükten eser yoktur. dancer in the dark’ta da sadece müzikal kısımlarda insanlar iyidir, yani sadece selma’nın hayallerinde. bill’i öldürdükten sonra ondan özür diler ve bill de bunu kabul eder. linda, selma’ya kaçmasını öğütler, çünkü o yapması gerekeni yapmıştır, üzülmesine gerek yoktur. oldrich novy, selma’yla birlikte şarkı söyler, tap dansı yapar. fakat gerçek hayatta bu karakterlerin hepsi orospu çocuğudur. sürekli gülen, optimist, gururlu, kalbinde kusursuz sevgiyi besleyen, yabancı bir ülkede zor koşullarda yaşayan bir kadının tüm iyi niyetini suistimal etmekte tereddüt yaşamayan karakterlerden bahsediyoruz.
    --- spoiler ---

    modern bir polyanna hikayesi yorumuna katılıyorum. hikayeyi dünyamıza uyarlayınca işte böyle bir sonuç çıkıyor karşımıza. işlenen konunun, yalnızca amerikada yaşamakta olan bir yabancının karşılaştığı eziyetler ya da komunist-kapitalist catışmasının ufak bir örneği olarak yorumlanmaması gerektiğini düşünüyorum. asıl anlatılmak istenen mevzu tüm insanlığı ilgilendirmektedir. insanlık diye bir kavramın olmadığını, veya kalmadığını, veya bildiğimizden farklı olduğunu söyler. iyi niyetlilerin sonu böyledir maalesef. sizi sikenler sonra idamınızı izlemeye gelirler.

    düşünebilen her bireyin farkına varması gereken bir gerçeği vurgular lars von trier ve björk. görecek hiçbir şey olmadığı gerçeğini… su ana dek bunu fark etmemiş olanlara daha çok koyacaktır şüphesiz.