şükela:  tümü | bugün
  • uzunlu kısalı birbirinden çarpıcı ve afallatıcı, kafanızı gereksiz düşünce ve derdimsilerden arındırıp gerçeği en acılısından hissetmenizi sağlayan hikayeler...
    yazar cümleleri üstüne basa basa tekrar eder sürekli farkedersiniz...genelde kısa cümleler ve kesik anlatımlar...o kadar yakışır ki bu tarz anlatılanlara...yazar anlatırken bile huzursuzdur, acısı tazedir hissedersiniz...zar zor dökülür cümleler kaleminden...

    hepsi kendine has, güsel ama... son bölümdeki "ekmek"in o iki buçuk sayfaya sıkıştırılmış binlerce sayfa dolusu acı kokusu hala gitmez burnumdan...

    "kim düşerken tutar bizi? tanrı mı?"...
  • wolfgang borchertin seçme öykülerinden oluşan kitabıdır.kitaba adını veren ama fareler uyurlar gece kahredici güzelliktedir.okuyupta hüzünlenmemek,küfretmemek,ağlamamak insanlıktan nasibini alamamaktır.

    -ama fareler uyurlar gece-
    bir başına kalmış duvardaki pencere kavuğu akşam güneşinin ilk ışıklarında mavi kırmızı esniyordu. dimdik baca kalıntıları arasında ışıl ışıldı toz bulutları. yıkıntı çölü pinekliyordu.

    gözlerini yummuştu. ansızın daha da karardı çevresi. anladı ki biri gelmişti, o anda karşısına dikilmişti biri, kara kara, usulcacık. yakayı ele verdik! diye düşündü. ama gözlerini kısıp da şöyle bir bakınca, biraz partal bir pantolon içinde iki bacak gördü yalnız. iki bacak, oldukça çarpık, karşısında. aralarından arka tarafı görebiliyordu. bir cesaret, yarı kapalı gözlerle pantolonlu ayaklardan yukarı bir bakıverdi şöyle, karşısındakinin yaşlıca bir adam olduğunu gördü. bir bıçakla bir sepet vardı adamın elinde. ve parmak uçlarında biraz toprak vardı.

    burada uyuyorsun galiba, ha? diye sordu adam ve yukarıdan çocuğun darmadağın saçlarında dikti gözlerini. jürgen gözlerini kısıp adamın bacakları arasından güneşe baktı. yo, uyumuyorum, dedi, bekliyorum. adam başını salladı: bekliyorsun demek. o iri sopayı da herhalde bunun için taşıyorsun yanında, ha?

    evet, diye cevapları jürgen gözü pek ve sımsıkı sopaya sarıldı.

    beklediğin neymiş bakalım?

    ne beklediğimi söyleyemem, diye cevapladı jürgen. elleriyle sımsıkı kavramış tutuyordu sopayı.

    herhalde paradır, ha? adam sepeti yere bıraktı. elindeki bıçağı ileri geri pantolonunun kıçına sürterek temizledi.

    yo, hiç de para değil, diye cevapladı jürgen küçümser,paradan çok daha başka bir şey.

    peki, ne?

    söyleyemem. başka bir şey işte.

    iyi ya, söyleme. ben de sepetimde ne var onu söylemem. adam ayağıyla sepete vurdu, sonra elindeki bıçağı kapadı.

    onu bilmeyecek ne var, dedi jürgen hafifser, tavşan yemidir.

    vay canına, nasıl da bildin! diye seslendi adam şaşırmış. sen açıkgöz bir çocuğa benziyorsun. kaç yaşındasın bakalım?

    dokuz.

    hele bak sen, dokuz yaşındasın ha? e, o zaman üç kere dokuz kaç eder onu da bilirsin.

    tabii bilirim, diye cevapladı jürgen ve zaman kazanmış olmak için ekledi; ondan kolay ne var! sonra adamın bacakları arasından bakmaya koyuldu. üç kere dokuz, değil mi,diye sordu. yirmi yedi. sen daha sorarken biliyordum.

    tamam, dedi adam, benim de işte o kadar tavşanım var.

    jürgen dudaklarını yuvarlatarak, yirmi yedi tane mi? diye sordu.

    istersen göstereyim sana. çoğu minimini daha. görmek ister misin?

    olmaz ki, diye cevapladı jürgen duraksar, burada beklemem lazım.

    her vakit mi? diye sordu adam. geceleri de mi?
    geceleri de. her vakit. her vakit. adamın çarpık bacaklarından yukarı doğru kaldırdı gözlerini. ta cumartesinden beri bekliyorum, dedi fısıldar gibi.

    iyi ama eve gitmiyor musun hiç? yemek yemiyor musun?

    jürgen yerden bir taş kaldırdı. bir yarım ekmek duruyordu taşın altında. ve bir teneke kutu.

    tütün mü içiyorsun? diye sordu adam. pipon var mı ki?

    jürgen sımsıkı kavradı sopasını. çekingen; sarıp içiyorum, diye cevapladı. pipoyla hoşuma gitmiyor.

    yazık, dedi adam. sepete doğru eğildi. yoksa tavşanları doya doya seyrederdin. hele yavru olanlarını. belki içlerinde beğendiğin biri olurdu da onu sana verirdim. ama senin buradan ayrılmaman lazımmış.

    evet, diye cevapladı jürgen üzgün, evet, buradan ayrılmamam lazım.

    adam sepeti aldı yerden ve doğruldu. eh ne yapalım, madem ki burada kalacaksın -yazık. sonra arkasına döndü. beni ele vermezsen söyleyeyim, diye seslendi jürgen o anda çabucak.
    fareleri bekliyorum burada.

    adamın çarpık bacakları bir adım geri geldi. fareler mi?

    evet. ölüleri yiyor da fareler. insanları yiyor. hep insanları yiyerek yaşıyorlar.

    kim diyor?

    öğretmenimiz söyledi.

    sen de şimdi fareleri bekliyorsun burada, öyle mi? diye sordu adam.

    yo, fareleri değil, dedi jürgen. sonra usulcacık; kardeşim, kardeşim orada yatıyor da. işte orada. jürgen elindeki sopayla birbiri üzerine çökmüş duvarları gösterdi. bir bomba düştüydü evimize. o kadar bağırdık, hiç. benden çok küçüktü kardeşim. dört yaşındaydı daha. hala burada olması lazım. benden çok küçük o.

    adam yukardan darmadağın saçlarına bakıyordu çocuğun. sonra birden; peki öğretmeniniz size farelerin geceleri uyuduklarını söylemedi mi? diye sordu.

    hayır, diye fısıldadı jürgen. ansızın pek yorgun bir ifade belirdi yüzünde.

    hele bak, dedi adam. ona nasıl öğretmenmiş öyle, bunu bilmiyor. fareler gece oldu mu uyur. geceleyin korkmadan eve gidebilirsin. fareler geceleri uyur hep. ortalık daha kararır kararmaz başlarlar uyumaya.

    jürgen elindeki sopayla küçük çukurlar açıyordu yıkıntı içerisine.

    küçücük yatak bunlar, diye düşünüyordu. küçücük yatak hepsi. o anda; bak ne diyorum, diye seslendi adam (ve çarpık bacakları kımıl kımıldı bunu söylerken), şimdi hemen gidip benim tavşanlara yemlerini vereyim. hava karardı mıydı, gelip seni alayım. gelirken sana bir tavşan da getirebilirim belki. yavru bir tane, ha ne dersin? istersen büyük olsun.

    jürgen küçük küçük çukurlar açıyordu yıkıntı içerisine. küçük küçük tavşanlar, diye düşünüyordu. beyaz, gri, beyaz gri. bilmem ki, diye cevapladı usulca ve adamın çarpık bacaklarına baktı. fareler gece sahiden uyuyorsa.

    adam duvar kalıntılarının üzerinden yola çıktı. tabii uyurlar, diye seslendi yoldan doğru. öğretmeniniz bunu da artık bilmiyorsa toplasın tası tarağı gitsin.

    jürgen doğruldu.bana bir tavşan getirecek misin? diye sordu. beyazından bir tane?

    bir bakayım diye cevapladı adam yürürken. ama ben gelinceye kadar burada bekleyeceksin. seninle sonra sizin eve gideriz, ha? bir tavşan kümesinin nasıl yapılacağını babana anlatmam lazım tabii. çünkü bunu bilmezseniz olmaz.

    peki, diye seslendi jürgen. ben burada beklerim. zaten hava kararana kadar gözleyeceğim fareleri. muhakkak beklerim. ve sonra bağırdı; tahta da var evde kümes için. sandık tahtası diye bağırdı.

    ama artık işitmedi adam. çarpık bacakları ile güneşe doğru seğirtiyordu. akşam kızıllığına bürünmüştü güneş. jürgen adamın bacakları arasından güneşin parıltısını görebiliyordu. işte öylesine çarpıktı adamın bacakları. elindeki sepet telaşla bir oyana bir bu yana sallanıyordu. tavşan yemi vardı içinde. yeşil tavşan yemi, ama toz topraktan rengi griye çalıyordu biraz.
  • 1.5 yıl kovaladığım, sürekli internet ortamında sıkılmadan arayıp durduğum kitabı dün itibariyle edinmiş bulunmaktayım. borchert'in en büyük hayranlarından birisi olarak kitap elime geçtiğinde az daha ağlayacaktım. buradan kitabı bana satan arkadaşa da çok teşekkür ediyorum çünkü üzgün sardunyalar kitabı bile 40 tl gibi bir ücretle satılırken, (bkz: ama fareler uyurlar gece)'yi 3 tl gibi bedava sayılacak bir fiyatla satın aldım.

    vive borchert!
  • uzun zamandır arayıp da bulamadığım öykü kitabı.

    edit: sonunda buldum sevgili sözlük. çok mutluyum.
  • nadir kitapta 80 liraya satıldığını gördüm. kendisinde olup uygun fiyata verebilecek yazar arkadaşların şimdiden alnından öpüyorum.