şükela:  tümü | bugün
  • rahmetli dedem birgün şöyle demişti: her şeyi bil, cebinde dursun. bir gün lazım olur.

    okeye dördüncü lazım olduğunda dedem masaya otururdu. cemaate imam lazım olduğunda öne geçerdi, şarabın en iyisini kendisine ayırırdı, mevlit okur halay çekerdi. bilmediği bir şey yoktu rahmetlinin. yeri geldiğinde hepsini kullanırdı.
  • "para biriktirme, insan biriktir."
  • yok ki öyle bir şey. rahmetli bir kere başımı okşamamıstı, öğüt bir kenara dursun.
    eli yüzü düzgün uslu da bir çocuktum halbuki. sevmediyse zaar.

    edit: aslında farkında olmadan öğüt de vermiş lan...
    "siken sevilir, seven sikilir."
  • rahmetli dedemi en son 7 yaşlarımda gördüm,aklıma ondan hiçbir cümle kalmadı.tek gülen yüzü,koca cüssesi,ve başımızı okşayan eli..ben 10 yaşımdayken öldü.diğer dedem ise çok soğuk insandır,ondan da aklıma tek bana bağırışları geliyor..sanırım pek şanslı değilim bu konuda :,))
  • hacılar valla şimdi sofi yobaz ışidli falan gibi cümlelerle yargılayacaksınız beni belki ama imam lazım olduğunda öne çıkıp şarabın en iyisini kendine ayırmak nedir mk ya. yani ne diyeyim.
  • "skini kes ye muhannete muhtaç olma"
    büyük öğüttür.
  • "canın sıkılıyorsa kendini parmakla."
    rahmetli ne pis adammış amk.
  • güzeli gördün mü gözünün içine bakacaksın! ah dedem ah, nur içinde yat.
  • “senin bokunu temizleyenlerle, bokunu temizlediklerinin dışında kimseye fazla bağlanma.”

    yani anan baban bir de evladından başkası yalan diyor rahmetli.
  • ' benim değil ama stephen king'in harika bir hikayesinde verilen öğütler olabilir.

    '...ben çok uzun zaman önce öğüt vermeyi bırakmıştım, dedi. otuz yıl oldu sanırım. öğüdü verenlerin de, dinleyenlerin de aptal olduğunu anlayınca vazgeçmiştim. ama yine de akıllı bir insanın zaman zaman söyleyeceği ve akıllı bir insanın ya da bir oğlanın dinleyeceği şeyler vardır.

    clive, konuşmadan dikkatle büyükbabasının yüzüne baktı.

    ‘üç çeşit zaman vardır’, dedi büyükbabası. ‘bunların hepsi gerçekse de, içlerinde biri tam anlamıyla gerçektir. bunların hepsini bilmeli ve birbirinden ayırabilmelisin. beni anlıyor musun?’

    ‘hayır efendim.’
    büyükbaba başını salladı. ‘evet deseydin seni bir temiz patakladıktan sonra eve götürürdüm.’

    clive büyükbabasının sigarasının izlerin bakarken yüzünün gururla kızardığını hissetti.

    ‘bir insan senin gibi küçükken zaman uzundur. mayısı düşün. okulun hiç sona ermeyeceğini, haziran ortalarının hiç gelmeyeceğini düşünürsün. öyle değil mi?’
    clive okulun o uykulu ve tebeşir kokulu son günlerinin ağırlığını düşünerek başını salladı.

    ...clive o sonsuz günleri düşünerek başını ensesi ‘küt’ diye ses çıkarana kadar salladı. ah o günler! haziran ve temmuzun ovalarından ağustosun hayal edilmeyen ufuklarına kadar uzanan günler. o kadar gün, o kadar şafak,, o kadar hardallı ve kıyılmış soğanlı sosisli sandviç, kısacık saçlarının ter içinde kaldığı o tükenmek bilmeyen öğleden sonraları, öğleden sonra gölgenin uzamaya başladığını ilk fark ettiğinde duyduğun o şaşkınlık, televizyonlu kadife akşamlar, babasının birbiri ardında okuduğu kitabın sayfalarını çevirirken çıkan hışırtı, annesinin arada sırada kalkıp mutfağa gidişi ve ablasının merakla ardından bakışları, annesinin sabah on birden sonra hiç boş bırakmadığı şarap kadehinin yenilenmesi, penceredeki telin dışında uçuşan ve güneş battıktan sonra artar gibi olan sivrisinek vızıltıları, bütün tartışmaların başlamadan kaybedildiği o haksız ve kaçınılmaz yatak saati, babasının tütün, annesinin kekremsi şarap kokan öpücükleri, ablasının annesine babası köşedeki meyhaneye iki kadeh bira içmeye ve güreş maçını seyretmeye gitmesinden sonra artık yatmasını söylemesi, annesinin patty’ye kendi işine bakmasını söylemesi, karanlıkta parıldayan ateşböcekleri, uykunun uzun ve karanlık tüneline girerken uzaklardan gelen korna sesleri. yaz. işte bu, yazdı. yalnızca uzun görünmekle kalmıyordu gerçekten uzundu...

    ...clive başını ağır ağır salladı. tam olarak anlamıyordu ama bir çayırın üstünden ağır ağır geçen bir bulutun gölgesi gibi, bir anlam gölgesinin geçtiğini hissediyordu...

    ...o sıralarda clive’in büyükbabası tanrı’dan bile yaşlı olmalıydı ki, bu da yetmiş iki yaşında olduğunu gösterirdi...

    büyükbabasının hala yarısı siyah olan saçlarında elma çiçekleri vardı ve çocuk onun ağaçların altında çok güzel göründüğünü düşünüyordu...

    ...zamana sahip olmadığını hatırlamalısın; aksine zaman sana sahiptir...

    ... ‘anlamayı boş ver,’ dedi. kolunu oğlanın omzuna atıp yanına çekti. bir ay sonra karısı kendisini yatağında ölü bulacağından son kezdi bu. kadın sabah uyanmış ve büyükbabanın tayının büyükbabanın çitlerini yıkıp dünyanın bütün tepelerine doğru koştuğunu anlamıştı...

    sonra clive banning; adı zaman olan, rengi olmayan ve ne güzel ne çirkin olup yalnızca sevimli olan şeyi hiç unutmadı. bir de büyükbabasının şu sölerini: binecek bir tayı olmak hiç tayı olmamaktan iyidir...''

    stephen king
    benim sevimli tayım