şükela:  tümü | bugün
336 entry daha
  • levi strauss’un büyük dertlerinden biri de incelemesi gereken halkların antropologlara karşı takındığı güvensiz tavır olmuş. onlara hak vermiş tabi; elin beyaz yakalısı senin dibinde bitip yaşantın hakkında sürekli notlar alacak, sonrasında da cümle aleme çarşaf çarşaf, iğrenç sümüklerini koltuk altına siliyorlar, diye anlatacak. ardından da insana yakışıyor mu bunlar bakışı yiyeceksiniz. olmaz tabi.

    hakkında dedikodu yapılmış insan, toplum tarafından bu davranışı tekrarlamamaya programlanır. arkandan böyle böyle diyorlar, cümlesi davranışa ket vurmaya zorlar. o sümüğün yaşam standartlarına herhangi bir zararı yoksa bile ( yaşam süresine, kalitesine vb.) baskı yok olması yönündedir. antropologlar da, bu dalın kurumlaşma sürecinde bir dedikoducu gibi bilgi toplamışlar ve çoğu bilgi kültürel çatışmalara dönüşmüş.( kız çocuklarının sünneti ile ilgili ortaya çıkan suçtur, değildir tartışmaları; bu sünneti olup travma yaşamayan hatta oldukça da tatmin edici bir cinsel hayat süren kadın araştırmalarına kadar gitmişti.) bizimkiler de bakmış böyle olmuyor, yolu yöntemi değiştirmişler. kültürel karşılaştırmaları daha kimliksiz bir inceleme yöntemine dönüştürmeye çalışmışlar. kınama, yargılama, kendi merkezinden yorumlama vb. gibi değişkenlerden arındırmışlar. 60’lı yıllarda başlayan bu değişim antropolojiyi parlatarak kendi filozoflarını yaratmış.

    işte aslında antropolojinin temelinde de insanın baş edemediği ilkel dürtülerinden biri olan dedikodu ihtiyacı yatıyor. ölmüş bir tanıdığın ya da yakın bir arkadaşın evini kurcalama isteği yatıyor. sürekli kapalı duran dolabın içindekileri görme, başkalarına söyleme ve bunlar hakkında fikir edinme-bireyi daha fazla tanıma- isteği yatıyor. bu madalyonun bir yüzü.

    dedikodunun daha az gelişmişi ise(biz sıradan insanın baktığı taraf) mahalle baskısına çıkıyor. tabi bu sokağa çıktığımızda, kendimizi birbiriyle alakasız gerçeklikler içinde bulmamızı engelliyor(bu durumu konunun dışında tutmak için insana verilmiş on emir yasasını geçerli kabul edelim.). eğer dedikoducu yanınızı eğitmemişseniz insanları ahlaki yargılarınızla gözlemliyorsunuz, karşı komşunuz çareyi ‘özel hayatını daha az göstermek’te buluyor. insana da insanı daha az tanıma alanı kalıyor. metrolar, avmler, sokaklar; kendi türünden bir canlıya ürkerek bakan, bakmamaya çalışan, evcilleşmeyi unutmuş insan kalabalıklarıyla dolu. hepsi dedikodu ihtiyacını karşılayamamakla ilgili. bu ihtiyacı yanlış şeylerle beslemekle ilgili. dedikodu en eski mesleklerimizden. antropolojiye evrilirken bize çok şey de katmış. işi sosyobiyolojiye kadar getirmişiz ama günlük yaşamın içinde sürekli sakinleştirilmeye çalışılan bir canavara benziyor ki o canavar sakinleşmez; çağlardan beri aynı gerilimle yanımızda taşıdığımız diğer bütün ilkel güdüler gibi. dedikodu ihtiyacı bir yandan insanı da evreni de aydınlatan bir bilim dalına evriliyor, diğer tarafta ise bireylerini dışarıya sıkı sıkı kapatan bir toplum efektinden öteye gidemiyor. antropoloji bizim buralarda yetişmiyor beyim. dedikodu olarak kalıyor, boy atmıyor. halbuki dedikoduyu seviyorsak belki içimizde şahane bir antropolog yaşıyordur.
  • yüksek kaldırımda güpegündüz, melahat'ı almışım da sonra... şeklinde başlayan bir orhan veli kanık şiiri ve levent yüksel şarkısı...