şükela:  tümü | bugün
  • kızıma mektuplar tarzı bir şiir öykü kitabı.

    "unuttun mu bir tanem babacığını" diye ağrılı bir gülümsemeyle başlar. aslında her şey o gülsün diye ama bunu söylemek bile en içerindeki sızlayan o yere ulaşır, batar, kanatır. kimseler farkında olmaz halbuki, zaten nereden bilecekler aklından hiç çıkmamasını, gecelerle nasıl boğuştuğunu, kendini nasıl avuttuğunu.

    mevlana'dan gelen bir söz zihnimde anlamını bulduğunda, artık geri dönülmez bir yerde olduğumu anlamıştım.
    "allah, der ki; kimi benden çok seversen onu senden alırım... ve ekler , o'nsuz yaşayamam deme, seni o'nsuz da yaşatırım..."
    aslında en başından beri bildiğim ama kabul edemediğim felaket işte buydu. olacak olan olacak oldu, renkler ve tat çekildi, geriye kalan ne varsa topladım ben de.

    lanet ettiğim geceler hep sensiz
    olmadığın sabahlarda delirdim
    neyse diyemediğim zamanların çokluğu
    azlığı kadar gözüme değmelerinin

    henüz 2,5 yaşında evin salonundaki kalorifere yakın kanepenin üstünde beklerken hastaydı biraz. süzgün haliyle masum masum, uslu uslu yanımdaydı, bir fotoğrafını çektim, saçları başının iki yanından sarkmışken unutulmaz güzellikte görünüyordu. sonra neşet var aklımda. tanıdık bir ses, tüm içtenliğiyle meğer biliyormuş sonra hissedeceklerimi, demiş:

    zülüf dökülmüş yüze
    kaşlar yakışmış göze
    usandım bu canımdan
    derdinle geze geze.

    usanacak mıydım gerçekten? gözümün nuru, hayatımın kıymetlisinin avucumun içinden kayıp gittiğine mi şahit olacaktım? daha o ilk gün hissetmiştim aslında, cevap ne zaman ne kadar zamanımın kaldığını bilmediğim bir giyotin bekleten pis bir "evet"ti. kötü biteceğini bildiğin bir filmin ilk sahnesinden sonuna kadar endişeli ama elden bir şey gelmeden izlemekti bu, sonrası yoktu işte. bilmiştim.
    sonra neşet devam eder söylemeye, perde son kez açılır:

    gün doğdu aştı böyle
    gonüldü düştü böyle
    sen orada ben burda
    ömrümüz geçti böyle.

    öyle miydi gerçekten? ömrümüz yani, öyle “sen orada, ben burada” mı geçecekti? sayfalar sayfaları kovaladı; günler, haftalar, aylar uçuştu. olmaz olan oluverdi, neşet’in söylediği içime kadar işledi.

    her çocuğun babası süpermendir çocukken, sihirli güçleri varmış gibi, bırakmaz ya kuzusunu, sırtı da yere gelmez, öyle güvenir babasına. peki ama her çocuk babasına, o süpermeni aciz bırakan kriptoniti midir? o bunu seçmemişti ama işte bak, kader ağlarını örer bazen, olmaz olan oluverir, ruhumun ruhu babasına kriptonit olur. diz çöker kalırsın, ne yapabilirsen yaparsın ağrıyan halinle ama elden ne gelir? neyin varsa seferber edersin; yardım beklersin ilk kez. bekledikçe yanar canın, hiç oluverirsin, inanamazsın. sayfalarını atlayarak bitirdiğin kitaba, ilk sayfasından yeniden başlarsın.

    defnem definem,
    çocuk tarafım, tasam, sevincim
    kurumayan yaram
    durulmayan yanım
    sevmeye çenesinden başladığım
    benim güzel kriptonitim

    çenesi. doğduğu ilk günden beri ben en çok çenesine vuruldum. hayatı kaçırmak istemezmiş gibiydi gözleri, bakıp ne varsa tanımak isteyen meraklı, mutlu bir bebecik. ayaklarını sallayıp beline kadar kaldırmayı ne çok severdi. ikimizden başkası yoksa evde bebek halinin taklidini yapıyor bazen. o bebekmiş, ben onun yaramazlığına gülümseyip bakımını yapan babası.

    iki koca koyu kahve göz, bir haşarı çene aklına düşünce içi mi ezilir insanın? bir çocuk arabası görünce mesela, içine ağrı mı girer, başını çevirip donuklaşıverir mi sonra? ya da akşam uyumak üzere yastığa baş koyarken sabah uyanınca yokluğuna uyanırken hala hepsi kabus olsa, geride kalmış olsa diye mi umar? madem biliyordunuz bunları sevgili duvarlar, dar kaldırımlar, ağaç gövdeleri; neden söylemediniz ki? uyarsaydınız halbuki, olacak olanı olmaz yapmayı bana yükleseydiniz. illa illa olmaz mıydı gerçekten? koca evrenin düzeni mi bozulurdu mesela? saçlarını koklayıp uyutsam gülümseyerek, her gece ama her gece, dünya tersine mi dönerdi? sahiden, bana neden söylemediniz?

    "neredesin firuze" filminden önce bilmiyordum "ya evde yoksan" şarkısını. neşe veren bir şarkı bu, filminden dolayı öyle geliyor herhalde. herkes sevdiğine söylesin bunu, bendeki başka biraz. akşam eve erken dönmeyi neden sevmediğimi kim nereden bilecek?

    aşkınla ne garip hallere düştüm,
    her şeyim tamamdı, bir sendin noksan
    yağmur yaş demeden yollara düştüm
    içim ürperiyor, ya evde yoksan.

    akşam vakti gitmemeli eve, gece giderim, çok da durmayayım zaten. buluşayım birileriyle, spor falan bir meşgale bulayım. eve gidince definem beklermiş de babası gelip kapı açılınca boynuna kocaman sarılırmış diye hayal etmeyeyim artık. düşündüm de aslında ne kadar da azdı beklediğim, uzak olmasam yeter ama o bile çok geldi. dünya biraz böyle işte, kimisi az ister de vermez; kimi çok ister, verilenin değerini bilmez, doymaz.
    defne'yle kafamda hayali bir pazarlık masasına oturup konuştum, derdimi anlattım sonra yazdım:

    nelere başvurduğumu bilsen gülersin
    yokluğunu bir şeylerle bastırayım diye
    neler geçer aklımdan
    unutayım bir süre en azından
    azıcık biraz ağrısı kesilse tamam
    biraz dağılsa kızım, azıcık, biraz
    gözlerini özlemesem
    kokunu, gülmelerini biraz
    azıcık yakamdan tutulup boğulmasam
    çeneni unutsam biraz, birlikteykenki acizliğimi unutsam
    biraz sonra bir gün sonra bir hafta sonra gidecek olmanı unutsam
    ne olur, azıcık
    bir gece olsa sabaha huzurla uyansam
    hissetmesem gideceğini bir sabah
    olmaz mı dersin definem, söyle
    hayallere dalmasam bir kez
    eve girdiğimde beni bir kez karşılasan mesela...
    belli, benim hayatım seninle olmayı düşleyerek geçer,
    geçsin de.
    sensizken mutlu olmayayım tamam
    ama biraz, birazcık, bir solukluk huzur bulsam
    alsam başımı gitsem biraz

    endişeli bir yeri oluyor insanın, unutur mu acaba diye. sızlamak fiili ne kötü şey. ağrılar geçiyor da, sızı hep alttan alta, kendini de unutturup durmadan içine basıyor.

    çok mu zaman geçti o kadar
    unuttun mu kızım babacığını
    alıştın mı yoksa olmamasına
    akşam evde görmemeyi mi öğrendin, anlat
    yoksa babasız mı sandın kendini
    terk edilmiş mi sandın,
    vazgeçilmiş mi zannettin.
    ağaçlar konuşur, sayfalar söyler, dinle yeter ki
    baban seni bırakmadı, ne o gün ne sonrasında,
    unutma bunu, hatırla ama
    belki yaranı saracak bir şifa bulursun zamanla
    ama senin çeneni kim sever benim gibi
    kim bakar gözlerine
    hayran, özlem dolu,
    ben hala seni beklerim,
    merak etme hep beklerim,
    nasıl beklerse susuz kalmış bir ağaç.

    telefonu açınca onun sesi vardı bir gün, bir çocuk işte bu cümleyi kurmamalı dedim içimden:
    "bugün beni alacak mısın baba?"
    ne kötü şey, insanın aklı almıyor. çocuğun, canın kanın orada bir yerde. senden uzakta, işte o sormaması gereken soruyu soruyor babasına. endişeli bir ton var sesinde, sanki cevap “hayır” olmasın diye korkarak soruyor. ne acı, ne berbat his çaresizlik alışmayan için, yokları var etmeyi kolayca hallediveren için. hayat hep kolaydı bana, kolay olmayan onunla ilgili olmasaydı gene üstesinden gelirdim de bu dalganın boyu başa çıkılmaz cinsten. nöbet yerini terk etmiş asker gibiyim, öyle ya da böyle, bir çocuk babasına bu soruyu sormamalıydı. başaramadım.

    kendinden iki yaş küçük kuzeniyle iyi anlaşırlar deyip götürdüğüm adana’da kaldığımız cumartesi gecesi, yola çıktığımızdaki kadar olmasa da, hafiften ateşli gibiydi. gece “uyuyamıyorum baba” dedi, uyanıp şurubunu içtikten sonra. aldım kucağıma, yatırdım yanıma, dedi:
    - baba, sarıl. (üşümüş mü ne, ama yok, üşümemiş)
    - olur kuzum, bu benim en sevdiğim şey.
    - öyle mi?
    - elbette öyle, senin kokun hep yanımda olsun isterim ben. en çok seni, hep seni severim.
    - ben de seni seviyorum baba.
    - gerçekten definem, çok seviyorum.
    - ben de gerçekten seviyorum.
    - artık ayrı kalmasak mı dersin kuzum.
    - tamam baba (hiç kırmayı sevmez, hayır diyemez kuzu)
    - sen hayatta gördüğüm en güzel şeysin, iyi ki hayatımdasın definem.
    - teşekkür ederim babacığım (pek de nazik haspam)
    o güzel sesiyle bu kadar içten, içinden konuşunca hikayesini yazmalıyım unutmadan mutlaka diyorum ama yazınca o sesindeki sahicilik kaybolup gidiyor. işte böyle bir şey definemle olmak. bir rüyanın içinde olduğunu bilip sahiciliğine inanmak gibi, zamanın geçen bir şey olduğunu unutmayı dilemekle ilgili, en çok özlemekle, erememekle, doyamamakla ilgili. canımın için anneannem vadesiz vefat eden teyzem için derdi bunu ben küçükken. bir sebeple aklına gelince “doyamadığım kuzum” derdi. insanın kuzusuna doyamamasını anlamazdım belki ama sesindeki hüznü, takılıp kalan gözünü anlardım, konuşulmaması gerekecek kadar, yasak olacak kadar bir hüzün hissederdim anlık. sonra anneannem gene gülerdi, çok komikti, güldürürdü. o hatırlayıverişindeki duraksama hızla geçerdi. o zamanlar hiç aklıma gelir miydi, ben de bir gün meğer bu anlaşılmayan cümleyi kendi çocuğum için kuracakmışım: “doyamadığım kuzum”. aklıma hiç gelmezdi, gelmezdi de gelseydi bile tüm acıyan yerlerin acısı bir gün diner sanırdım. ne çok sanmışım, ne büyük bir saflıkla bakmışım hayata, ne çok inanmışım. “hayat ...” diye başlatılan cümlelerin anlamını geç kavramanın verdiği bir kaçırmışlık duygusu diğerlerinin önüne geçtiği zaman, gözümün içinden ara ara sisler görüldüğünü fark ettiğim zaman, kaybedeceğimi hissettiğim sırada çekilen gülümseyen fotoğraftaki ağrıyı fark edip “keşke görmeseydim, nereden çıktı şimdi bu” dediğim zaman, hep “neden böyle” derdim. sanki nedenini bilsem dünya düzelecek gibi. neden mi, çünkü insan reva görülen cezanın düzeleceğini umar, bir büyük hatadan dönülür de idam durdurulur ister, filmin son sahnesinde gelip kurtaracak mucizeyi bekler. mucize gerçekleşmez, idam gerçekleşir sonra.

    4-5 yaşındaydı sanırım. onu eskiden oturduğumuz evin de olduğu o apartmanların olduğu yere götürdüm. götürmüşken o 2,5 yaşında karda oynadığı geldi aklıma. apartmanın merdivenlerinden aşağı tek tek indiğini, güldüğünü hatırladım, belki o da hatırlar, bir sorayım dedim kendi kendime.
    - defnem, hatırladın mı bak burayı, şurada kar topu oynadığımızı, merdivenleri, eskiden biz burada orutuyorduk, hatırladın mı kuzum?
    hatırlamaya çalışıp bakındı, gözlerini merdivene dikip baktı hatta ama belli ki unutmuştu. o an hatırlamadığına üzüldü sandım, sonra dedi:
    - babacığım, ben artık seninle aynı evde yaşadığımız günleri hatırlamıyorum, ama seni hiç unutmadım.
    bu kız edebiyatçı filan mı olacak acaba? nasıl bir cümle bu, nasıl da tam yerinde ve doğru ifadelerle içimi eritti. gözlerini gözlerime dikti, baktım kaldım bir şey demek de mümkün değil.
    - ne oldu baba, ağlıyor musun?
    - yok kızım, meraklanma, gözüme sevgi tozu kaçtı biraz, şimdi geçer.
    böyle apansızın vuruyor bazen. bir çocuğun babası tarafından sevilmesi elbette hoş bir şeydir de meğer o çocuğun babasını sevmesi daha bir güzelmiş. yukarı çıkardım onu, hiçbir şey hatırlamadı ama fotoğraflarını çekmiştim o pembeli odasının, adını yazdığım duvar, sonra uçan perisi hep fotoğraflarda. ileride görsün diye tutacağım onları, bilsin ne beter sevdalıymış babası.

    bazen ayrılmış olmamızla ilgili açıklama yapıyorum, normalin ne olduğunu -normal olarak- kaçırıyor. nereden bilsin ki kuzu, ayrıldığımızda 3,5 yaşında bile değildi. şimdilik bilmesi gereken şey diye sadece ondan ayrılmayı ne kadar istemediğimi ve ne muhteşem bir varlık olduğunu söylüyorum. öyle de aslında, definem az bulunur bir pırlantaydı, doğanın bahşettiği kusursuz bir harikası. huyu da uysal, yüzü de güzel, elleri de, duygularınızı anlar o küçücük yüzüyle, güzel gözleriyle. hem de bu yaşında. neyse efendim, bırakalım bu ebeveyn objektifliğini, hikayem kısacıktı zaten. koca ömrümün kısacık bir zamanıydı zaten onunla geçen kısmı, kısa güzel bir rüya olduğunu bilmezdim.
    - definem, kızım şimdi "şunu şunu" yapmayı ben de isterdim ama hep aynı yerde olamayız biliyorsun.
    - (sessiz duruyor)
    - kuzum söylemiştim sana, senden ayrı kalmak ister miyim, ben hep seninle olmak isterim aslında. üzülme sonra yaparız.
    - biliyorum baba (yüzü biraz eğik ama)
    - kuzum sen benim bu ayrıldık dememizden mi sıkıldın şimdi
    - evet, bazen sıkılıyorum, üzülüyorum
    - hmmm, demek sıkılıyorsun küçük hanım, bazen benden de sıkılıyor musun, söyle bakalım.
    gözlerini gözlerime sabitledi, dik dik baktı, ciddileşti; dedi:
    - ben senden asla sıkılmam
    ah be kuzu, nasıl da vurdun gene can evimden. karşılık gelmez senin içtenliğine ama ben de senden sıkılmam. hiç de sıkılmadım zaten şimdiye kadar. benden ayrı geçirdiğin gecelere niye lanet ediyorum sanıyordun ki.
    hikayelerim var benim bunlar gibi. hikayeler aklımda yer edenleri ama onların da hepsi değildir elbette. işte bazen hapiste yazan şairler gibi görüyorum, elinin altında kayıp geçen yıllar var, içeridesin, özlediğin hep dışarıda. hapiste neden yazıldığını, neden içtenlikle, hasretle yazıldığını, neden yazılanlar karamsar ama iyimser de bir taraftan hep anladım. çok anladım. keşke bu kadar anlamasaydım.