şükela:  tümü | bugün
  • bir film.

    senaryosunu ‘kentte sinema, sinemada kent’ isimli kitabı yayına hazırlayan isimlerden olan yönetmen mehmet öztürk ve romancı bedi gümüşlü’nün yazdığı ‘defne’nin bir mevsimi’nin yönetmenliğini de mehmet öztürk üstleniyor.

    başrollerini hande subaşı ve gökhan alkan‘ın paylaştığı filmin öyküsü hatay’ın antakya, defne, samandağ ve yayladağı ilçelerinde geçiyor. proje danışmanlığını senarist, yapımcı, oyuncu ercan kesal üstlendiği ‘defne’nin bir mevsimi’nin görüntü yönetmenliğini feza çaldıran yapıyor.

    1980 yılının yaz mevsiminde geçen filmde, aynı kıza aşık iki kardeşin trajik hikayesini anlatıyor. antakya nın tarihsel, kültürel ve hosgörü kültürünün anlatım dili olarak kullanılacağı film, dönemin türkiye’sinin, ‘coğrafyanın bir kader’ olduğu ortadoğu’da suriye sınırı ile çevrili ve o ülkenin dili ve kültürünün izlerini taşıyan bir kasabada (defne) geçiyor.

    fragman
  • ısim olarak "ali'nin 8 gunu" "zeynep'in 8 gunu" "dilber'in 8 gunu" uclemesini andirsa da; onlardan farkli olarak sanat toplum icindir felsefesiyle yapilmis gibi. bekleyip gorelim.
  • bir film denemesi...

    hikayenin geçtiği yerler memleketim. anlatılan, daha doğrusu karikatürize edilen yaşantıyı da çok yakından biliyorum. belki bilgi sahibi olmasam o kadar kötülemeyeceğim, bilmiyorum. ama o kadar kötü bir film olmuş ki, senaristin ve yönetmenin adına utanmaktan dolayı kendimi suçlu hissettim. neticede emek verildiği ve iyi niyetle yapıldığından kuşku duyulmaması gerekçesiyle kendimi bu filmi yapanlara karşı acıma duygusu hissetmemem ve alaya almamam konusunda ikna etmeye çalıştım. ama nafile...

    film antakya'yı ve sürekli pazarlanan antakya'nın hoşgörülü kent imajını kullanmaya çalışmış. ama bunu yaparken gerçekliklerden yola çıkmamış. filmi referans alıp antakya ile ilgili fikir edinmeye çalışan biri, bu kentin yahudilerden, hristiyanlardan, müslümanlardan ve bunların kardeş kardeş geçinip gitmesinden ibaret olduğunu sanar. ama gerçek öyle midir? belki kısmen.

    çok haksızlık etmeyeyim, mevzubahis şehirde inanç farklılığı kaynaklı linç kültürü yoktur ve gerçekten de ibadet ve inanç özgürlüğü türkiye ortalamasının kat kat üstündedir. yani meselâ sivas katliamını antakyada göremezsiniz. ama bu filmde resmedildiği gibi hayat bu farklı inançlar arasında hiç de öyle hayat güzel kuşlar böcekler kıvamında da değil. ve antakya da pazarlandığı gibi salt "hoşgörüden" ibaret değil. antakya ile ilgili film çeken, edebi eser veren tüm üreticiler de kentin ısrarla pazarlanan bu hoşgörü temasını nedense fazlasıyla benimsiyor ve bana göre hataya düşüyorlar. bu hatayı, tarkovsky ile aynı okuldan mezun olmasıyla çoğu zaman övünen semir arslanyürek de yapıyor. başka bir eksende hikaye anlat(a)madıkları için, hatta belki de kolaycılığa kaçtıkları için; kenti anlamak isteyenlere sundukları film, edebi eser gibi kaynaklardaki antakya'ya atfettikleri imaj, karikatürize edilmiş romantik bir kent imajından öteye gidemiyor.

    öte yandan bu filmi kartonlaştıran başka detaylar da var. meselâ ailenin babasının türkçe konuşup, annenin arapça konuşması... baba karakterinin zorlama antakya şivesi... ve biz tam "baba neden türkçe konuşurken anne sürekli arapça konuşuyor" diye düşünürken annenin kör göze parmak "türkçe bilmediğinden yakınması"

    öf, berbat berbat. hakkında bu kadar uzun entry girmeye bile değmez ama işte insan memleketinin kültürü, yaşantısı film yapılmış hevesle bir izleyeyim derken, ortaya çıkan işi görünce böyle sinirleniyor. aslında memleketten de ziyade, benim esas öfkelendiğim nokta şu; ben yönetmen ve senarist olduğunu iddia eden ve film çekme imkanı bulan kişilerin işlerini bu denli kötü yapmalarına tahammül edemiyorum.