şükela:  tümü | bugün
  • dekalog'un rezil acilisi,
    pespaye semboller, buram buram bir sembolizm ve bayagi bir dindarliga bulanmis vasatinda hayli altinda bir kieslowski filmi.
    kieslowski'nin yeri zaten uc renk yuzunden sarsilmisti, bu film son noktayi koydu.

    --- spoiler ---
    filmin besinci planina varmadan
    1- tv onundeki kadin
    2- golun basindaki isa
    3- dahi cocuk pawel
    (sirasini karistiriyor olabilirim) sonunda ne olacagini anliyorsunuz-pavel gidici. bunun uzerine bir de kendi kendine acilip kapanan, evdeki muslugu kapiyi zart zurtu kontrol eden bilgisayari gorunce iyice sevimsizlesiyor. lan bilmesek, 1980'lerin sonunda o isleri yapan pc olduguna inanacagiz, hayir tas catlasa 64kb ile bir de basic diliyle nerede o dahiyane bilgisayarlar, nerede gerceklik.

    ayrica hata yakalamaya bayilan benim gibiler icin ortalarda babanin banyo sahnesi kopartici bir etkiye sahip olabilir, cunku film ekibinden bir arkadas lavabonun yaninda egilmisken kafasi kabak gibi gorunuyor.

    midemiz bulanarak, vaktin papa'sinin -john paul'du bunun adi ama kacincisi onu hatirlamiyorum, hani agca'nin hayatina kastettigi ayni zamanda polonya'nin evladi olan- fotografini yegenine gosteren hala sahnesini de izledik tabii...

    lan, lan diyorum cunku sinirimi bozdu bu film, ayrica kara cahil bir adam bile buzun mekaniginin kutugun-ya da demirin, betonun, vs.nin- mekanigiyle ayni olmadigini, dinamiginin bambaska oldugunu bilir.

    bir de o denklemleri elde hesaplasaniz olmuyor mu? illa bilgisayari-teknolojiyi, ya da metafor neyi amacliyorsa onu- gozumuze sokmak zorunda misiniz?

    --- spoiler ---
    tanri var midir yok mudur? tanrinin yerine yapma akil sokarsaniz evladinizi alir mi? gibi gayet derin ve anlamli sorular isleniyor bu guzide filmde. illa dekalog'un onunu birden izleyecegim diyorsaniz, besten baslayin. diger adi oldurme uzerine kisa bir film olanindan.
    `
    boyle polonya'ya boyle sinemaci, boyle kral.
    (bkz: polonya krali)
  • mutlak doğru diye bir şey yoktur.
  • “senin rabbin benim, benden başka rabbin yoktur.” emri işlenir.
  • senin rabbin benim, benden başka rabbin yoktur.

    --- spoiler ---

    dekalog 1

    pavel devamlı düşünen, kendi kendine geliştirdiği bilgisayar programları sayesinde yeni bir şeyler yapmaya çalışan, zeki bir çocuktur. babasıyla birlikte ve film boyunca göremediğimiz annesiyle birlikte polonya'da yaşamaktadır.

    pavel'in babası ise, bir üniversitede ders veren, oğlunu kendisi gibi yetiştirmeye çalışan kısacası oğlunun kaliteli bir eğitim almasını sağlamaya çalışan bilimi tanrı yerine koymuş bir babadır. pavel'in ölüm hakkında sorduğu sorulara oldukça bilimsel yanıtlar verir. çünkü tüm soruların cevaplarını bilimde bulacağına inanmaktadır aslında. devamlı çalışır ve pavel'e onlardan sonra yaşayacak olan insanlar adına hayatı kolaylaştırmaları gerektiğini öğütler.

    pavel bunu ister fakat daha duygusal bir çocuktur. belki de içten içe din üzerine bizim izlediğimizden daha çok felsefe yapıyordur. halasının da bunda etkisi büyüktür çünkü pavel'e tanrı'dan bahsetmiştir.

    satranç, matematik ve bilgisayar çevresinde gelişen bu hayat bir gün pavel'in buza kaymayı istemesiyle son bulacaktır.
    bir gece önceden bilgisayar yardımıyla buz tutan gölün kırılmayacağını tespit eden baba, pavel'i gönül rahatlığıyla kaymaya gönderir. çünkü bilgisayarın yanılmayacağına inanmaktadır. üniversitede de derslerinde bunu anlatmıştır. bilgisayar biraz daha gelişirse insan gibi estetik zevklere sahip olur, insanlaşır. aslında pavel'in babasının düşünceleri bir bakıma tanrıcılık oynamaktı. insanların hayatını kolaylaştırmak adına geliştirdiği bir robota insani zevkler ve insani estetik yükleyerek onu yaratmaktı. belki de bu yüzden adam çalışmalarını gerçekleştirdiği bilgisayara güveniyordu ve buzun kırılmayacağından emindi.

    belki de tam mürekkep kağıtlara döküldüğü sırada kimsenin hesaba katmadığı durum gerçekleşti. buz kırıldı ve pavel gölün soğuk ve derin sularında can verdi.
    fakat pavel de dahil olmak üzere herkes buzun kırılmayacağına inanmıştı çünkü bilgisayar öyle söylemişti.

    belki de kieslowski'nin tam olarak anlatmaya çalıştığı buydu. insan başına gelecek şeyleri tamamen bilemez. tanrıcılık oynarsak sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. oldukça muhafazakar görünüyor ama aslında öyle değil. bence bu anlatımın arkasında büyük bir agnostizm var. çünkü tüm bunların aksine kieslowski'nin söylemek istediği mutlak tanrı varlığı ve mutlak bilim doğruluğu ispatı değildi.

    evet, bilim bir yere kadar gider, ilerler, yardım eder, sonuç buldurur, geliştirir. dinin yapamadığından çok daha fazlasını yapar. peki ya sonra? insanların ne olduğunu tam olarak bilmediği bazı kişilerin tamamen kalpten geldiklerine ve tüm insanların bu fıtrat üzerine doğduklarına inandıkları ''iman'' dediği hissin ya da benim dayatılma dediğim his genel olarak din devreye giriyor maalesef. bazıları bunu insanın içinde bulduğu için tercih ettiğini söylerken ben ise bunun insan doğasında var olan bilinmeyenin verdiği korkudan meydana geldiğini düşünüyorum. yani mutlak doğru hiçbir şeyde olmadığı gibi. inanç ve inançsızlıkta da yoktur. çünkü farklı şekillerde, farklı ruh ve bedenlerde farklı hayatlar yaşayanların olduğu bir toplumda farklı görüşler ve düşünceler ortaya çıkar. bu nedenle mutlak doğru asla ve asla yoktur. aslında bunu söylerken bile insanoğlu büyük bir paradoksa giriyor. mutlak doğrunun olmadığına kesinlikle inanan ben, mutlak doğrunun olmamasını bile mutlak bir doğru olarak kabul ettiğim için kendi içinde çelişiyorum aslında. işte tüm bu çelişkiler yüzünden, ne inanç ne de inançsızlık vardır dekalog 1'de. sadece tüm olasılıkların hesap edilmesi ve insanın bütün durumlara ve koşullara hazırlıklı olması gerektiği anlatılır aslında tüm o imandan ya da imansızlıktan ziyade.

    --- spoiler ---
  • efsanevi dekalog serisinin ilk filmidir.
    --- spoiler ---
    aslında her şeyin ne olacağı başında belli ediliyor. bu bana kalırsa anlatım da olması gereken bir durum çünkü; ölüm dediğimiz durum zaten hayatın her anında apaçık ortada olan ve günün sonunda mutlaka birinin başına gelen bir şeydir. filmden genel olarak bahsedicek olursak; ilk defa kieslowski filmi izleyenlerin keyif almaması ya da adapte olmaması oldukça normaldir. her filminden az çok aynı tarzda gider çünkü ; hemen hemen her filminin soğukta geçmesi, polonya gibi yerlerde. süt, kan ve belli renk tonlarını temsil eden sembolleri fazlaca kullanması, fonda çalan müziğin her daim duruma daha da gerilim katması gibi. film oldukça sakin, mutlu ve sıradan başlıyor. her kieslowski filminde olduğu gibi karakterlerimizi hızlıca tanıyoruz ve onları tanırkende az çok başlarına ne geleceğini tahmin edebilir hale geliyoruz. pavelciğimiz ölümden bahsetmeye başlıyor ve babası da tamamen bir bilim aşığı olarak her şeye mantık ve bilim çerçevesinde cevap verip oğlunun bunlar üzerinde durmamasını istiyor. evlerine bir bilgisayar girmiş ve pavel bu bilgisayardan bile hızlı çalışıyor neredeyse. kendine ait programı bile var. derken bir gün zeki oğluşumuz her normal çocuk gibi buz pateni yapmak istiyor ve babasından izin alıyor. babası da bilgisayarına, biricik bilimine güvenip 3 günlük hava durumuna göre buzların kırılıp,kırılmayacağına bakıyor ve bilgisayarı ona kırılmayacağı yönünde cevaplar veriyor, oda oğluna izin veriyor. derken üniversite de hoca olan babamız, oğlundan haber alamıyor ve oğlunun kırılmaz dediği buzların kırılmasından dolayı göle düşüp öldüğünü öğreniyor. tanrıyı ne kadar reddedersek reddedelim, ne kadar mantık çerçevesinde yaşasakta yaşayalım, kader denilen ve ölüm denilen soğukluğun beklenmedik bir zamanda da olsa herkesin başına gelebileceğini gördük. ve pavel burda insanlığı temsil ediyordu aslında, o saf, neden dünyaya geldiğini bilmeyen ve doğduğu günden itibaren sorgulamaya başlayan insanı temsil ediyordu o ve çoğu insan gibi o da bunu öğrenemeden öldü gitti. ölümün dışında bilgisayarın, teknolojinin yavaş yavaş odak noktası olduğunu, insanların inanç sistemlerini, doğrularını, güvenlerini değiştirmeye başladığının da güzel bir eleştirisi yapılmış.
    ayrıca pavel i oynayan wojciech klata sen nasıl güzel rol yapıyorsun öyle, hele o 20-30 saniyelik ağlama sahnen neydi öyle ya.
    --- spoiler ---
  • ''kendine herhangi bir oyma imge yapmayacaksın. çünkü efendin olan ben senin tanrın kıskanç bir tanrıyım ve babalarının günahlarını çocuklarına yüklerim.

    dekalog 1'de oyma imge -suret- bilgisayarda ikonlar yaratan sahte tanrı/makine olarak somutlanır ve imge yapma yasağının en ileri ihlaline karşılık gelir.bu nedenle tanrı babayı babanın günahını oğula yükleme yoluyla cezalandırır, oğul ince buz üstünde kayarken boğulur.'' slavoj zizek.
  • sahte tanrısı bilgisayara bile kesin güvenmeyen, işlemleri birden fazla kez yapan, üstüne üstlük yerinde deneyler yapan ve ancak bunların sonunda tatmin olan; yine de kaderinden kaçamayan bir adamın hikayesi.
    dini motiflerle süslü olsa da, kötü bir seyirlik değil.
    hakkında bir yazı için, şuraya
  • jeden, dekalog serisinin ilk filmidir. ilk olmakta birlikte dekalogların genel yapısının ve anlatım tarzının da temelini oluşturur. jeden, dekalogları emirleri ele alış ve işleyiş biçiminin çizgileri ve yansımalarını belirler. dekalogta her film sadece bir emir üzerinden anlatılmaz aynı anda birkaç emiri içinde barındırır. bu açıdan jeden sadece ilk emir değil aynı zamanda ikinci emir üzerinden şekillenir. ilk emir olan benden başka tanrın olmayacak ve ikinci emirde bahsedilen putlara tapmayacaksın hususları üzerine değerlendirilmelidir.
    film bir baba ve oğlunun hikayesini konu edinir. üniversitede öğretim görevlisi olan baba ve onun küçük oğlu ekseninde gelişen bu bölüm; hayatın, ölümün ve tanrının varlığının sorgulandığı konuşmaları ve tartışmaları ele alır. film bir flashforwardla yada daha doğru bir ifadeyle hikayesinin sonrasındaki bir zamanda bir kadının televizyonda gördüğü küçük bir çocuğa bakması ve ağlaması ile başlar. kieslowski daha filmin başında seyirciye sonuyla alakalı ipuçlarını verir. film birbirine bağlı olan baba ve oğlun hayatlarını sürdükleri bir apartman dairesinde ve bu çevrede ilerleyen bir olay örgüsüne sahiptir. küçük pawel babasıyla birlikte yaşayan, zeki ve sevimli aynı zamanda meraklı bir çocuktur. pawel, kahvaltı için bir şeyler almaya markete gitmiştir ve dönüş yolunda cansız bir köpek görür. buna benzer bir durum (ölü hayvan) diğer dekaloglarda (örneğin; piec’in açılış sahnesi) da vardır. eve geri dönen pawel kahvaltı masasında gazete okuyan babasının gazetesini hafifçe çekiştirir ve gazete basılmış olan ölüm ilanına bakar. bunun üzerine pawel babasına bir soru yöneltir. bu sahne önemlidir çünkü jeden’in anlatmak istediği ve belki de kieslowski’nin üzerine düşündüğü ve izleyicisine de aktarmak istediği o sorgulayıcı tavrı ve insan hayatının temel meseleleri olan ölüm ve varlık üzerine olan düşüncelerini krzysztof ve pawel arasında geçen derin diyalog üzerinden izleyiciye aktarır. pawel babasına; ‘birisi öldüğünde neden gazetede duyurulur?’ diye sorar ve ardından ‘insanlar neden ölür?’ der. babası ‘kalbin kan pompalaması durur, beyne kan gitmez, hareket durur, her şey durur ve her şey biter.’ diyerek durumu özetler. pawel ‘geriye ne kalır’ dediğinde, babası şu cevabı verir; ‘bir insan ne yaşamışsa bu onun anıları ve bıraktıklarıdır. anılar önemlidir. birisini, belli özelliklerini, belli yanlarını hatırlarsın. onun yüzünü, gülüşünü, bir dişinin eksik olduğunu hatırlarsın.’ ardından pawel ‘ruhların huzura kavuşması için’ der ve ekler ‘bana ruhlardan hiç bahsetmedin’. babası ‘ruh diye bir şey yoktur’ deyince pawel teyzesinin ruhların olduğunu söylediğini hatırlatır. babası ‘bazıları ona inanarak daha rahat eder’ deyince pawel ‘babasına sen ruhlara inanıyor musun’ dediğinde babası ‘ben mi? bilmiyorum. hem neden sordun? ne oldu?’. pawel anlatmaya başlar; ‘hiç, sadece soruların cevabını bulduğumda mutlu oluyorum. bir de güvercinler ekmek kırıntılarına geldiğinde mutlu oluyorum. ölü bir köpek gördüm. sonra neden böyle diye düşündüm. bayan piggy'nin, kermit'i ne kadar sürede yakaladığını çözmem ne işe yarar?
    bir diğer önemli sahnede bu sahnenin tamamlayıcısı niteliğindeki ardılı olan sahnedir. okul çıkışı halasıyla buluşan pawel babasıyla arasında geçen konuşmadan bahseder ve sohbet ilerledikçe teyzesi ona neden babasıyla farklı olduklarını anlatır ve şunları söyler; ‘biz katolik bir ailedeniz.baban daha sen doğmadan önce her şeyin hesaplanabileceğini düşünürdü. bu hesaplamaların hayatın her alanına uygulanabileceğini düşünüyor. belki bazen tanrı'ya inanıyordur, ama kabul etmiyor. babanın yaşam tarzı çok mantıklı görünebilir, ama tanrı'nın kurallarını çiğniyor.söylediklerimi anlıyor musun?’. pawel ‘pek sayılmaz’ deyince halası ‘tanrı eğer inanırsan, çok basit.’ der ve pawel sorar; ‘sen tanrı'ya inanıyor musun?’. bunun üzerine halası evet minvalinde kafasını sallar ve pawel tekrar sorar; ‘peki tanrı kim?’ halası pawel’e sımsıkı sarılır ve pawel’e ‘kendini nasıl hissediyorsun?’ deyince pawel ‘seni seviyorum’ der. halası şu önemli cümleyi kurar; ‘işte tanrı'nın olduğu yer.’
    bu iki can alıcı sahne ve diyaloglar bize hem zıtlığı hem de derin bir sorgulamayı pawel üzerinden yansıtır. küçük yaşına rağmen dahi denecek kadar zeki ve bir o kadar da meraklı pawel hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktadır. bu noktada babası bilimi ve varoluşçuluğu savunurken, halası dini ve tanrının varlığını savunur ve temsil ederler. bu noktada kieslowski seyirciyi pawel’in yerine koyuyor. diyaloglar ve yaşananları üzerine izleyiciyi de düşünmeye itiyor. bir gün pawel buzda kaymak istediğini ve yeni patenlere ihtiyacı olduğunu söylüyor. bunun üzerine babası ona yeni bir çift paten alıyor. krzysztof bir bilim insanı ve garantici bir adam. veriler ve bilgi onun için en büyük inanç kaynağı. pawel’in evlerinin yakınındaki donmuş gölette kaymak istediği için krzysztof önce hava raporlarını ve gerekli bilgileri pawel’le birlikte meteorolojiden alıyor ve çok güvendiği bilgisayarından verileri kontrol ediyor. sonra pawel bir gece yatağına yatmışken dışarı çıkıyor ve buz kütlesi üzerinde geziniyor. verilerin 200 kg ağırlığını dahi kaldırabilecek bir buz kütlesi olduğuna güvenini böylece sağlamlaştırmış oluyor. krzysztof ertesi sabah evde çalışmalarıyla uğraşıyorken bir anda mürekkep kabı deliniyor ve mürekkepler dökülmeye başlıyor. o sırada kapı çalıyor, krzysztof kapıyı açıyor ve küçük bir kız çocuğu (komşularının kızı) pawel’in evde olup olmadığını soruyor. krzysztof niye deyince küçük kız annem sordu diyor. ellerini yıkayıp dışarıya çıkan krzysztof, pawel’i arıyor fakat ulaşamıyor. komşusuyla da görüştüğünde pawel’in girmesi gereken ingilizce dersinin iptal olduğunu ve derse girmediklerini öğreniyor. bu sırada kadın göletteki buzun kırılmış olduğun bahsediyor. krzysztof kendinden emin bir şekilde endişelenmeyin buz kırılmaz diyor. sonra krzysztof göledin oraya gidiyor ve kırılmış buz parçasının içine birisinin düştüğünü anlıyor. o sırada kız kardeşi ırena ile konuşan krzysztof ona pawel’le bugün görüşüp görüşmediğini soruyor. bunun üzerine ırena, pawel’le buluşacaklarını ancak dersi olduğundan görüşemediklerini söylüyor. ırena’ya krzysztof’a bir şey mi oldu diye sorunca krzysztof mürekkep şişesinin kırıldığını söylüyor. bunun pawel’le ne alakası olduğunu sorduğunda buz kütlesinin kırıldığından bahsediyor ve göledin oraya gideceğini söylüyor. ırena’da beraberinde gölede gidiyorlar. göletten çıkan cansız bedenin pawel olduğu anlaşılıyor. jeden, vurucu ve filmin atmosferindeki o soğuğun yakıcılığı gibi bir final yapıyor. eve dönen krzysztof açık olan bilgisayarının ekranına bakıyor ve ekrandaki ‘ı am ready’ yazısını okuyor. ardından kendini kiliseye atan krzysztof burada tuğlaları yıkıyor ve üzerlerindeki mumları yere seriyor. mumların damlaları meryem ana resminin üzerine adeta birer gözyaşı gibi dökülüyor.
    jeden aslında hem birinci emir olan bende başka tanrıya inanmayacaksın ödünü bilime hem de ikinci emir olan putlara tapmayacaksın söylemini bilgisayara ve teknolojiye tercih eden krzysztof’un çocuğu üzerinden cezalandırılışını gösteriyor. on emir’de tanrının belirttiği ‘ben kıskanç bir tanrıyım ve benden nefret edenin babasının işlediği günahın hesabını çocuklarından sorarım’ buyruğunun gerçekleştiğini görüyoruz. kieslowski burada emirlerin çiğnenmesi durumunda tanrını n gazabına uğranacağını gösteriyor. fakat başka bir dekalog’ta bunun tam tersi bir durum söz konusu olabiliyor. işte bu kieslowski’nin derin düşünce dünyasının ve farklı bakış açısının bir uzantısı.
    jeden senaryo ve hikaye açısından derinlikli bir film. bununla birlikte film teknik açıdan klasik bir kieslowski görselliği ve estetikliği sunarken birçok sembolde kullanıyor. mürekkebin dökülüp buzun kırılması, mumların eriyip resimde gözyaşına dönüşmesi ve benzeri unsurlar ise filmin birazda estetik kaygıyla yaratılmış kör göze parmak sahneleri. fakat genel manada jeden gerek anlattığı hikaye gerekse hikayeyi anlatış şekliyle, hem görsel hem kurgusal olarak güçlü bir film olmayı başarıyor.
  • "dini propaganda" işlevi gördüğünden birçok defa kötü yönde eleştirilmiş veya buna rağmen sevilmiş. az kalsın "hayatın anlamını en basit düzeyde, diyaloglarla ve sembollerle anlatan dekaloğa mütevazi bir giriş" diyerekten tanım yapacakken bu kadar evrensel ve sade bir konuyu din korkuluğuna bağlayanları görünce üzülerek böyle bir açıklama yapma gereksinimi hissettim. tarkovsky olsun bergman olsun hatta trier olsun bu autorlerin tek çıkış noktası inanç ve umuttur. bazısı inanmak için kıçını yırtıp tekemmül halini filmlerinde yansıtırken bazısı yolda olmayı bu hale değişerek tekamüle razı olur. fakat düşüncelerinde her zaman bir umut vardır. inanç da vardır sayın okuyucu. ve kieslowski de bu gönül adamlarının arasındadır. inanç konusunu dine bağlayacak seyirci müsveddelerinden tenzih edilmelidir.
  • hz. musa’ya tanrı tarafından iletilen, dini ve ahlaki öğretiler bütünü on emir’i konu alan dekalog serisinin ilk bölümünde kieslowski, “you shall have no other gods before me” öğretisini işler.

    10 yaşındaki pawel, araştırmaya ve yeni şeyler yaratmaya meraklı, o yaşında bilgisayarda kendi programını tasarlayabilecek kadar üstün zekalı bir çocuktur. bu ilgisinin kaynağında profesör olan babasının etkisi büyüktür. krzysztof da oğlu gibi bilgisayar üzerinde yaptığı hesaplamaları kullanır. üniversitede verdiği derslerde bilgisayarın insan üstü bir kavram, hata yapmayacak bir makina olacağına olan inancından bahseder.

    film boyunca baba-oğulun ilişkisi ve şansa yer vermeyen hesaplamaları seyirciye işlenir. her şeyin doğru gözlem ve hesaplama ile tahmin edilebileceğini pawel satranç oyunu sırasında rakibini devirerek gösterir. ablasının tersine tanrı ile arası iyi olmayan krzysztof, onun varlığını mutlak bilginin yanında önemsiz görür. oysa ki, ilk emir tanrı’dan başka ilahların olmayacak diye buyurur. bu nedenle, pawel, babasıyla beraber donmuş gölde kayabileceğini bilgisayar ile hesaplarken kieslowski’nin bize hüzünlü bir son hazırladığını içten içe hissederiz.

    pawel üzerinde kayarken, donmuş göl kırılır ve pawel gölün içine düşerek hayatını kaybeder. bilgisayarda yapılan hesaplama doğrudur, ancak gölün yanındaki evsiz adamın ateşinin etkisi hesaba katılmamıştır, krzysztof evsiz adamla olaydan bir gece önce göz göze geldiği halde...

    kieslowski, serinin ilk bölümünde tanrının varlığını savunmaktan öte, kader kavramından kaçılamayacağını, insanın aciz bir varlık olduğunu anlatır. genel olarak iyimser bir kaderci olarak niteleyebileceğimiz kieslowski, dekalog 1 de bize kaderin karanlık yönünü gösterir.