şükela:  tümü | bugün
  • tüm isteyenlere nasip olması gereken. karadan uzaklaştıran.
  • yeri geldiğinde cebinizdeki 500 dolarla 4 ay tek bir sakıza aşerip alamamakda denizcinin varlık içindeki yoksunluğunun bir göstergesidir.
  • içirtir.
    (bkz: süt kardeşler)
  • hep hayal etmişimdir denizlere açılmayı. uçsuz bucaksız sularda, engin okyanusların üzerinde sürüklenen ufak bir gemide yol almayı. herşeyi ve herkesi karada bırakıp yalnız, tek başına kalmayı. açık ve parlak bir gökyüzünün altında ciğerlerimi umutla doldurmayı, karamsar gözlerle rüzgarın önüne kattığı bulutları, gri gökyüzünü izlemeyi.

    deniz benim için özgürlük demektir. daha çocukken düşünürdüm, ufka doğru uzanan bu masmavi dalgaların nerede bittiğini? eğer hava yeterince açıksa mesela, yunanistan görülebilir miydi egeden? okyanuslar benim için özgürlükten de fazlası oldular. sonsuzluğun bu dünyadaki en güzel tasviri. atlantiği geçerken tam 14 gün boyunca, tek bir gemiye rastlamadık. ne gözlerim görebildi ufukta bir tane, ne de geminin radarına girdiler. hiç böylesine hissetmemiştim yalnızlığı, böylesine yoğun bir ıssızlık hissini. ne bozkırlarında gezerken anadolunun, ne de çöllerinde sahranın. okyanus bir başkaydı.

    istanbuldan ayrılırken heyecanlıydım. mutluydum diyemem çünkü kendimi daha gemiye binmeden şartlamıştım hüzünlü olmaya: gemiciler gamlı olur ve içerler, daima uzaklara dalar gözleri ve yaşarır, çocuk gibi şen olmak, ancak karadakilere mahsustur. bir kere gemiyle uzaklara açılan, bir daha eskisi gibi olamaz karaya döndüğünde bile... bugün ülkeye geri dönerken bu ilk düşüncelerimin kısmen doğru olduğunu düşünsem de, kaptanlarımızın ve tayfamızın çok defa şen şakrak olduğuna da rast geldim, belli genellemelerle sınırlamamak gerek zihnimizi.

    marmara denizinden sonra, egeye süzüldük. bir kaç gün selanikte kaldık. oradan iskenderiyeye, mısıra. dedemin dedesi hacı hasan'ın yıllar önce yaptığı gemi yolculuğunun bir benzerini yapıyordum şimdi. onlar iskenderiyede inip deve üstünde hacca gitmişlerse de, ben doğu afrika limanlarını dolaşacaktım birer birer. iskenderiyeden sonraki durağımız ise cebelitarık oldu. dört yıl önce algecirasa kadar gelmiş, cebelitarıka girememiştim. şimdi elimde deniz adamı belgem, cebelitarıka girmekte hür ve özgürüm. pek bir numarası yok bu ülkenin, zaten çok uzun kalmadığımız için iyice keşfedebildiğim de söylenemez. yine de ilginç bir hikayesi var.

    cebelitarık boğazındna geçerken geçmişi düşündüm. tam dört yıl önce tarifadan tangiere süzülürken bir feribotta, bugün olacağım adamı hayal edebilir miydim? zihnimde okyanusa açılmak fikri hep vardı ama ben bile inanamazdım gerçekleştireceğime. fakat geçtim, akdeniz bitti, atlas okyanusu başladı. doğu afrika kıyılarından ingiltereye, koskoca amerika kıtasının bir kıyısını tamamen çizen kocaman bir okyanus. alabildiğine su kütlesi. alabildiğine özgürlük. alabildiğine sınırsızlık.

    casablanca, abidjian, sierre leona, ve diğer limanları afrikanın. afrika limanlarında kendimi hep garip hissettim, başka bir gezegene gelmiş gibi. akşam olurken içim sıkılırdı, burası sanki ülkemden ve kültürümden çok uzaktı. burası sanki sonun başlangıcıydı. afrika hakkında hiç bir zaman tam anlamıyla olumlu düşünemesem de, bu kıtanın körfezlerine, sahillerine, kıyılarına kurulmuş şehirlerin insanı kendisine çeken bir cazibesi de vardı. okyanus bana ne kadar sonsuzluğu vaad ettiyse afrika da o kadar ölümlü olduğumu hatırlattı.

    afrikadan sonraysa atlantiğin kalbine süzüldük. bazen alabildiğine sakin olan deniz, bazen öfkelendi. kabaran dalgalar, bazı bazı gemimizi devirecek sandım. öyle büyük ve öyle şiddetliydiler ki. böyle zamanlarda beş yüz yıl önce, ilk defa o kadar uzaklara sefere çıkan ispanyol ve portekiz denizcilerini düşündüm. muhtemelen kamaralarına kapanıp isaya dua etmişlerdi, ben kimseye edemedim, edebilmek isterdim, insanın hep kendine dayanması zor. eski insanların neden dünyanın kenarlarının okyanuslardan müteşekkil olduğuna ve buralardan aşağı düşebileceklerine inandıklarını okyanusta kavradım.

    güney amerikada sadece brezilya limanlarını dolaştık. brezilyada gezdim, eğlendim, yedim içtim, sarhoş oldum, kafayı buldum, aşık oldum, seks yaptım, terk ettim, terk edildim, yaşayabileceğim bütün hisleri kısacık zamanlarda alabildiğine yoğun yaşadım. brezilyayı nasıl anlatsam bilemiyorum. hayatımın en hızlı dönemiydi sanırım.

    son durağımız ise new york oldu. güzel bir son. burada biraz fazla dinlendik, bu sayede şehri gezme fırsatım oldu. yüksek gökdelenlerin arasına sıkışmış sokaklarda yürüdüm kalabalıkla, bazen arkadaşlarımla, bazen tek başıma. anladım ki insan kendini bazen insanlar arasında okyanusta hissettiğinden daha yalnız hissedebilir. new york bana istanbulu hatırlattı, o kaos, o karmaşa. köprüleri, gökdelenleri, nehirleri. aynısı değil tabi, istanbul dünyanın en güzel şehri.

    şimdi yeniden ülkeye dönüş vakti. denizlerde tam sekiz ay geçti. böyle ağdalı anlattığıma bakmayın. zamanın çoğu yusuf amcanın gençlik maceraları ile, ali kaptanın japonyayı övmesini dinlemekle geçiyor. mürettebat yirmi dokuz kişi ve neredeyse bir aile olduk sayılır. sekiz ayın sonunda denizci olmayı öğrendim mi bilmiyorum ama artık denizde olmak, nasıl bir his, bunun üzerine uzun uzun yazabilirim.
  • göründüğü kadar güzel olan ancak bir o kadar da yıpratıcı olan meslek sınıfı. uzun seyirlerde, artık toprağa en kötü ihtimalle bir kara parçasına adım atayım, o da olmadı bir yere demir atalım da sabit kalalım dersiniz. sonraki haftasonuna plan yapamazsınız, çocuğunuzun doğumuna, babanızın vefatına gidemezsiniz. çeşitli durumlarda hayati tehlikelerle karşılaşırsınız. manevra denilen gemiyi limana/şamandıraya/başka bir gemiye bağlama faaliyetlerinde dikkatli olmazsanız bacağınız kopabilir, elinizin bir parmağını kaybedebilirsiniz. beklemediğiniz bir meteorolojik durumda daima alabora tehlikeniz vardır.
    ailenizden uzaktasınızdır, özlersiniz. normal özlemlere benzemez. gidemezsiniz, ne şartla olursa olsun. denizin ortasında, bazen kıç üstünde, bazen kamaranızda oturur izlersiniz engin maviliği. ama iyi gezer, iyi kazanırsınız. bu kadar olumsuzluğa rağmen neden denizcisin diye sormayın, şimdilik denizciyim. yalnızca şimdilik.
  • bazen dünyanın en mükemmel mesleğine sahip olduğunuzu düşünürsünüz bazen de her saniyeye lanet etmekle meşgul olursunuz.
    denizdeyken karaya ve karadakilere özlemle bakılır imrenilir; karadayken denizdekilere.. şu gemide olsam dersiniz hele boğazdan izliyorsanız o gemiyi içinizden manevra yaptırırsınız. zor tutarsınız kendinizi hani elimde olsa "abi al bir 10 derece daha sancağa" diyesiniz gelir.
    sakin havada kırlangıçta dünyaya hakim hissedersiniz kendinizi, 2-3 metre dalgada "bu dalgalar koymaz" der doğayla mücadelenin zevkine varırsınız. denizler altınızdaki tekneyi zorlamaya başlayınca biraz da zorlamayı abartınca kendinizi sorgularsınız "allah yaratmış ayak vermiş karada yürü diye ne işin var şaşkın hiç bir şeyin ortasında metal kutunun içinde" diye kendinize söylenmeye başlarsınız.
    meslekte 10.yılımı devirirken hâlâ bilemiyorum iyi mi kötü mü? seviyor muyum nefret mi ediyorum? adamın kıçına tuzlu su değmişse bırakamaz derler... galiba doğru derler ey sözlük..