şükela:  tümü | bugün
1 entry daha
  • bir meslek değil de , bir yaşam tarzı olarak tanımlanması daha doğru olan hede.
    (bkz: denizci/@manoverboard)
  • gemi adamı'nın mesleğine verilen ad.
    ilginç ve uçta şartların yaşamı.güzellikleri çok güzel, zorlukları çok zor olan, zaman geçtikçe denizci'nin farklı olmasına ve hiç bir yerde rahat duramamasına sebep olan meslek. maviliklerin, kızıllıkların ve griliklerin arasındaki yarı açık demir yığınlarındaki yaşamın ismi.

    gemi jurnallerinde hava ve deniz şartlarının şiddeti rakam ve eski tabirlerle isimlendirilir.7 fırtına,8 korkunç fırtına,9 müthiş korkunç fırtına, 10 orkan *,11 korkunç orkan,12 müthiş korkunç orkan olarak ifade edilir. 7-8 hava bile bir gemi için ciddi tehlike oluşturabilen havalardır.11-12 allah korusundur.12 den sonrasının bir tabiri yoktur.zira 13-14 ömür boyu denizde çalışmış bir denizcinin bile görmeyeceği şiddette havalardır .

    13 ocak 1998 saat 03:00 te manoverboard kamarasında yatağından yere düşerek uyanmıştır. zar zor uyutan fırtına bir anda şiddetlenmiş ve 218 metrelik 52000 tonluk dökmeci gemi * seyirdim halinde bir sancağa bir iskeleye bir başa bir kıça girip çıkmaktadır.sürünerek lumbuzuna gider ve gemi yattığında kamaranın da olduğu iskele tarafa neredeyse denizle paralel olduğunu görür.birden kamaranın kapısı çalınır.gelen telsiz zabitidir."süvari bey * herkesi ayakta görmek istiyor 13-14 hava yiyoruz" der.

    bu hiç bir denizcinin duymak istemeyeceği bir kaptan talimatıdır.gemi atlas okyanusundaki en tehlikeli hava bölgelerinin başında yer alan biscay körfezi açıklarındadır ve fırtınanın merkez noktasına tekabül etmektedir geminin koordinatları.el nino nun kuzey uzantısıdır hadise.canyelekleri giyilmiştir.

    manoverboard göğüsteki * lumbuzdan pruvaya bakar.dalgalar 35-40 metre yükseklikteki cranelerin * bile üstünden geçmektedir. denizaltı gibi olmuştur gemi. başüstü bile görünmemektedir.havada sadece köpükler ve kabarcıklar vardır.

    böyle bir durumda geminin kurtulma şansı %10-15 lerle sınırlıdır.o da geminin ataletinin olması halindedir, yani ana makine pervaneyi çeviriyor olmalıdır.dümen donanımı sağlıklı çalışabiliyor olmalıdır.geminin manvra gücü olabilmeli ,dalgalar baştan yada kıçtan alınabilmelidir aksi halde bordalardan yani yanlardan gelen dalgalar gemiyi alabora edecektir.bu kadar büyük bir sallantıda ana makineyi besleyen yardımcı sistemlerin çalışma basınç,ısı ve debi gibi faktörleri saçmalayacağı için otomatik kontrol sistemi tahrikiyle yada mekanik olarak ana makinenin shut-down olma olasılığı da bir hayli yüksektir. o zaman geminin hiç bir kurtulma şansı kalmayacaktır.

    bu sistemlerin çalışmasını sağlamakla yükümlü tüm makineciler ,mühendisler ve personel makine departmanına ait iskele taraf koridorunda buluşmuştur.önce tüm personel birbirine sarılır,helalleşilir.tüm makineciler vardiyada bulunan nöbetçi mühendis ve personele katılır.
    tüm teknik değerler en alt ve en üst sınırlarda gezinmektedir.durum iç açıcı değildir. herkes en önemli donanımların başında ani müdahale için hazırdır. deli gibi salınım yapmaktadır gemi,makine dairesi 4 katlıdır ve yukarı aşağı merdivenlerden ancak sürünerek inilip çıkılabilmektedir.

    aradan yarım saat geçer , denize alışık adamların bile bünyeleri pes etmiştir.34 kişilik personelden sadece 2. mühendis, kaptan ve manoverboard ayakta kalmıştır,gerisi kusmuklarının içinde yere yığılmış haldedirler.13 saat boyunca manoverboard 2.mühendisle birlikte sürünerek makine dairesinde elinden geldiğince her sistemi çalışır durumda tutmak için uğraşır.köprüüstünde de süvari bey dümen tutmaktadır.tanrı mı güç vermiştir yoksa adrenalin mi imkansızı olur kılmıştır bilinmez ama bu 3 adam bir şekilde batırmaz gemiyi.
    14. saatin içinde biscay körfezinin en içlerine kaçılabilmiş ,fransa açıklarında travers yapmaya başlamıştır gemi. hava 8-9 lara düşmüştür.travers sayesinde hava baştan ve kıçtan alınabiliyordur,tehlike bir hayli hafiflemiştir.insanlar yavaş yavaş ayılmaya ,kendilerine gelmeye başlarlar.2. mühendis ve manoverboardun vucutlarında morarmamış yer kalmamıştır.

    konuşabilmeye başlayan her denizci "ben bu gemiden indikten sonra bu iş biter ilk limanda,bir daha denize çıkmayacağım" gibi cümleler sarfetmektedir.2 günlük traversin ardından havanın açıklarda da 7-8 e düştüğü haberi gelir ve 2-3 günlük seyirin ardından cebelitarık'a ulaşılır.uzakyol denizcilerinin bahçe tabir ettiği akdeniz sütlimandır.rüzgarı mis gibi kokmaktadır ve lacivert tonu enfestir her zamanki gibi gri atlastan sonra.

    artık denizcilerin normali haline gelmiş ruh hali yine tekrar etmiştir ve 5 gün önce ağızlardan çıkan "bir daha denize çıkarsam ne olayım" cümleleri unutulmuştur. zabitan ve personel salonlarında o 14 saatte yaşanan şeyleri birbirlerine espriye vurarak,gülerek anlatmaktadır denizciler.tek dertleri fırtınada zarar görmüş sistemleri tekrar işler hale getirmekle uğraşacak olmalarıdır.

    normal şartlarda 14 gün sürecek olan amsterdam - gemlik seferi 21 günde tamamlanmış,gemi selametle limanına varmıştır. o gemideki denizcilerin hiçbiri denizi bırakmamışlardır.

    böyle saçmasapan bir hayattır denizcilik.

    (bkz: her limanda bir sevgili/@manoverboard)
    (bkz: denizci/@manoverboard)
    (bkz: kuru fasulye hesabi)
  • mil saymaktır denizcilik.

    domdom mersinlidir. uzun yıllar mersinde balıkcı teknelerinde tayfalık yapmış, kilolu ve sempatik, 30larının başlarında güleryüzlü bir adam. alınmaz domdom olmasına lakabının, sevildiğini bilir, o da sever hem.

    babası doğmadan, annesi ise 6 yaşındayken o vefat etmişler. akrabalar da hayırsızmış. zoraki, ayıp olmasın ele güne diye bakmışlar ona, ama 11-12 yaşlarına gelip te aklı ermeye başlayınca biraz domdom, anlamış orada ona yuva yok, atmış kendini balıkçı teknelerine, karın tokluğuna çalışmış 10 küsur yıl.

    vefasını eksik etmemiş ama hiç hayırsızlara, her bayram el öpmeye giderken şekerini eksik etmemiş elinden, belki de iyi etmiş, uzaktan bir dayıoğlu istanbulda yaşarmış, yahu domdom gel seni gemilere yollayalım daha iyi para kazanırsın demiş, gemiadamı cüzdanı çıkarmasına yardım etmiş, iş bulmuş uzakyol gemisinde bindirmiş yollamış, büyük iyilik etmiş domdom'a, sonralarında garibimin bankaya yatan maaşını senelerce öyle böyle tırnaklayarak.

    domdom yağcıdır. manevi manada yağcı değil, gemilerde makine departmanında bir görevin adıdır yağcılık. nöbetçi vardiya mühendisinin vardiyadaki personelidir yağcı. teknik adamdır okumamış ta olsa. kimi yağcı mühendisi cebinden çıkarır gemilerde bazen.domdom da iyi yetiştirmiştir kendini, hayata asılma ruh haline gemilere gelince girmiştir. mesleğini sevmiş azmetmiş ve kısa zamanda bir hayli şey öğrenmiştir. o da işini iyi yaptıkça, onun vardiyasının nöbetçi mühendisi, manoverboard carkcisini yerinden kaldirmayip her işi kendi başına başarıyla halletmenin gururuyla nah çekmektedir hayata.

    o gemiye katılmadan önce,karadayken, izin yaparken, hayatında ilk defa bir kadın ona güzel bakar.ilk defa akrabası olmayan bir kadın elini tutar. konuşmadan bakar yüzüne , içten, gülümseyerek. sakine ...

    ilk bir kaç ayı seferin, süper bir kadro vardır gemide, kafadengi, hazmetmiş bir zabitan grubu ve adamakıllı, iyiniyetli personel. gemi selametle ve keyifle yol almaktadır. domdom sakinesini özler ama mutlu özler, herşey yolundadır, alo vatan her seferinde sakineyi bağlamaktadır kendisine allahın unuttuğu liman şehirlerinde bile.

    3 ay sonra gemi personelinin büyük kısmının kontratı biter ve bir uzakdoğu limanında personel değişimi olur. giden kadro ne kadar süperse o kadar boktan adamlar doluşur gemiye. ve zaman bir anda çok yavaşlar. kuru fasulye hesabı nın sayacı dönmemeye başlar resmen. 1-2 ay gayet sıkıntılı geçer, gemide sohbet muhabbet ortamı kalmamıştır, kavga gürültüler, küslükler dedikodular başlamıştır ve o işte içine tükürdügümün 200 küsur metrelik demir yigininin yasam mahalli daracıktır, ufacıktır, aksam 6da cikip ta evine gidemezsin. üstüne üstlük gelen basmühendis ve 2. mühendis boktan adam olmalarının yanısıra meslek olarak ta çok yetersiz adamlardır, geminin ana makinesinde ciddi sorunlar başgöstermiştir ve tadı tuzu kalmamış yorgun adamlar domdom , manoverboard ve bir kacı daha makine dairesinden cikamaz, kafalarından 380 cst fuel oil ve yağ lekelerini bir türlü temizleyemez hale gelmişlerdir.

    oyle boyle uzakdogudaki son liman olan çin in bayuquan şehrine varılır. vira bismillahtan sonra pruva batı olacaktır, eve dönüş yolu başlayacaktır. yükleme biter, süper moralsizdir günün 10 küsur saatini hem mecburen hem de gönülden beraber geçiren artık aylardan sonra 2 kardeş gibi olmuş bu iki adam. son yükleme limanından kalkıyor olmak ufak bir moral verir ve yüzlerde ufak bir tebessüm oluşur.

    kalkış manevrası biter, tam yol ileri verilir, deniz süratine geçilir, diğer mühendisler ve personel yukarı çıkarlar.ilk vardiya manoverboard ve domdom'undur. domdom kontrol odasından cikar tüm makine dairesini dolaşır kontrol eder, herşey yolundadır ve içeride haritaya bakıp hayal kuran manoverboard'un yanına gelir kontrol odasına. yüzünde salak bi gülümseme vardır domdomun. manoverboard ta salak salak onun yüzüne bakar ,bu salak ne diye böyle kocaman sırıtıyor ki! diye.. domdom en kocaman sesiyle mutlulukla bağırır:

    -sakineye 9000 mil çarkçım!!!

    bir anda aylardır gerilmiş sinirler boşalır, iki adam yarı ağlayarak, yarı kahkaha atarak bağıra çağıra sakine türküsünü söyleyip oynamaya başlarlar kontrol odasında. denizdeki insan psikolojisinin zirve boşalma noktalarından biri yaşanmaktadır. birazdan kahkalarla yere yığılırlar. domdom hala vıtvıt konuşmaktadır:

    -valla hesapladim carkcim aha da bak haritaya tam 9000 mil var!

    okyanus seyri oranin yazina , yani deli gibi sicaga denk gelir, aksi gibi gemi yasam mahalli klimalari da sıksık ariza yapmaktadır ve yedek parca yetersizliginden kalici bir çözüm bulunamıyordur. kamaralarda yatılmaz hale gelinmiştir. herkes store daki meşrubatlara yüklenir ve okyanus ortasında gemide sudan başka içecek kalmaz. domdom cinfikirlisi son limanlardan birinden tang almıştır ve kamarasında stoklamıştır.her vardiyada sakineye 6000 , 5000 , 4000 mil derken bunu dünyanın en lezzetli icecegi olan tangle kutlamakta ama stokları hızlıca tükenmektedir. domdomun soyadı özteng konmuştur manoverboard tarafından.

    sari deniz, malakka boğazı , hint okyanusu, kızıldeniz ve süveys boyunca , türk denizcilerinin ön bahçe diye tanımladıkları o mis gibi kokan akdenize, arızalarla, karanlık ruh halleriyle berbat geçen bir sefer sonrası varana dek, her vardiya mil sayar domdomla manoverboard..
    -sakineye 2000 mil carkcim! bir sey kalmadi carkcim!
    tang bitmiştir..belediye gazozuna talim vardır artık ama yüzler gülümsemeyi hatırlamaya başlamıştır.

    sakineye 300-400 mil birşey kalmıştır, gemi kaptanı telefonlar ceksin diye rotayı türkiye kıyılarının yakınına çevirir akdenizdeki ilk tahliye limanı suriyenin tartous undan sonra. anamur açıklarında türk gsm şebekeleri çekmektedir ve domdom telefonda söyler sakineye, hayatının anlamının o olduğunu anladığını ve hayatını onunla geçirmek istediğini. cevap evettir. sakineye hic mildir! hic.

    2 gün sonra gemlik limanına varılır. manoverboardun da domdomun da kontratları bitmiştir, yerlerine adamları gelir, devir teslim yapar ve evlerine dönerler.

    yaklaşık 1 ay sonra domdomla sakinenin nişanında erkek tarafı sadece manoverboard tarafından temsil edilmektedir. yüzyüze gelince domdom dünyanın en güzel gülümsemesiyle bakar, nişanlısına sarılıp "sakineye mil yok carkcim aha da burda işte" diye bir de manoverboard a sarılır.

    nişanın ertesi günü domdomla manoverboard daha önceden and içtikleri gibi kocaman kiloluk bir kutu tangi pendik sahilinden denize dökerler.

    (bkz: adres dünya)
  • bazen sene gibi gelen saniyelerde açı, derece saymaktır.

    değişik borda yüksekliği ve diğer bir çok özelliğe göre değişebilir ama, sancağa yada iskeleye yaklaşık 45 derece yatan gemi, düzelemeden bir dalga daha yerse büyük ihtimalle alabora olur.

    gemi yattıktan sonra bir sonraki ve daha sonraki dalgayı yerse aynı bordadan, toparlaması da güç olacaktır. 3 kızkardeş tabir edilen tehlike bunu anlatır. gemi düzelmeden 3 sağlam dalga aynı bordadan gelirse gemiyi 45 dereceden fazla yatırma ihtimali çok yüksektir.

    2003 yılının mart ayıdır. ege nin en delirdiği mevsimdir, kısa aralıklarla şiddetli havalar patlamaktadır güney egede. haliyle havadaki fırtına satıhtaki sivele karışmaktadır.5-6 şiddetindeki havalar 8-9 hissettirmektedir.

    o gün, kuzeyden güneye inerken aşağıdan gelen sister gemilerden güneybatı egede havanın çok berbat olduğu, gemilerin rotalarını değiştirip doğuya kaçtığı ve hatta bir koster'in battığı haberi gelir. yunan sahil istasyonları da uyarı yayınları yapmaktadır. aşağıya doğru indikçe haberi gelen fırtına kendini hissettirmeye başlar ama her hafta aynı rotayı takip eden geminin kaptanları ve mühendisleri havanın 8-9'un üzerine çıkacağını hiç tahmin etmemektedirler zira bu ege'nin doğasında yoktur. gemi 198 metrelik yüksek bordalı ama 24 bin beygir gücünde makinelere sahip denizci bir teknedir, havayı yarıp geçer normalde yani.

    manoverboard saat 18:00 sularında makine dairesinden çıkarken kıç tarafın zıpladığını ve geminin seyirdim yapmaya başladığını görür. tamamen yüklü olan bir gemi dengelidir. boş gemi tehlikeli ve dengesizdir.o seferde de türk denizcilik filosunun en yeni ve en büyük ro ro'su olan gemi 200 tırla yani tam kapasiteyle yola çıkmıştır istanbul limanından trieste'ye doğru. bu halde bile geminin seyirdim yapıyor olması dışarıda gerçekten çok sağlam bir havanın olduğunun habercisidir, eğlence başlıyordur, hayırlı ve de geçmiş olsundur..

    o boyutta bir gemi için çok ciddi bir sürate tekabül eden yaklaşık 21 knot süratle tam yol ileri gidilmektedir. basmuhendis * ile konuşulur, seyirdim i azaltıp pervanelerin suyun içinde kalmasını sağlamak için ana makinelerin yolu biraz kesilir. makine dairesindeki tüm malzemelerin deniz bagi kontrol edilir ve makine dairesine nöbetçi mühendis ve personel bırakıp tüm emergency sistemler devreye alınır.manoverboard kamarasına çıkıp orada da herşeyi deniz bagi yapar. zabitan salonunda akşam yemeği vakti kenar korumalıkları fırtına moduna çevirilmiştir masaların üstündeki hiçbir şey yere düşmeyecek şekilde ve menüde sulu yemekler iptal edilmiştir..

    denize yeni alışmaya çalışan stajer arkadaşlara, "hadi git te vasiyetini yaz, süvari bey'e imzalat, şirkete telex çektirsin" şeklinde standart gıcık espriler yapılmıştır bile.. hava sertleştikçe, bulb, yani geminin baş dip kısmı havalanıp suya vurup sandalyeleri zıplattıkça tüm zabitan, yani kaptanlar ve mühendisler mütemadiyen birer birer daha da bir içten "allah selamet versin" diyerek köprü üstüne çıkmaya başlarlar.

    kollarını köprü üstünde puntellere yaslamış olan 2. mühendis var olan küçük kalabalıktaki denizi en iyi bilen adamdır, babası da delirmiş bir ege fırtınasında batmış bir çarkçıbaşıdır. dalmış gitmiştir pruvaya bakarken. ama bir an arkasını dönüp hafifçe gülümseyerek her limanda bir sevgili anılarına başlayarak kalabalığın stresini dağıtmayı da ihmal etmemektedir.

    malea mevkii waypointine * yaklaşık 15 dakikalık bir seyir kalmıştır.malea yunanistan anakarasının en güney noktasıdır. orada gemi sancak tarafa yaklaşık 100 derecelik bir dönüş yapmak zorundadır. trafiği yoğun, dar bir boğazdır ve dönüşten kaçıp düz devam etme imkanı yoktur. o ana kadar hava kıçtan gelmiştir. hava , kıçtan ve baştan geldiği zaman tehlike minimal haldedir, makine çalıştıkça, geminin ataleti oldukça, pervane suyun içinde kalabildikçe öyle yada böyle bata çıka gidebilir gemi ama dönüş yapıldığında ve hava bordadan yani yandan gelmeye başladıkça 3 kızkardeş tehlikesi doğacaktır ve ölçümlere göre ege gerçekten delirmiştir, fırtına şiddeti 11-12'dir. 11-12 havanın borda'dan gelmesi demek gemiyi 40-45 derece belki de fazlası yatırması demektir. 45 derecenin üstü alabora demektir.iç hacmi çok geniş ve havaleli olan böyle bir ro ro gemisinin alabora halinde tamamen batması 2 dakikadan az sürecektir. liferaftlara * koşma ihtimali bile yoktur.

    waypoint'e yani dönüş noktasına 1-2 dakika kalmıştır. herkes heyecanla beklemektedir, köprü üstüne sessizlik hakim olmuştur. süvari bey , oto pilot'tan çıkarıp dümeni ele almıştır. yavaş yavaş 1er 2şer derece sancağa dönmeye başlar. seyirdim artar, gemi yavaş yavaş bordaya yatma salınımlarını arttırmaya başlar, süvari bey başını yana çevirip "arkadaşlar sanırım bir anda dönmek en hayırlısı olacak bir an önce dönüşü bitirelim gemi toparlasın" der. diğer zabit ve mühendisler başlarıyla kaptan'ı onaylarlar. dümenin başında ayakta durmak bile çok zordur. dümen sancak alabanda basılır, gemi ciddi ciddi yatmaya başlamışken manoverboard bir eliyle önündeki panelden destek alıp diğer koluyla süvari bey'in koluna girip onun ayakta durabilmesine destek vermeye çalışmaktadır.

    dümen panelinin üstünde bulunan yalpa indikatöründedir gözler bir yandan. geminin sert dönüşüyle birlikte ibre uçlara gitmektedir..

    1. kızkardeş 35 dereceye yakın yatırır, 5-6 saniyelik boşlukta 30lara kadar düzeldiğinde 2. kızkardeş gelir bu daha sağlam bir silledir, 41-42 lere çıkar yatış. sanki içinde bulunan demir yığını bir plastiktir de esnemiştir. yine o bir kaç saniyelik boşlukta gemi 1er derece düzelmeye başlarken kimse 3. kızkardeşi düşünmemeye çalışmaktadır, 3. kızkardeş olmamalıdır, lanet olası 30 metrelik dalgaların periyodu azalmış olmalıdır derken..
    3. kızkardeş tüm şiddetiyle hissedilir.

    40..41..42..43..44..45....

    40'a ulaştığı an zaman yavaşlar, 44-45 te ise durur.

    yaşam mahallinden gelen şangır şungur sesleri kulaklar duymakta ama tepki vermemektedir. o an, hiç bir şey düşünmez insan, adrenalin gerçekten garip bir hormondur, ne bir korku, ne bir refleks, tamamen hissizleşilir sadece boş boş o indikatörün ibresine bakılır, ve kendi kulağının bile zor duyacağı bir sesle "hadi, hadi, hadisene be!" sözcükleri çıkar ağızlardan.

    gemi o açıda bir yatışta çok zor toparlayacaktır tabi eğer toparlayabilirse, ibrenin son gösterdiği açı 46 olur ve gemi o açıda asılır kalır.1 saniye 3 saniye..5 saniye. her fırtınadaki gibi denizciler "neden buradayım" soru işaretinin yerine sakin bir kabulleniş içerisindedirler birbirlerine bakarlar anlık, göz kırpmalar ve zoraki gülümsemeler vardır.

    zaman durmuştur o an. ve ibrenin yönü hayata yön verecektir.

    sürpriz bir şekilde ibre 46 dan 47ye doğru değil 45e doğru ilerlemeye başlar.3-4 saniye sonra 44 e ve 43...toparlanıyordur gemi.. 5-6 tane çakmak sesi gelir, ilk nefesler derin ve de çok keyifli çekilir sigaralardan. 2-3 dakika süren bu dönüş tamamlanabilmiş ve hava sancak kıç omuzluktan sancak baş omuzluğa alınabilmiştir. geminin sancak iskele salınımı 20-25 derecelere düşer ve pruvada hava şiddeti azalmaktadır.

    yarım saat sonra zabitan salonuna giren 2. kaptan, ambarlarda tırların lashinglerini kopartıp devrilmiş olduğunu haber verdiğinde diğer denizciler şarapları açmış ve hiç bir şey olmamış gibi kadeh tokuşturup gülmeye başlamışlardır bile..

    denizciler rutinin dışına çıkıp karadaki hayata dışarıdan bakmaya şansı olan insanlardır. ama o an hiçbiri oradan çıkıp kendilerine dışarıdan bakacak durumda değildir ya da istemiyorlardır işte..

    (bkz: #10052541)
  • biriktirdikleri çok farklı olabilen insan türlerinin birarada yaşayarak çalışmak zorunda olmalarına sebep olan hayat türü.

    ticari gemilerde çalışan zabitan kadro, yani kaptanlar ve mühendisler ağırlıkla sivil denizcilik okullarından mezun insanlardır. yanısıra, deniz kuvvetlerinde subay ve astsubay olarak görev yapmış kişiler, emekli olduktan sonra yada bir şekilde ayrıldıklarında, ticari gemilerde görev yapabilmek için gerekli olan ehliyeti almaya hak kazanırlar türkiyede.

    alınan maaşlar deniz kuvvetlerinde kazanılandan bir hayli yüksek olduğu için, genç yaşta emekli olan/ayrılan deniz kuvvetleri mensuplarının bir çoğu ticari gemilerde de şansını dener.

    temel denizcilik mantığı , bir gemiyi işletmek, sevk ve idare etmek bazında, askeri gemilerde ve ticari gemilerde aynı olsa da , kullanılan literatür ve yapılan iş/işin boyutu bir hayli farkılığa sahiptir. kullanılan terimler, yapılan işin amacı, hiyerarşi düzeyi, insan ilişkileri neredeyse birbirinden tamamen farklıdır ikisinin de adı denizcilik te olsa..

    en temel farklılık amaçtır.ticari gemilerde amaç bir yükü taşımaktır.bu yük, container, dökme yük, petrol, sıvı/katı kimyasal madde, araç ve hatta insandır.askeri gemilerde ise ağırlıkla bu amaç değil araçtır. yükleme boşaltma hesapları, operasyonları, işin organizasyonu, hiç alışık olmayanlar için uzun zaman alabilmektedir.

    ticari gemilere yeni geçiş yapan bu arkadaşların alışma/öğrenme periyotları bir hayli zor, zaman zaman komik, zaman zaman da bir hayli stresli, sıkıntılı olabilmektedir. işin iş kısmı bir şekilde öğrenilir, herkes saygı duyacaktır alışma periyoduna, ama askeri hiyerarşiden sivil denizcilik örf/adetlerine geçiş yapmak, sivil denizcilik literatürünü/lisanını öğrenmek, alışmak çok sancılıdır.

    ticari gemilerde seyir halinde, yakın seyir yapan bir başka gemi çapariz veriyorsa yani onun görünen rotası ile sizin rotanız çakışıyorsa ve çatışma (denizcilikte çarpışma manasındadır) riski varsa, duruma göre , vardiyadaki zabit (2. , 3. , yada 4. kaptan ) tarafından sancak yada iskeleye birer ikişer derecelik manevra yapılıp rota düzeltilerek, yada en kötü ihtimalle diğer gemiyle telsiz bağlantısı kurup, onun/onun da küçük bir manevra yapması talep edilerek tehlike bertaraf edilebilir. bu durum okyanus seyrinde sıkça yaşanmasa da, iç denizlerde her vardiyada defalarca tekrarlanır. eğer pozisyon itibariyle, etrafta çok gemi varsa ve vardiya zabiti , yapılacak manevraya süvari bey'in (kaptan) karar vermesini uygun buluyorsa, acilen süvari bey'i köprüüstüne çağırır ve yaklaşık olarak telefonda ona şöyle birşey söyleyecektir:

    "süvari bey, pruvadaki gemi çapariz veriyor ve trafik etrafta bir hayli yoğun, lütfen köprüüsütüne gelir misiniz"

    böyle bir durumda kaptan derhal köprüüstüne gelecek ve riskli durumu önlemek için yapılacak en uygun manevranın sorumluluğunu kendi üstüne alacaktır.

    1990'ların ortalarıdır. deniz kuvvetlerinden emekli bir subay, uzakyolda/okyanus aşırı çalışan büyük dökmeci gemilere sahip bir armatör şirketin bir gemisinde 2. kaptan olarak çalışmaya başlar. geminin kaptanı * ise yüksek denizcilik okulu mezunu, 30 küsür yılını ticari gemilerde geçirmiş, tecrübeli bir denizcidir ve yılların ardından alkolle arası çok iyidir.. çok matrak bir adamdır, personeliyle arkadaş olabilen bir kaptandır ve onlara takılmayı çok sever.

    uzun yıllar gemilerde beraber görev aldığımız deniz kuvvetlerinden emekli arkadaşlardan gayet net bir şekilde gözlemlediğimiz üzere, onların bildiği, alışık olduğu literatür gibi, seyir esnasındaki manevra prosedürleri de çok farklıdır.

    emekli asker olan 2. kaptanın gemideki ilk günleridir. ticari gemilerde köprüüstü vardiyasında sadece nöbetçi zabit(vardiyadaki kaptan/ 2., 3. yada 4. kaptan) bulunur. görüş iyi değilse belki gözcü olarak bir ustagemiciyi vardiyaya yanına çağırabilir ama bu çok ta alışıldık bir durum değildir.askeri gemilerde ise her vardiyada köprüüstünde bir sürü insan bulunmaktadır. gemi türkiyeden kalkmış, bir uzakdoğu limanına doğru uzunca sürecek seyrine başlamış, ege denizinde seyir halindedir. 2. kaptanın gece vardiyasıdır. yalnız başına vardiya tutmak garip geliyordur ve biraz da heyecanlıdır.

    bir süre sonra pruvada bir gemi görür ve panik yapar.manevrayı tekbaşına yapıp yapmaması konusunda pek emin değildir. bu sorumluluğu tek başına almaya da çekinmektedir an itibariyle. panikle telefona sarılır ve süvari beyi arar. süvari bey kamarasında demlenmektedir ve kafa birazcık güzeldir.

    2. kaptan telefonda, "süvari bey pruvada bir gemi çapariz veriyor" demek yerine;

    "6 milde hedef göründü süvari bey!!!" der heyecanla..

    süvari bey kafasının güzel olmasının da genişliğiyle, kocaman bir kahkaha atar ve cevap verir:

    "ateş a.k. ! "
  • depresyon denen illeti çok majör haller haricinde normallerinde barındırmayan meslek.

    adrenalin tavana vurduğunda, insan gözünü karartıp normal şartlarda akla hayale getiremeyeceği şeyleri yapabilir.imkansıza çok yakınsa yeltenilen şey, yada sonuç, getirdiğinden daha çok götürecekse şayet, tırnakları yedirtip dişleri gıcırdatmaktan başka bir halta yaramayacaktır.

    kariyer hayallerine inatla tutunan yada çocuğunun okul taksidini günde 12 kere hesaplamak zorunda olan, sosyal statüsünün zorunlu kıldığı şeyleri yaşayabilmek için o lanet olası maaşını ayın başında alması gereken şık giyimli, makyajını arabanın gölgeliğinin aynasında yapmaya çalışan kadın ve yarım saat önce sıkmış olduğu kravatını camı açıp bir sigara daha yakarak gevşeten , küfrede küfrede radyoda sabah programındaki futbol yorumlarını dinleyerek beynini uyuşturan adamın yüzündeki anlamsız ifadedir depresyon.

    öyle kapalı-çevrim bir rutin, öyle bir karşı konulamayan mecburiyettir ki bu yaşanılan, bilinçaltı kendi kendine istifa edip eller cepte ıslık çalarak çıkıyordur ofisten ama öyle uzaklaşmıştır ki bunun hayalini bile kurmak mecburiyetler yüzünden, sadece dişlerini gıcırdatıyordur o sabah mahmurluğu çökmüş yüzüne makyaj yapmaya gayret eden kadın ve içinde normalin 4 kat üstünde insan bulunan belediye otobüsünde takım elbisesi kırışmasın diye hiç hareketsiz durmaya gayret eden adam ..niye gıcırdattığının farkına bile varmadan.. düşünmeye gerek bile duymadan.. ama gün içinde biriktirdiklerini eşine/sevgilisine/çocuklarına patlatıp , bunlar birikince de ruh halini bozup psikologların kapısını aşındırıp xanaxlardan medet umarak..

    dost meclislerinde denizcilik anlatılırken sıklıkla verilmiş bir örnek vardır. denizciler kafalarında 2 tane harddisk taşırlar. 2 si birden aynı anda kullanılmaz, bir şalteri vardır. gemiye binerken birine, aylar sonra kontrat bitip te gemiden inilirken diğerine geçilir. denizde kullanılan harddisk'in içinde çok az dosya vardır. çok basit bir işletim sistemi.fazlasıyla yeterlidir çünkü son derece yalın, son derece basit bir yaşamdır denizdeki.. kara hayatının döngüeri kara insanları için kendi kendilerine ne kadar rutin ve aynı gelse de, denizciler için deniz yaşamı defalarca kat daha basittir.

    işin bir güzel tarafı, denizciler deniz üzerindeyken , kara harddisk'inde kayıtlı tüm videoları ileri geri sararak her değişik açıdaki kameradan baştan sona izleyebilme, editleyebilme, ne nasıl başlamış, sonu nereye varmış görebilme, ne olsaymış ta nasıl olurmuş ihtimallerini yavaş yavaş, tadını çıkararak ve hakkını vererek irdeleyebilme lüksüne sahiptirler.bu deniz adamına değişik bir bakış açısı kazandırır hayata karşı. her döndüğünde daha sakin, daha düşünen, daha filtreli ve belki de biraz daha farkında bir adam olarak bulacaktır kendini.

    bir de, bu iki farklı harddisk yüzünden, denizci, unutmaz... karada kalmış hiçbirşeyi, hiç bir dialogu, hiç bir tarihi, hiç bir köşetaşını.. çünkü denizde o harddisk stand-by'da bekliyordur. olabildiğince tazeliğiyle.. üstüne bişey konmadan ve bu yüzden de altta birikmiş birşeyin silinip gitmesine izin vermeyerek..

    kara insanı, kapasitesi daha geniş ama tek olan harddiskine hergün yeni birşey katıyorken, tarih ve önem önceliğine göre bir çok dosyayı geri dönüşümsüz kutuya atmıştır bile, kendinin bile ruhu duymadan. geri dönüp bakıp saklamak için ne keyfi ne de ruh hali yetmiyorken..

    depresif kara insanlarına her zaman şarkılar şiirler yazdıracak kadar son derece gizemli olan gemiler ve denizcilik aslında onların kafalarında yarattıkları figür gibi değildir. 6 aylık kontrat için denize açılmış bir adam, bu 6 ayın yaklaşık 5 ayını seyir halinde geçirecektir. seyir halinde olmak demek te, seçme şansının bulunmadığı 30 tane adamla daracık bir demir yığınının yaşam mahalli içerisinde çalışmak, yemek yemek, uyumak ve yine çalışmaktan ibarettir...

    ama konu imkansız'a gelince, denizdeyken imkansız görünen, gerçekten imkansıza yakın falan değildir, bildiğin imkansızdır işte.. kendini de doğrasan, gemiyi de yaksan, miyar'a çıkıp avazın çıktığı kadar bağırsan da.. imkansız imkansızdır. dişleri gıcırdatmak ta ziyadesiyle manasızdır. ve deniz adamı mesleğine başladıktan çok kısa süre sonra farkına varır ve özümser ki:

    denizcilik, mutlak kabullenmişliktir..

    hayatında önem verdiği tüm kriterlere kesin ulaşımsız olan denizci, belki mecburen ama mecburen de olsa kabul ederek tırmanır geminin iskelesinden aylarca sonra inmek üzere..
    kendi yaşayacağı ömrün süresini riske atmak zaten aklına bile getirmediği bir donedir. en normalidir bu yaşıyor olduğu hayatın. günün 24 saatini geçirdiği adamların ne kadar iğrenç adamlar olursa olsunlar , kader arkadaşları olduğu ve geçici ailesi olduğu da öyle..

    maaşı yatmayacaksa yatmayacaktır.. karısı terkederse terk edecektir.. çocuğu hastalıktan çırıpınacaksa çırıpınacaktır.. sevgilisi aldatırsa aldatacaktır..birisi ölecekse ölecektir işte.. kara harddiskinde bulunan yüzlerden...

    17 ağustos 1999 gecesi hint okyanusunun ortasında seyir halinde iken gölcükteki evi depremde yerlebir olup ta annesi babası karısı ve 3 kızı ölen ahmet çarkçı'nın ertesi gün gemiye şirketten gelen kısa bir telex mesajıyla durumu öğrenmesinin ardından limana dek mutlak bir kabullenmişlik içerisinde /belki suskun ama sadece suskun/ vardiyalarını teslim alıp işine devam etmesi de bu kabullenmişlikten sebeptir..

    halil cibran ın dile döktüğü harika bir dua vardır.
    "allah"ım bana değiştirebileceğim şeyler için güç,
    değiştiremeyeceğim şeylere katlanabilmem için sabır
    ve ikisini birbirinden ayırabilmem için sağduyu ver"

    denizci'nin değiştiremeyeceği şeyler o denizdeyken neredeyse herşeydir.. yalvaracağı hekim, kavga edeceği patron, son sözünü yüzüne vurup gururunu toparlayabileceği sevgilisi miller ötesindedir ve yoktur binip gidebileceği bir uçak..

    depresyon denen şeye bu yüzden vakıf değildir deniz adamı. kapatır şalterini gemiye binerken. hava güzelse alır su bardağı dolu çayını eline, yürür başüstüne, oturur bir ırgatın üzerine, dinler dalga sesini, ufka bakar, özlemlerini hatırlar, bir sigara daha yakar, küçücük bir of çeker yada kısacık bir film hatırlar karadan, ama ruhu çıkmaz yerinden, izlediği bir filmmiş gibi hatırlar.. kabullenmiştir, ne olacaksa olacaktır...

    (bkz: denizci/@manoverboard)
    (bkz: denizcilik/@manoverboard)
  • daha küçücükken akla düşen merak, kalbe bulaşan aşk, ruha yazılan ve her daim yabancı hissettiren cepteki tahtadan oyulmuş hazinedir.yıldızlı gece, deniz, çantamdaki robinson crusoe ve çocukluğumdur.

    87’nin yazıydı, kapağı güzel diye beğendiğim ve bana alınmış robinson crusoe kitabımdan hiç sıkılmamış, okumayı öğrendiğim 5-6 yıl’da onlarca kez okumama rağmen, pendik burnundaki okulun bahçesinden tersaneleri ve demirdeki yüzen demir yığınlarını seyredip, kum havuzunda kumdan ıssız ada’mı yapıp kibrit çöpleriyle palmiyeler diktiğim.

    ağabey’den yadigar lacivert pinokyo bisikletle bir faytonun escortluğunda çetemle birlikte temenya plajına kaçıp bmx’li zengin piçlerine gözleri kısıp kötü kötü bakarken o yaz, ve yine çoğunlukla yığılı pazar tezgahlarının olduğu arsada plastik topun peşine koşmak yada zorlu müsabakalarda misket sayısını artırmak yerine odamda ağabey’in pikap’ında ( yeniler turntable diyor ya, pikap onun adı, 33’lük, 45’lik çalan) ona çaktırmadan kıymetli beatles plaklarını dinleyip, robinson ve cuma ile yarenlik edip, mccartney’in sesiyle hey jude söylerken dedi annem , komutan dayı sefere götürmek istiyor seni bir kaç günlüğüne ister misin diye..

    korkuyla karışık bi sevinçti zira gemiler uzaktan dev gibi görünen demir canavarlardı su üstünde nasıl durduklarını bile kavrayamadığım. 3-4 gün kalacaktım, komutan misafiriydim ve her nevi şeyi kurcalamaya hakkım vardı.biliyordum ve sırıtıyordum.

    iskeleden tırmanırken gemiye çubuklu semtinin donanma limanında, bacaklarım titriyordu çokça ..ama o merak var ya o merak, insanın herşeyi sevmesini sağlayan, bitince de tavanarasına kaldıran, işte o merak koştura koştura çıkartıyordu lumbarağzına, kolundaki kırmızı kollukta nöbetçi birşey yazan apoleti sarı şerit yıldızlı adam dayıma çivi gibi bir selam çakıp dikkat diye bağırırken.

    domatesli ve beyaz peynirli hoşgeldin tost’unun üzerine en gürültülü yerden başlayalım gezmeye, en son köprüüstüne çıkarız dedi ev sahibi dayı, makine dairesi denen dayanılmaz gürültülü ve sıcak ve pis ve nefes alınmaz iğrenç mahale girerayak.. birşeyler anlatıyordu kulağıma ama duymayı reddediyordum nefes alamazken ve kulaklarım kaldıramazken o saçmasapan gürültüyü ama ki muhtemelen o an ağını ören kaderin hiç ama hiç farkına varmadan...

    kader öyle güçlü bir örümcekmiş ki, kungfucu gibi çakıyor hamleleri , bir sağdan bir soldan sen çok sonradan çaksan da köfteyi, lak diye örüyor ağını ki, insanın aptalı denizci, denizcinin aptalı çarkçı olurmuş derler, ha o gemide de o çarkçıların başı izne çıkmışmış, çarkçıbaşı kamarası da geminin şaşkın misafirine hazırlanmışmış.. çıkarırken çantamdan pijamamı hırkamı terliklerimi ve robinson crusoe’mu, öğrendim dayımdan istirahat etmem gerektiğini geminin kalkış manevrasını görmek istiyorsam şayet geceyarısı.

    gemi kamaralarında yataklar boydan boya perdeyle kaplıdır, örtsen de lumbuzun perdesini, sallantıdan ışık sızar içeri, vardiya saatlerin aykırıysa normal insan evladının uyku vakitlerine, geceymiş yapmak için günü uyumak gerektiğinde, kapatırsın yatağın perdesini boylu boyunca, -eğer büyümüş ve kabullenmişsen o yatakta, uykudan önce son bir sigara yakarsın gittiğin gün en çok üzüleni özlersin, kafandaki takvime bir çizik atıp sayaçtan düşüp uykuya dalarsın- ha yok ilk defa bindiğin geminin ilk günkü misafiri ve çocuksan hayran hayran alabandalara bakıp o gemiyle ıssız ada’na düşmeyi istersin.

    23:30 sularında alesta çekince dayımın postası (manevraya hazır ol deyince komutan’ın emir eri) hemen o gün hediye edilmiş uçuk yeşil işbaşı gocuğunu üstüme hemen çekip, heyecanlı ve hızlı adımlarla köprüüstüne tırnandım içerdeki tüm yüzler bana gülümseyerek hoşgeldin deyip başımı okşarlarken.bir sürü ışıklı garip aletin başında bir sürü adam anlamadığım kelimelerle dayıma birşeyler anlatıyorlardı, dayım da birşey deyince hemen yüksek sesle tekrar edip onun söylediğini anında yaparak. evde sırtına bindiğim adam sanki başka birisiydi yanıma gel dediğinde elim ayağım birbirine dolanıp koşa koşa hareket ettirecek kadar şaşırdığım.

    üstünde olduğumuz demir yığını hareket ediyordu, makine telgrafı çın çın sesler çıkarıyordu o an ben onun adının ve manasının bile ne olduğunu bilmezken , kırlangıç’a götürdü dayım beni, ben yine köprüüstünün yanlarındaki bildiğimiz balkon’a neden kırlangıç dedi ki diye şaşırırken. sonradan hatırlayınca etrafıma ilk baktığım o an’ı anlarım, istanbul boğazında su üstünde vapurlarla teknelerle seyahat etmek kaçıncı sefer yada kaçıncı yaş olursa olsun hep muhteşem ve muhteşem kalacak, adı bile okunmayacak onun yanında manzarası yafa’nın yada singapurun.

    dayım tam yol ileri dedikten ve makine telgrafının başındaki adamın 1 saniye içinde komutu tekrarlamasının üstünden 1 buçuk saat geçmişti pruva kuzeye doğru yol alıp boğazdan çıkıp ta hatta kara iyice görünmez olduğunda.

    öğrendim..herkesin hayatında bir kaç hiç unutulmaz an olduğunu ki ben o an, o an’ın, o an olacağını hiç bilemezken hatta herkesin hayatında bir kaç unutulmaz an olacağına dair dahi hiç bir fikrim yokken, başımı yukarı kaldırıp ta, mutlak sessizlik ve karanlıkta ve mutlak yalnızlıkta, sonradan karar vermiş olduğum gerçekten var olması kuvvetle muhtemel bir tanrının bize sunduğu en güzel görüntüyü ilk kez yakaladığımda, binler ve milyonlarca yıldız sanki pendikte bizim köşedeki bakkal kadar yakındayken.

    yıllar sonra başka bir demir yığınının kıçüstünde baltık denizinin kuzeyinde bir geceyarısı donarken, kazara yakalayıp büyülendiğim kuzey ışıklarına bile o kadar çok aşık olmamıştım o an’a tüm sessizliği ve karanlığı ve yıldızlar altında yalnızlığıyla o kadar çok çok aşık olduğum kadar, küçücük aklımın altyazılarında “ben denizci olacağım ! evet budur!” kocaman puntolarla art arda geçerken.

    lise başlamıştı ve okuldaki o sarışın balerin kıza aşıktım ben mahallenin çocukları kızlara sinemaya gitmeyi teklif ediyorken ve ben evde of mice and men’i birkaçıncı kez okurken o bana yüz vermeyi reddeden sarışın kızı lennie’nin sevgisinden sebep öldürdüğü çftliğin sahibinin karısıyla özdeşleştirirken ve okulun panosuna asılmış denizcilik yüksek okulu tanıtım afişindeki fotoğraftaki gemiyi, beyaz üniformalıları ve “gitme”yi yine hatırlayıp sessizce gülümsediğimde.

    o gürültülü iğrenç mahalden, makine dairesinden öylesine nefret etmiştim ki dayımın gemisine bindiğimde, denizcilik okullarının sahip olduğu yegane 2 bölümden biri olan gemi makineleri bölümünü yazıp, çarkçıbaşı olmayı hiç ama hiç hayal etmiyordum güverte yazıp kaptan olmak dururken ve de elimde ösym’nin bölüm seçme belgesi dururken ta ki dayım, hemen o an telefon edip, çarkçıların aslen gemiyi götüren gizli kahramanlar olduklarını anlatıp ve hatta ileride bir gün dönmek istersem, kara insanlarına kolayca karışabilmek için en uygun seçenek olacağını, kaptanların çoğu ömür boyu denize mahkumken bıksalar dahi, çarkçıların karada da kolayca iş bulabildiklerini söylediğinde.

    evet doğru tahmin, kader ağını örmüşmüş ben o mahalden nefret ettiğimde beni geri çağırmış gel uzunca içimde yaşa hatta içim ol demiş, ben karşı koyamamışım vardiya araları kırlangıçta değil de kıçüstünde kafamı tekrar tekrar yukarı kaldırıp yıldızları seyretme fikrine, okyanus ortasında çarkçı tulumuyla.

    deniz insana çok sevdiği yalnızlığı, -ki zaten çoğunlukla gerçekten yalnızlığın öyle olduğu gibi- tatsız tarafından kabul ettirir. öyle durabilmeyi öğretir, insanların arasında dahi olsa da, aylarca seçemediğin adamlarla birkaç on metrekare içinde aynı havayı soluyorsan ve paylaşmak istemiyorsan. işin kötüsü bir de eşik vardır geçilmesi pek te güzel olmayan o da seçtiğin insanlarla da paylaşamamaya başlamak döndüğünde, kara insanlarının en kalbi ve ruhu güzellerine karışsan da derdini kendinden başka kimseye anlatmamak, kendine zoraki öğrettiğin gibi, hiçbir şey yokmuş gibi yapmak ve dimdik durmak tıpkı fırtınanın gemiyi batırma ihtimali batırmama ihtimalinden çoksa bile kabullenmeyi öğrendiğin üzere, makine dairesinde hiç bir şey düşünmeden ana makineyi çalışır tutmak gibi.

    öyle anlarda her denizci bir diğerini bilir kara insanının asla bilemeyeceği üzere ve susar sadece, uzaktan da olsa his verir sadece, güven hissini, batarsak ta beraber , batmazsak ta diye, ama batırmamak için de, şu an hiç bir şey yokmuş gibi “ben de işimi yapacağımı” hissettirerek.

    döndüğünde sorarlar nasıl gidiyor diye, duruyorum işte dersin, o duruyorum’un içinde çok soyut fiil vardır ama insanlar o fiilleri anlatmayı öğrendikleri yaşlarda sen kendine başka birşeyler öğretmişsindir ve kelime haznen yetmez o duruyorum’un içindeki diğer fiilleri normal insanevlatlarına tarif etmeye.

    bir zaman geçer, inat edersin alışıyor olmaya, tıpkı seferin bitmesini beklemeye mecbur olduğun gibi , alışacağın sürenin de bitmesini beklemeye mecbur olduğuna inandırmaya çalışıp kendini ama işte bitmiyorsa o alışma seferi her okyanus seyrinden uzun olan, bu sefer de gülümsemeye başlarsın “ben herşeyi bırakıp gitmek istiyorum” diyenlere.

    her denizcilik okulu öğrencisinin ilk gün magellan olacağını zannettiği gibi herşeyi bırakıp gitmek isteyenin de , o ana kadar öğrenmediğini öğrenme, görmediğini görme umududur gitmek. ama bir kere uzunca gittin mi, inan ki dönersin dostum, döndüğünde de anlattığın hikayelerin , sen yokken onların biriktirdiklerinkinden daha lezzetli gelmez hiç.. dur-mak güzeldir.
  • sen de uzak ülkelerden dönüyorsun
    ve bana bütün söyleyebildiklerin
    akşam evinin eşiğinde oturmuş serinleyen birinin aklına gelebilecek düşünceler.
    peki,
    ne anlamı var öyleyse
    bunca yolculuğun...

    "louis aragon"
  • bazen delirmiş bir denizde, aralığın son gecesi, makine kontrol odasında, vardiyayı teslim alacağın mühendisin omzuna kolun yaslanmış halde, alabandada asılı saatin akrep ve yelkovanının 12de buluştuğu an, yüzündeki soğukkanlı ve buruk bir 21 yaş gülümsemesidir denizcilik.

    sebep ve anlam yüklemeden, işine yaramasını aklından dahi geçirmeden insan sevmeyi öğretendir denizcilik.

    dışyüzeyini taşa, içyüzeyini cama çevirendir.his ve algılarını çocuk gibi arı halde tutan ama sonrasında hayat karmaşıklaştıkça dengelerini doğru tutturmayı zorlaştırandır denizcilik.

    bıraktıklarını aylar sonra bıraktığın gibi buluyor olmayı ummanın en büyük umut olduğu yaşam formudur denizcilik.

    yanındakinin aklındakini ve eylem ve eylemsizliğini cankulağıyla dinleyip paylaşmaktır denizcilik. *
  • bazen, kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin minvalinde bir hayat biçimidir.

    zabitan kadrosunun bile çoğunun dingil olduğu, eski püskü ama iri demir yığını 97'nin 31 aralık akşamüstüsü hamburg limanına yanaştığında, 26 kasım'da endonezyada başlamış seyrin 36. günüydü.

    stajerimiz manoverboard 3. okyanus seyri bitse de, halihazırda ilk gemisindeki hayatı tecrübe ettiğinden, 36 gün durmaksızın seyir süresince, sinir stres'ten sigaraya abanmış, çehresini akne basmış, kamarasının alabandalarına kung fu darbeleriyle girişmiştir.

    stajer bakar ki, çevresindekiler de, 25 yıldır denizde olanlar dahi, aynı ruhhalindedirler. herkes geminin iskelesinden aşağı koşar adımlarla inip liman zeminine ayak basıp statik elektriği boşaltmak için can atmaktadır.

    yılbaşı akşamı olmasından mütevellit, ne liman kontrol, ne acente, hiç ama hiç kimse gelmez gemiye. limanlarda, denizciler dışarı çıkarken, gemiadamı cüzdanları ve o liman otoritesinin verdiği "pass"larla liman dışına çıkmaya izinli olurlar. gemiye gelen giden olmayınca, herkesi daha ağır bir sinir basar, pass'sız dışarı çıkılmaz zira. `:zira ney? :)`

    stajyer olmasına rağmen gemide o ana kadar geçirdiği 6 ay içerisinde küçük ama elit bir zabitan grubuna kanaat önderliğini kabul ettirmiş olan manoverboard, yarım saat içerisinde bir an önce şehir merkezine kaçak da olsa ivedi kaçmak için, yanına 3 tane yandaş bulur.

    stajyer, 2. mühendis, 2. kaptan ve telsiz zabiti, kaptana, gemiden çıkmaya izin almak için nasıl dert anlatacaklarını düşünürlerken, kaptan, "çıkıyor musunuz beyler? ben de çıkacağım çarkçıbaşıyla amk yaa" söylemiyle gönüllere su serpmiştir.

    anca 1 yada 2 takım birşeylerden oluşan, kamara dolabındaki, "limanda dışarıya çıkma" kıyafetlerinden biri giyilir hızlıca. zaten o içine ettiğimin 36 günü içerisinde, malacca boğazı, hint okyanusu, aden, kızıldeniz, süveyş, akdeniz, biscay, manş denizi, ingiliz kanalı, kuzey denizi ve hamburga giriş kanal seyri boyunca, o tshirt, gömlek, pantalon çoktaaan yıkanmış ütülenmiş, güzelce katlanmış ve kırışmadan bugünü beklemeleri için deniz bağı edilmiştir.

    fantastik dörtlü, geminin iskelesinden aşağı hızlı ama dikkatli adımlarla iner, çünkü üstlerinin kirlenmesi o an en korkulası konudur ve iskelenin puntellerinde, yani ellerimizle tutunduğumuz şeyslerde, hala gemiye endonezyada yüklenmiş ve burada, hamburgta boşaltılacak olan 60000 ton toz halinde *un, yani kömürün kalıntıları durmaktadır.

    geminin bordasından, liman kapısına yürüyüş 10 dakika kadar sürer, çok büyük bir limandır ve manzara çok acaiptir zira bir allahın kulu yoktur ortalıkta, terkedilmiş gibidir liman, gemi yanaşırken halat alıp gemiyi iskeleye bağlayan *cılar gider gitmez.

    limanın kapısına varılır, 3-4 metre uzunluğunda kocaman telden bir kapıdır, nöbetçi kulübesinde kimse yoktur ve kapı kilitlidir! ve fekat nedir? delirmiş bir denizcinin dini imanı duru olmazdır. 4-5 metre ileride tellerde bir delik bölge görülür ve limandan hızlıca çıkılır.

    liman kapısı bir otobana çıkar. bizim tem otoyolu gibi, yaya'nın yürüyeceği herhangi bir yer olmayan. ve sene 1997 olduğu için, cepte find me a taxi şeklinde bir app'ı olabilecek akıllı bir telefon ceplerde bulunmamaktadır.
    otoyolun kenarından bir istikamete doğru çimlerde otlayan koyunlar görüntüsüyle yürünmeye başlanır. ama herkes o kadar gazlıdır ki, hiç ama hiçbirşey keyifleri bozamamıştır.

    10-15 dakika yürüdükten sonra, otobanı kesen bir köprüyle karşılaşılır. yol geçiyordur üstünden ve o yola tırmanılır. yolun kaldırımları vardır ve de az ileride bir otobüs durağı görünmektedir.kutupayusu çölde suyu bulmuştur.

    bir otobüs gelir, binilir, şofere ziti zentrum?? diye sorulur, şofer jaaa der, sanırsak bilet ister, bizim yabancı ve dingil olduğumuzu farkettiği an "eeyyh allahınızdan bulun" şeklinde bir mimikle, vitesi 1'e takar. gaza basar.

    15-20 dakika sonra otobüs kocaman bir meydana varır. şofer el frenini çekmiş, son durak izlenimini büyük bir güven duygusuyla hepimize hissettirmiştir. bizim "orta kapıııı" diye bağırmamıza ramak kala, kapıları açmış ve 36 gün sonra normal insan evlatlarının yaşadığı, sallanmayan ve demir olmayan, kalabalık bir yaşam mahalline ulaşmamıza vesile olmuştur.

    denizciiler, yeni gittikleri her limanda, ilk dışarı çıkışlarında, karınca yuvalarını en hızlı bulan karıncayiyen türünde canlılardır. barlar, restoranlar, klüpler, marketler, hanımkızlarevleri vb. gibi temel ihtiyaç madde yuvalarını ivedilikle keşfederler. dalton biraderler, hemen şahane yemek bulurlar, nereden nereye nasıl gideceklerini öğrenirler. ve * semtinden, st. pauliye, reeperbahn'a doğru yola koyulurlar.

    bol içkili, bol kahkahalı, bol gerilim atmalı, bol barlı, stripclublı ve çok sarhoş olmalı bir gece olur. sabaha karşı 3-4 sularıdır. yeni yıl, 4 sarhoş daltonu sokakta eksi 3-5 dereceyle karşılamıştır. acilen uyumak için bir yer yada bir taksi bulmak gerekmektedir.o soğukta ve o saatte yılbaşı gecesi olmasına rağmen sokakta 3-5 insan görünmektedir bu insanlar da bir kaç yüz promilin üzerinde bir izlenim vermektedirler. sağda solda gözler bir otel, hostel, pansiyon birşey aramaya başlar. ( unutma okuyucu, 97, android mandroid iphone falan daha portakalda vitamin değil) tabiki de böyle bir yer o soğuk ve o sarhoşlukta bulunamaz. bir süre caddede taksi beklenir ama o da nafiledir. yoldan tesadüfen geçiyor olan ve aramızda türkçe konuştuğumuzu duyunca en sivas/hamburg karışımı şahane şivesiyle "ağbi selamünaleyküm bişey mi arıyonuz? " diye seslenen dönerci kardeşimiz, içimizde sarılıp öpme isteği uyandırmıştır.

    o gece ve o saatte yatacak bir yer bulmak çok zor olacaktır sarhoş bajganlar için.karar gemiye dönmektir bir şekilde.
    adının cemil olduğunu öğrendiğimiz gurbetçi kardeşimizden aldığımız o an için en mantıklı bilgi, limana ulaşmanın en garanti yolunun ana otobüs duraklarına gidip, liman bölgesine giden gece otobüsüne binmemizdir. ama gece otobüslerinin numaralarının farklı olduğunu, orada sorup öğrenmemiz gerektiğini de ekler.anlarız ki, gelirken bindiğimiz otobüsün numarasını ezberlemek beyhude bir çaba olmuştur.

    cemil kardeşimizin tarifiyle, çogafedersiniz fecii kıçımız donarak ve sallana sallana yürüyebilerek, 15-20 dk sonra tarif edilen ana otobüs duraklarına ulaşılır. sağda solda da yine sokaktaki insan sayısı ve türü benzerdir. 3-5 adam vardır, hepsi zil gibi sarhoştur. yada ingilizce bilmiyorlar, bilseler de konuşmuyorlar ve de ilgilenmiyorlardır bile.

    stajer * durak arkalarındaki panolardaki tarifeleri okuyup anlamaya çalışıyordur. ama hayat o kadar pembe değildir amk be güzel okuyucu. karşılıklı iletişim kurabilecek birisi , yöntemi ve ortak dil bulmaktan başka yöntem kalmamıştır.

    manoverboard çareyi lak diye bulur:
    --- spoiler ---

    kadıköy anadolu almancası
    --- spoiler ---

    lise 2'de haftada 2 saat okunmuş ve 80'ler betamax kuşağı almancasından daha iyi olduğu tartışma götürecek ve üzerinden 5-6 yıl geçmiş almanca bilgisi belki de hayat kurtaracaktır?

    manoverboard, alkolündeki kan oranının azlığına bağlı medeni cesaret, soğuğun üşüttüğü poponun verdiği yenilmez savaşçı ruhuyla, bir bank'a oturur ve kafasının içinde nefis bir almanca soru cümlesi kurmaya çalışır.
    soğuk ve alkolün verdiği tazyik beyin damarlarını açmış ve cümle kurulmuştur.

    otobüsünü içinde koltuğunda oturan, şişman sarışın suratsız bir otobüs şoferi göze kestirilir.kalkıp emin adımlarla abiye doğru yürünür. herif kafasını çevirip "iğrençsin senden iğreniyorum" şeklinde bir yüz ifadesiyle, "ne vardı bilader" edasıyla pis pis bakar.

    manoverboard, "hallo ! " der.
    şofer reyiz, düşük bi ses tonuyla, "hallo??" şekilnde topu karşılar.

    manoverboard, biraz önce bankta otururken kurduğu ilkokul 2 seviyesinden düşük ve muhtemelen yanlışlarla dolu olan şahane almanca soru cümlesini berbat bir telaffuzla şofere yöneltir:

    " ich möchte zur dem hafen gehen aber wie? " ( limana gitmek istiyorum, ama nasıl? ) (cümle yanlış okuyucu, biliyoruz, ama sokaktaki hans ve helga anladı )

    şofer gevreyen ağzı ve yumuşayan şefkatli sesiyle cevap verir:
    "gardaşş türk müsüng? "

    o an manoverboard, adamı sarılıp öpmeli mi girişip dövmeli mi duygularına karışmış iken, daltanların kalanı da gelir, hemen muhabbet başlar, niye oradayız neyiz'in özeti geçilir.

    türk şöför abimiz sayesinde doğru otobüse bineriz, limana gideriz. gemimize yürürüz, iskeleden tırmanırken artık puntellerdeki kömür tozunu umursamıyor, sadece sıcacık kamaralarımıza girip sıcacık yatağımıza girip uyumayı düşlüyoruzdur.

    gemiye çıkarız. yaşam mahalli buz gibidir. geminin sıcak su ve byhar kazanının burner'i, yani ateşleyici donanımı bozulmuştur.
    manoverboard ve kalan tüm makine ekibi 2 gün hiç uyumayarak makine dairesinden çıkamayarak kazanı tamir ederler ,trallaallllaaaaa

    böyle ciciş, tatlış bibişim bi yaşamdır denizcilik.
27 entry daha