şükela:  tümü | bugün
  • ya depresyon içinde bulunduğumuz hayata dair belli bir farkındalık seviyesinde gösterilebilecek en gerçekçi yaklaşım ve en normal tepkiyse ama toplumda üretim gücünün düşmesine yol açtığından küresel düzeyde hastalık olarak değerlendiriliyorsa? belki de aslında neşeli ve hayatı sever halimiz bir kafa güzelliğinden ibarettir. belki depresyon hakikattir. (bkz: conspiracy keanu)

    sonuçta aslında hayatının çoğunluğu işçi arılar gibi küresel bir ekonomik çarkı çevirmek için çalışmaktan ibaret olan bireylerin hayatından mutlu olmak için nasıl bir gerekçesi olabilir? sabah akşam bal taşıyan, hiçbir zaman kraliçe arıyla çiftleşemeyecek ya da kendi kovanına veya çocuklarına sahip olamayacak olan işçi arının hummalı bir şekilde polen ararken "ne kadar güzel bir gün" demesi nasıl mümkün olabilir?

    işçi arı o farkındalık seviyesine ulaştığında mutsuz olmasından daha doğal bir sonuç olabilir mi? o arının yatağından çıkıp terliklerini giyip sabah 7'de yeniden mesaiye koyulmasının "doğru olan" olduğuna onu kim ikna edebilir? hayatının anlamsızlığına bu kadar vakıf olmuşken "gel bizle takıl biraz sosyalleş unutacaksın"ın, "biraz nektar iç iyi gelir"in bu farkındalığa bir örtü değil de çözüm olduğuna kim kefil olabilir?

    bu açıdan baktığımızda gerçek hastalığın ve gerçek depresyonun bizde değil de etrafımıza örülü bu yaşamsal düzende olduğunu söyleyebiliriz. eğer borçlanma ekonomisi, gelir uçurumu, modern toplumsal yapı bizim genlerimize kodlanmış unsurlar değilse o zaman onlara karşı metabolizmanın gösterdiği tepkileri "doğal değil", "rahatsızlık", "hastalık" diye nitelendirmek de doğru olmamalı. ama sisteme steteskopu dayayıp "hmm" deyip "sizin insan hayatına olan toleransınız düşmüş" diyen sistem doktorlarımız olmadığından ceremesini biz insanlar çekiyoruz anastasya.
  • gençliğimin derme çatma günlerinde, her hafta yeni sayısının geldiği süreli ruh halimdi depresyon. cuma akşamı istanbul trafiğinde sıkışıp kalmış bostancı-taksim otobüsü gibiydi, uyuyup uyansam bile zerre ilerleme kaydedemezdim. bir duvarın dibinde oturup bütün her şeyin bitmesini beklerken bazen yıllar geçerdi. kafamı kaldırıp bir bakardım ki okulu değiştirmişim, periyodik cetvelden te cetveline nasıl olduğunu pek anlamadığım şekilde sekmişim. organik kimya ve atomların arasındaki samimi bağlar gitmiş, planı verilen binanın cephe ve kesitini çıkarmak gelmiş. önümdeki mikroskobu, lamı, lameli almışlar yerine rapido ve pergel vermişler.

    ara sıra, bütün bu –mişlerin –muşların arasında durup da sadece göğe bakardım. göğe bakma durağı bulurdum her şehirde.

    çevremdeki herkes ve her şey değişirken ben her sabah aynı güne uyanır ve akşama kadar benim için küçük insanlık için daha da küçük adımlarla yerimde sayardım. üniversite gençliğinin neden hayat dolu olduğunu ve bu enerjiyi nereden bulduklarını merak eder, bir kenardan onları izlerdim. gelir gelmez siyasete bulaşan ve bir yerleri kurtarmaya çalışan heyecanlılar olurdu, anlamazdım. ortam olsun diye türkü bara gidip “ah le yar yar”a bir milyon kez eşlik eden kıptiler olurdu, merhamet etmezdim. mekan mekan dolaşan seferiler olurdu, bir yerde duraklamayı bile zaman kaybı olarak gördüklerinden ya bir yere girer ya bir yerden çıkarlardı; hepsinin birdenbire yok olmasını isterdim. başkalarını sevmemekten ne kendime dikkat ederdim ne de sevebileceğim şeyleri aramaya vakit ayırırdım. batardı her şey, çoğu zaman okula gitmezdim. yurtta da kalmazdım. bazen, gözlerimi açtığımda antalya’ya giden otobüsün içinde bana bakan bir muavine bakar ve kulaklığımı çıkarırdım. bazen de istanbul’dan izmir’e dönerken feribotun güvertesinde dikilir ve neden izmir’e döndüğümü düşünürdüm. dönecek bir şehrimin olmaması bir yere ait olmama engel olurken hırkamın kollarını biraz daha aşağı çeker ve ellerimi kapatırdım.

    bir marketten aldığım bir poşet bira ve çerez ile bir ağacın altına konuşlanırdım. 60’ların sonunda genç olmadığıma ve katmandu’ya giderken sultanahmet’te mola vermediğime yanardım çokça, bir vosvos minibüs için deli olurdum nedensiz. iç cebimde walkmanım ile the beatles dinlerken bir ağacın altında sızmam çok umurumda olmazdı, sabah kalkıp yurda giderdim. ellerinde notlar ile öğrenciler çıkardı, derslerden konuşurlardı. aynı yüzler akşamında da mekana giderdi, aynı insanlar finaller öncesi stres yapardı. aynı beyinler aynı şeyleri yaparken kapüşonlu bir çocuk da edebiyat fakültesinin bahçesinde uyandıktan sonra onların geldiği yönün tersine giderdi.

    her şeyin normalinin bu olduğunu sandığımdan pek de şikayet etmezdim, raskolnikov gibi yüzümü duvara dönüp yatardım. bazen de istiklal’de yürüyen herkesin benim üzerime geldiğine emin olup bir koşu evime geri dönerdim. şimdi delicesine özlediğim ( şimdi: 19 mart 2010 cuma, 17:35) nevizade’den bile koşarcasına uzaklaşırdım. tüm insanların yavşak gözüktüğü eşsiz anlarım vardı ve bitecek gibi gözükmüyordu.

    isviçre alplerinin altından geçen tüneller gibi sonu gözükmeyen depresyonlarım sanırım 27 yaşım ile birlikte bitti denecek kadar azaldı. yine giriyorum şu merete ama çıkması kolay oluyor. ne zaman çıkacağımı dahi kestirebiliyorum. antalya’dan kemer istikametine giderken insanın karşısına çıkan kısa tüneller gibi. girmemle çıkmam bir oluyor, hele hayat içerisindeki hızımı da biliyorsam kesin bir tarih bile verebiliyorum. son zamanlarda başkalarına az dikkat eder oldum, nelerden hoşlandığımı tanımlayabildiğimden hobiler edindim.

    arayışlarım yavaş yavaş sonuçlar vermeye başladı ki bir sürü hayalim var sekiz cepli kamuflajımın her cebinde. fazlalıkları attıkça sadeleştim, karmaşadan kendimi ne kadar uzaklaştırdıysam düşüncelerim o kadar netleşti. karşılaştığım zorlukların çok daha kötüsünü geçmişte tecrübe hatta icat ettiğim için zorlanmamaya başladım. siyah pilot kalemimle “her şey biter” yazdım elimin üzerine ve her şey tam da tahmin ettiğim gibi bitti. okullar bitti, askerliğin de bitmesine pek kalmadı. hayattaki son zorunluluğum derdim askerlik için, yanıldığımı fark ettim. ölmek, hayattaki son zorunluluğum olacak. en azından adil bir sistem, torpil yaptıran olmuyor. kaçabilen de bildiğim kadarıyla yok. herkes yapabiliyorsa ben de yaparım, nöbetin var diye mezardan kaldırmadıkları sürece sorun değil. başımızda komutan ya da bitmek bilmeyen içtimalar da olmayacak. hangi ülkede doğduğun ya da üst mevkilerden kimi tanıdığın da işe yaramayacak. doğum şans eseriyken (prezervatif defosu, sarhoşluk, anlık ihtiras, şahlanan libido… vb), ölüm hiçbir şeyi şansa bırakmıyor. o yüzden son zorunluluğumu fazla düşünüyor değilim ama ruhumun yükseleceğini biliyorum.

    -bütün bunları nereden biliyorsun?

    mayına basıp ölüm kalım mücadelesi veren ve acil b+ kana ihtiyacı olan bir askere (üst mevkilerde birisini tanımadığına, ailesinin de zengin olmadığına eminim) kan vermek için hastaneye gittiğimde ruhun bedenden ayrılmasının fragmanını gördüm de oradan biliyorum. sabah ettiğim kahvaltı bir serçeyi bile doyurmazdı ve epey de kan verince, sedye de kendimden geçmişim. hemşirelerin beni sarsıp geri getirmesine kadar geçen kısa sürede, kendi bedenimi dışarıdan gördüm. ruhum asma tavana yaklaşırken, bedenim sedyede boylu boyunca uzanıyordu. anlayamadığım şekilde rajaz’ı duyuyordum sanki. “the souls of heaven” diyordu uzaklardan birisi. sevgilimi belli belirsiz düşünürken ışık daha da fazla arttı. gözlerimi açtıktan sonra nerede olduğumu çıkaramadım ilk başta, sadece ışıklara bakıyordum. sanki çocukken geçirdiğim ateşli nöbetlerin birisinde annem uyandırmıştı ve birazdan başıma ıslak mendil koyacaktı. kan vermiş olduğumu bir kenara bırak askerde olduğumu bile unutmuştum. vişne suyunu içerken eski halime dönmem uzun sürmedi ama ölümün nasıl olacağını az çok anlamıştım. bir uçan balon gibi süzülerek, yükselerek ve huzur bularak. o zamana kadar hayatımı ne kadar doldurabilirsem dolduracağım, sanki ölüm döşeğindeki bir ihtiyarın gençlik düşleri gibi yaşamak için elimden geleni yapacağım.

    depresyonlarım ve bilgisizlikten gelen endişelerim hızla azalırken, öğrendikçe kendimi ve doğru yanıtları bulduğumu fark etmek güzel oluyor, cahilliğimi biraz azaltsam yatağıma mutlu giriyorum.

    zaten askerde de pek depresyona girilmiyor. elinde faraşla çam iğnesi toplarken nereye giriyorsun delibalta? depresyon hırkana sarılıp akşama kadar uyumak yerine sabahın 6’sında kalkıp kahvaltı niyetine felçli muz yerken hangi ruhi durumdan bahsediyorsun? faraşı bulup geliştiren fakat bunu ekonomik değere çeviremediği için açlık ve sefalet içinde ölen rus bilim adamı alexander farashov’un da dediği gibi: elinde faraş tutan insanın depresyona girmesi mümkün değildir. ben de bu sebepten giremiyorum bir türlü. her şeyin kötü gittiği zamanlarda bile elimde mutlaka fosforlu bir faraş, koşu yolumda yapraklar oluyor. şarkı söyleye söyleye mıntıkamı yaparken de pek derdim kalmıyor. sesimin kötü olmasının hiçbir önemi yok, kimseler olmuyor sabahın köründe mıntıka alanında.

    zaman her şeyi hallediyor, sürekli bir şeyler eklediğim ve haftalara yaydığım şu yazılar bile tek bir ifadeden yoksun, her telden çalarak ilerliyor. ne zaman yollarım onu bile bilmediğinden kaydedip çıkıyorum, sonra geri geliyorum.
  • bak çok ciddi söylüyorum, sağlık bakanlığı, hükümet ya da her kimse de artık birileri çok fena şekilde karşı bu depresyon olayına. kökten çözümünü de bulmuş üstelik. benim beyin kimyasalları karıştı bi zaman, gittim psikiyatriste, bana ilaç yazdı depresyondasın diyerekten, çıkıp eczaneye vardım, "ilaç daha yeni çıktı piyasaya depodan getirtelim bekleyin" dediler, neyse bekledim geldi ilaç, lan açtım bi okudum içindeki o ismini yazmayı beceremediğim kağıdı, ilaç on numara, her derde deva, yalnız küçük bir yan etkisi var ilacın; intihar. valla bak, resmen yazmış adamlar "24 yaşın altındakiler kendini öldürüyor, üstündekiler yıpratıyor" falan diye. lan göt hoşafları, ilaç zaten yeni çıktı dediniz, e deneme aşamasında kaç zayiat verdiniz de yazdınız bunu o kağıda. olm mutlu olmam gerekmiyor muydu benim o ilacı içince, intihar ne lan? mutluluktan kendini mi asıyor bu ilacı kullananlar? bu mudur yani modern tıbbın depresyona yaklaşımı; "ölsün ibneler" mi.
  • en basitinden sacini taramak istememek, aynaya bakmamak, disini fircalamamak, uyumak, yememek, icmemek, aglamak, resimlerle konusmak, giysilerle, duvarlarla konusmak dinlemek, anneden kacmak, arkadastan, dosttan kacmak, kendinden kacmak, kendine acimak, kendini yargılamak, kendinden korkmak, kendini kendine karsi korumaya çalismak, kalabaliktan kacmak, doktordan kacmak, konusmaktan kacmak, susmaktan kacmak, dusunmekten kacmak..
  • yastıkta rimel lekesi.

    kadın hastalığı olarak da bilinir. araştırmalar giderek daha çok sayıda genç kadının depresyonun pençesine düştüğünü ortaya koyuyormuş. bana da gelir gider bazen. yaklaştığını hissettiğimde, huzursuzlanamaya başladığımda sporu artırırım, işe sarılırım, arkadaşlarımla daha sık görüşürüm, deli gibi okurum ama içimdeki o eksiklik, tamamlanmamışlık, hiçlik duygusunu çıkarıp atamam. ta ki bir sabah yeniden güneş açana, biri "geçecek" diyene kadar.

    eminim ki hayatını köyde geçiren babaannem, doğum sonrası depresyonlarını saymazsak, hiç bir zaman depresyona girecek vakit bulamadı. zaten depresyona girmesi için de bir neden yoktu. ailesi, çocukları, tarlaları, hayvanları, meyveleri, sebzeleri, evi ve hatırasını bir ömür boyu yüreğinde yaşattığı temürü vardı. yani sevgiyle örülü bir yaşamı, dolu dolu bir günü, yapılacak işleri, çözülecek sorunları, büyütülecek çocukları ve hayat yorgunlukları vardı. akşamları duasını ettikten sonra mışıl mışıl uyur, sabah kalkınca da hayata kaldığı yerden devam ederdi.

    biz, dönemin genç kadınları boktan bir dünyada yaşıyoruz. ilişkilerin laçka laçka olduğu, beklentilerin yükseldiği, kusurların affedilmediği, sorumsuzluğun özgürlük, köle gibi çalışıp ezilmenin ekonomik bağımsızlık diye yutturulduğu berbat bir dünyada yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. üstelik bu insanın içini oyan gerçekliğin içinde bir de kurguyla rekabet ediyoruz. beyaz perde, romanlar, televizyon, reklamlar, dergiler aşıladıkça aşılıyor: güzellik reçeteleri, diyetler, işte başarılı olmanın püf noktaları, bu senenin modası, partnerinizi memnun etmenin 10 yolu, anti-aging kremleri, anti-selülit losyonları, anti-yaşlanma programları... istesek zamanı bile yeneriz, labaratuarlarda çalışmalar sürüyor, değil mi? çocuk da yaparım kariyer de, üstüne doktoramı da alır, fildişi sahillerinde tatile giderim diyen mükemmel kadınlar kendilerini günün birinde karanlığın içinde buluveriyor işte. o güçlü, o cesur, o yıkılmaz, o amazon kadınlar kolunu yerinden oynatamayacak kadar halsiz düşüyor. o arkadaş canlısı, sosyal, güleç kadınların güzel yüzlerinde çizgiler derinleşiyor, hiç geçmeyen bir hüzün oturuyor göz bebeklerine. gelsin ağlama krizleri, panik ataklar, endişeler, korkular, yalnızlıklar sonra...

    hiç bir insanın kendi çabasıyla erişemeyeceği bir ideal yaratıldı çünkü ve o ideal kadınların önüne kondu hedef olarak. onlardan gelenekselliği reddetmeleri, özgürleşmeleri, kendi ayakları üzerinde durmaları bu esnada da daha güzel, daha çekici, daha dişi olmaları beklendi, ama kimse kadınların bu süreci nasıl atlattığına kafa yormadı. sol tarafa baktığımda bile sadece beklenti görüyorum, kadınlardan isteniyor hep, bekleniyor, değişmeleri bekleniyor, uyum sağlamaları, destek olmaları, taşın altına elini koymaları, anlayışlı olmaları, yemekten sonra çay yapmaları, ama kimse "yorgun musun" demiyor. bir anneler günü, bir de kadınlar günü. ne komiksin dünya. ne komiksin... sana zaten ara sıra ışıkları kapamalı.
  • --- spoiler ---

    ''depresyon nasıl bir şey?'' diye sordu.
    ''sen boğulurken etrafındaki herkesin nefes aldığını görmek gibi.'' dedim.
    --- spoiler ---
  • bu coğrafyanın insanı olarak doktora ölmeye 10 kala gittiğimiz ve 6 yaşımızdan beri kendimize teşhis koymaya alışık olduğumuz için, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki şu sıralar depresyondayım.
    mesela hava hiç istediğim gibi değil; çok sıcak, çok nemli, serin esiyor, güneşli gibi duruyor ama ayaz, kapalı, güneş gözümü alıyor vs. vs.
    sonra bütün manasız şarkılar bayılıyorum. şu an körü körüne özcan deniz' in sen beni öldürcen mı çıldırtcan mı parçasının muhteşem güftesini savunabilirim. gerçekten çok içli bir şarkı; "boğazıma kadar acılara battım, desem inanır mısın? bi çaresi bulunur diyorlar, yalana bakar mısın?"
    3-4 haftadır bayılıyorum özcan denize, ayrıca anasına bacısına sövdüğüm "bir istanbul masalı" nın her duyduğumda irkildiğim müziklerinin mp3 ünü yüklemem ve döndere döndere dinlemem de cabası.

    akşamdan kaldım hala kafam dönüyo, ağzımda dişlerimi tuvalet fırçasıyla fırçalamışım gibi bir tat olmasına rağmen, masa altından rakı içesim, eğer iş yeri anason kokar derseniz derhal konyağa dönesim de var.

    mesai saatleri içinde sekizyüzalmışdokuz kere çalan telefonumu açmadan önce hiç üşenmeden her seferinde "herkimsen allah belanı versin ne var?" diye tıslamam, paçalarını kısalttırmayı unuttuğum pantolunumu, üzerine kısa kollu anne merserizesi kazağı, hava 25 dereceyken yün çorap ve çizme giyip işe geldiğimi servisten inince farketmem, paçalarımın yerleri süpürmesinden rahatsız olmamam, ergenlik sivilcelerimin tekrardan pörtlemesi ve sivilcesiz yılların hesabını sorarcasına her yerime yayılmaları, gözümde arpacık çıkması ve nedense burnumun olduğundan daha büyük görünmesi, dün çay içmeyi unutmuş olmam, akşamki rakı sofrasını olduğu gibi bırakmış olmam sebebiyle bu akşam eve gidip onu toplamak zorunda kalmamak amacıyla alternatif ikametgah arayışlarına girmem, cep telefonu gelen 3 mesajın birinin cardfinanstan, birinin bonuscardtan ve sonuncusununda kontörbizden' den olmasına sinirlenip turkcelli aramam ve -istemiyorum kardeşim ben beleş kontörünüzü başınıza çalın, mesaj falan da tamayın bana, zaten aveaya geçcem izimi bulamıcaksınız- şeklinde zavallı callcenter görevlisini azarlamam, sonra -pardon biraz sinirlerim bozuk- demem, akabinde kaltak karı bu duygusal itirafıma otomatiğe bağlanmış gibi konuşmaya devam edince tekrar delirip, -senin beynin otomatiğe bağlamış, harddiskin yanmış, allaaaan makinası- diye bir daha kaymam,
    -invoice and quarantee letter are completely different things, see you later- diye bir mail yazıp almanyada bi firmaya yollamam ki umarım virüs olduğunu düşünmüşlerdir...

    teşhis koymakta süperim; kesin depresyondayım, lakin ilaç yazamıyorum kendime. sigara içtim, alkol aldım, 2 kilo bile verdim geçmedi.

    kendimi kontrol ediyorum; hala özcan denize hastayım. akşama kasedini aliim eve giderken, belki çivi çiviyi söker.
  • kendini tanıma fırsatı.
  • geçmişe dair pişmanlık...
    şimdiye dair değersizlik...
    geleceğe dair ümitsizlik...

    şeklinde olan triad.
  • depresyon amerikan psikiyatrlar dernegi bilmemnesinin teshisinin aksine kronik bir ruh hali ya da fizyolojik bozukluk degildir.olamaz.fizyolojik etkileri olabilecek tamamen psikolojik nedenlere dayali ve gecici bir ruhsal bozukluktur. en onemli nedeni kisinin ozguvenini, dolayisiyla yasama ve uretme istegini kaybetmesidir. depresyon, kisinin ozguven eksikligini teshis ederek cozulemez. iste isim yapmis mevkii sahibi psikologlarin psikiyatrlarin anlayamadiklari yer burasidir. ki, ozguven ilacla milacla da kazanilmaz. dolayisiyla antidepresanlarin uzun vadede depresyonu tedavi etmede hicbir yarari yoktur aksine madde bagimliligi ve biton yanetkiyle bunye daha stresli ve agresif olur. terapi icin de guvenilebilecek,zeki,yaptigi isle ve kendiyle barisik,pozitif,anlayisli,sabirli bir psikolog bulmak,samanlikta igne aramaktan da deveye hendek atlatmaktan da zordur.ha,imkansiz diildir, o ayri. ama bu psikolog milletinin %99u triskadan deli gibi para kazanmakta, kafasi calisan depresifler icinse tatminsizlik katsayisini yukseltmekten baska bir ise yaramamakadir.
    bunalimda olan kisiler icin her gun ayni anlamsizliga uyanmak cozum degildir ve cozum uretemedikleri icin iskence haline gelen halihazirdaki hayati birakip baska bir boyuta gecmek cok olasidir. saglikli durumda olan insanlarin bu halihazirdaki secim psikolojisini anlamalari mumkun degildir ama anlamak onemli de degildir zaten, onemli olan yalniz olmadiklarini hatirlatmak,oylesine aramak sormak,potansiyellerini aciga cikarabilecekleri cozum onerileri getirmek,ya da hicbirsey yapilamiyorsa,sadece yanlarinda olmaktir.