şükela:  tümü | bugün
  • ayakkabımız rahatsız olduğunda ayağımızı vurur ve nereyi acıttığını istemesek de biliriz.

    peki toplum veya hayatımız rahatsız olduğunda neremizi vurur? çok farklı işler için tasarlanmış sistemlerde tüm ömrümüz geçtiğinde? okuma yazma, biraz da cebir öğreteyim diye sizin zamanınızı alan sistem size birden her şeyi öğretmeye kalktığında? 30 yaşınıza geldiğinizde ve gerçekten bir anlamı olan hiçbir şeye dair en ufacık bir içerikle bile karşılaşmadığınızı fark ettiğinizde? bir şeyler için çok geç olduğunu anladığınızda veya sizi öyleymiş gibi kandırdıklarında?

    işte hayatlarımız bizi sıkınca da "depresyon" kavramı altına sıkış tepiş toplamaya çalıştığımız bir sürü şekilde bizi vuruyor. sadece depresyon değil aslında ama en ayağa düşmüş olan bu diye buraya yazıyorum.

    bize hiç uygun olmayan, son birkaç yüzyılda derme çatma kurgulanmış acayip hayatlar yaşıyoruz. kendimizi bilmiyoruz, öğrenmemiz yönünde de hiçbir çabamız yok. saatlerimizi, haftalarımızı, aylarımızı ve sonunda yıllarımızı tamamen lüzumsuz işler peşinde koşarak geçiriyoruz ve sürecin her noktasında biraz daha bu lüzumsuz işlerin peşinde gidersek başarabileceğimize inanıyoruz. biraz daha param olursa tamam mutlu olacağım. biraz daha okursam aydınlanacağım. biraz daha direnirsem refaha çıkacağım.

    bunlar hiç bitmedikçe aslında vücudun sabrı tükeniyor. tamam diyor 6 yaşından 26 yaşına kadar hiçbir şey öğrenmediğin okula gitmene izin verdim ama şimdi çıkmış diyorsun ki bir de 30 yıl boyunca bir ofiste çalışmam gerekiyormuş. niye? yemek bulayım diye. ben sana zaten yemek bulurum. ben doğadaki en becerikli canlıyım. ben kutupta ve çölde hayatta kaldım. ağaçtan mızrak yapıp 20 katım canlıyı avladım, ateş yaktım buz devrini atlattım. sen bana gelmiş diyorsun ki 50 yıllık bu çabaya gireceğiz ve sonunda yeme-içme-barınma elde edeceğiz.

    işte tam burada, yani zurnanın son deliğinde, toplum araya giriyor ve bize diyor ki, öyle deme, ben sana sinema, sanat, bilim, doğa öğreteceğim, ortamlar, teknolojiler...

    vücut içten içe biliyor 17. dereceden laplace denklemi çözmenin veya 14. yy katedral mimarisindeki heykellerin şeceresini çıkarmanın bomboş iş olduğunu. daha doğrusu vücut diyor ki bunları yapacaksan yap yine ama beni buna mahkum etme. kediyim ben, köpeğim ben, hayvanım ben, maymunum ben. ağaca çıkmam lazım, soyunmam lazım, alet yapmam lazım, yorulmam lazım. sanatla ilgilenmem lazım mesela ama sikko nolan'ın sikko filmleri değil ki sanat. o sadece çok spesifik bir örneği. ben ateş yakarak veya ıslık çalarak veya duvara bir şey çizerek dışa vurmalıyım kendimi. ben başkayım. ben buyum. sen de istiyorsan ufak kolyeler yaparak dışa vur, diğeri şiir yazsın.

    hayat vurmaya, bizi sıkmaya, canımızı yakmaya, şeklimizi bozmaya devam ediyor ve bunun aslında ne kadar sade bir mekanizma olduğunu anlamak yerine cevabı acayip şeylerde arıyoruz. psikologlar, eğitim videoları, seminerler, ilaçlar, uyuşturucular, bitmeyen sosyallik ve ağlaşmalar, sürekli mekan veya tarz değiştirmeler, günde 4-5 kere instagram'da fotoğraf paylaşmalar, ortalama 6 saat nargile içip tamamen boş oturmalar, sırf yapmak için yapılan seks...

    insan bugüne kadar yaşadığı her türlü ortamı evcilleştirdi yani kendi fiziksel özelliklerine uyacak şekle soktu. şehirlerde veya modern toplumda ise bunların zaten böyle tasarlandığına dair bir algı var. sağlık sisteminin gerçekten bizim sağlığımız özenle düşünülerek tasarlandığını sanıyoruz. veya okulların, üniversitelerin gerçekten bir şey öğretecek yeterlilikte olduklarına inanıyoruz. hatta bunun ötesinde bunları birincil otorite sayıyoruz. evlilik kurumu bizi nadiren düşündürüyor. stada gidip bizi aslında zerre ilgilendirmeyen bir rekabetin taraflarını desteklemek için anırmak bize çok normal geliyor. gün boyu elimizdeki ufak telefonları ovalıyoruz ve çok ciddi bir şeyler keşfettiğimizi sanıyoruz. telefonun önüne bir tane gözlük takıp vr diye satıyorlar, aklımız çıkıyor. gerçekliği bir dakika sorgulamıyoruz ama vr ile porno izlemeye çalışıyoruz. bizi yöneten insanların olması ilginç gelmiyor mesela. hatta ciddi ciddi beni bu yönetsin falan diyoruz, kampanyalar düzenliyoruz, sayfalarca içerik üretiyoruz. güzel olan, değerli olan ne varsa ona bir isim vermişiz ki o güzele ulaşamıyor olmamızın suçunu kendimizde aramayalım. deha, yetenek, fıtrat demişiz mesela günlerini, haftalarını, aylarını ve sonunda yıllarını ciddi bir iş yapmaya vermiş adamların emeğinin sonucu olarak çıkan şeylere. michelangelo dehaydı diyoruz yıllarca bir mermerin başında çalışmanın hikmetini bir kenara itip. deha diyoruz ki kimse bizden beklemesin bunları. bu çocukta müzik yeteneği var diyoruz ki bir tane enstrümanın başına geçip 2 saat bile uğraşmamış olmamızdan ötürü suçlu tutulamayalım.

    kedi neyse insan da odur. ağaç neyse insan da odur. sağlıksız bir ağaç gördüğünüzde ağacı düzeltmeye çalışmazsınız, ortamı düzeltmeye çalışırsınız. çünkü bilirsiniz ki o ortamdaki bir şeylerden ötürü ağaç sağlıksızdır. ama konu insan olunca ufak bir hapla veya saati 200 liralık bir sohbetle her şeyin çözüleceğine inanıyoruz. ortamı değil bireyi hasta sanıyoruz.

    her kim ki bunları ciddiyetle irdeler, o kişi için yakındır depresyondan veya muadili her türlü zırvadan kurtulmak, dirlik içinde bir bireye dönüşmek.
  • para varsa depresyon da yoktur. bu önerme orta gelirli kendini zengin sanan fakirleri kapsamaz.
  • işim gereği yapmış olduğum workshoplarda, bayanların %80'inin depresyonda olduğunu ve paralelinde ilaç kullandığını görüyorum..
    ben bunu asosyalliğe, ilgisizliğe ve paylaşmamak akabinde içe atılan duygulara bağlıyorum.
    yani şu telefonlar, sanal iletişimler anlık duygu tatminine tamam ama karşılıklı en gerçeğinden etkileşim de arada lazım galiba..
  • kolesterol düşüklüğünde eğilimin arttığı hastalık. şöyle ki: yağ türü olan kolesterol düşünce, yağda çözünen seratonin hormonunun çözücüsü (yani yağ) azaldığı için seratonin daha az tesir ediyor.
  • boktan bir şey. acı elbette kaderimiz ama bazen hiç çekilmiyor.
  • bu başlığa ne zaman yazsam okunuyor, mesajlar geliyor saatinden gününden gündeminden bağımsız olarak. demek ki birileri gerçekten buraya girip bir şeylere cevap veya en azından bir ipucu arıyor. depresyon nedir ne değildir veya bu yazdıklarım başka başlık altında yazılabilir mi gibisinden sorular pek umrumda değil açıkçası. pratik sebeplerle ve pratik amaçlar için buraya yazıyorum.

    daha önceki benzer yazılar da derli toplu dursun, size ulaşsın:
    (bkz: #77102104)
    (bkz: #75807400)
    (bkz: #70759794)
    (bkz: #73582413)
    (bkz: #75957522)

    gelen mesajlarda, sorulan sorularda hep bir şeylerin kayık olduğunu fark ediyordum da bir türlü isimlendiremiyordum. bugün aydınlandım. ben çok uzun zaman önce terk etmişim ruh-beden vs gibisinden zırva ikilikleri ama soru soranlar, bu yazıları okuyanlar genellikle o tip bir ikiliğin perspektifinden okuyorlar ve mecburen bazı yerler onlara anlamsız geliyor. sordukları sorular veya yaptıkları yorumlar da bu yüzden bana anlamsız geliyor.

    bugün bu ikilik üzerine de biraz yazmayı planlıyorum. gerektiği yerde, yazının kendi doğasına uygun oldukça referanslar da vereceğim ancak ilk önceliğim buradaki görüşleri bir yerlere bağlamak, başka adamların görüşleri cinsinden gerekçelendirmek falan değil. bu tür yazıları veya genel hatlarıyla bilim/sanat/felsefe tarihi gibi içerikleri okurken de kural olarak şunu unutmayın ki "x doğrudur" desem de size 100 tane kaynak sunabilirim, "x yanlıştır" desem de. mesela ışık parçacıktır diyen de binlerce eser vardı, ışık dalgadır diyen de. sonunda işin kötüsü ikisi de değil dendi. o yüzden burada verdiğim referanslar fikirlerimi bir yere dayandırmak için değil, siz de okuyun ilginizi çeker gibisinden bir şey demek için olacak.

    yazı iyice dağılmasın diye birkaç temel tez üzerinden gideceğim, isimlerinin cisimlerinin pek bir önemi yok. sadece temsilci birer cümle bunlar.

    1. böbrek, mide, iskelet neyse beyin de odur

    dilimizde ve kültürümüzde beyinsel işlemlere bir sürü isim vermişiz ve tüm psikoloji anlayışımızı soyutlamalar üzerinden inşa etmişiz. duygular, arzular, düşünceler, inançlar, duyumlar, korkular vs.

    bu tip isimlendirmeler bazı bağlamlarda faydalı olabilirler. aslına bakarsanız mide için konuşurken de bunları yapıyoruz. mesela sindirim diyoruz. ama konu mide olunca, sindirim sorunumuz varsa biliyoruz ki ortada gayet fiziksel bir şey var. mide fazla asit üretiyor, az asit üretiyor, kanal daralmış, yara çıkmış vs bir şeyler olmuş yani.

    psikolojiye gelinceyse sanki o soyutlamaları en başta biz yapmamışız gibi ciddi ciddi korkuları, arzuları, inançları, üzüntüleri falan çözmeye çalışıyoruz o soyutlamalara karşılık gelen fiziksel dokuyu anlamadan. mide duvarına bakmadan sindirim sorununu çözmekten zerre farkı yok ve ilginçtir ki bugün en baba psikologların bile çoğu bu denli basit bir algısal cehaletten muaf değiller. konuyla ilgili sanırım en fazla tartışmanın döndüğü yer eliminative materialism denen alan. adı biraz yanıltıcı. yapmaya çalıştığıysa, dilimize 3-5 bin yıl önce bir şekilde girmiş kavramları bilim yaparken dikkatli kullanmak. yani doğrudan arzu, duygu, korku diye bakmayalım, buna karşılık gelen sistemi anlayalım. belki orada başka şeyler çıkacak, bilim halkın dilindeki kavramlar kullanılarak yapılmaz. "ağır" kelimesiyle ne kadar fizik yapılıyorsa "korku" veya "endişe" kelimeleriyle de o kadar psikoloji yapılabilir.

    öncelikle yapmamız gereken bu terminolojiyi kullanmayı bırakmak eğer ciddiyetle depresyonu anlamak istiyorsak. sindirim sorununda nasıl ilgili organlara bakıyorsak "duygulanım" sorununda da ilgili organlara bakmalıyız. bu da bizi ikinci maddeye getiriyor.

    2. ilaçlara fazla güvenmeyin

    bu bir tek depresyon konusunda değil aslında. herhangi bir derdiniz olduğunda ilaçlar son çare olmalıdır diye düşünüyorum. bunun birkaç sebebi var. birincisi yapıyla değil de faille veya hastalıkla değil de semptomla uğraşır çoğu durumda ilaç. mide yanmanızı her gün rennie alarak sürekli erteleyebilirsiniz, halbuki midenizin yanması aslında bir şeylerin ters gittiğine dair vücudunuzun sizi uyarma şeklidir. aynısı ağrı kesiciler, uyku ilaçları için de söylenebilir. 16-17 yaşında çocuklara sınava girecekleri için dikkat toplayıcı ağır kimyasallar dayayabiliyor uzmanlar bugün. halbuki dikkat toplamak bireyin olgunluğuyla ilgilidir çoğu durumda. bazıları sanıyor ki oturup 4 saat araştırma yapabilenler bunu çok doğal şekilde, hiçbir zahmete katlanmadan beceriyorlar, dikkatleri hiç kaymıyor. sen o dağılan dikkatle 2000 kere savaş bakalım bir önce. o dikkati her dağıldığında geri aynı yere odakla bakalım, bu neden kendiliğinden olsun ki? hayatta ne kendiliğinden oluyor? sevişmeyi bile öğrenmemiz gerekiyor.

    ikinci olarak da ilaçlar sandığımız kadar masum değiller. etrafınızda yaşlı doktorlar falan varsa gidin sorun, size diyeceklerdir kariyerim boyunca yazdığım ilaçların çoğu bugün kara listede diye. şu an yazılan ilaçların da bundan farkı yok emin olun.

    üçüncü olarak ilaç sektörü sandığınız kadar iyi niyetli, pamuk gibi bir sektör değil. trilyon dolarlık sektörden bahsediyoruz. milyar dolarlık ciroları olan firmalar ki bu firmalar bugün yürütülen sağlık çalışmalarını finanse ediyorlar. size çıkıp da sarımsak, zerdeçal yiyin demez bunlar doğal olarak. öyle derse o kadar parayı nasıl çıkartacak?

    dördüncü olarak, ilkine paralel bu, ilaçlar gerçekten iyileştiniz mi yoksa aslında iyice uyuşturuldunuz mu, bunun cevabını sizden saklar. depresyon için verilen ilaçlar bırakıldıktan sonra tekrar başlanma oranı yüzde 80-90. yapıyı değil de semptomu tamir ettikleri için oluyor bu da.

    beşinci olarak da kendinize şunu sorun, gerçekten 6 ay veya 2 yıl boyunca ilaç kullanmanızı gerektirecek ne var? bir şeylerin eksiğiyse bu neden bu kadar uzun sürüyor? yoksa bir takım yerleri zedelemek yoluyla mı etki ediyor bu ilaçlar?

    özetle, ilaçlarla ilgili pozitif algı çoğu zaman yanılsamadır. bununla ilgili devasa bir literatür var. okuyun.

    3. depresyonla savaşacaksak bunu ciddiyetle yapmalıyız

    depresyon tanısı konmuş veya kendini o şekilde adlandıran kişilere bakıyorum, istiyorlar ki bir tane mucizevi şey çıksın ve birden hayatları anlamlı hale gelsin. bir tane mavi üçgen hap içeyim hoop her şey düzelsin. birader grip geçmiyor bir tane hap içerek koskoca depresyon nasıl geçsin? veya bir tane kitap okuyayım, bir tane tedtalk izleyeyim birden mutlu olayım. sizce mümkün mü bunlar? şu ana kadar hangi konuda bir tane video ile sorununuzu çözebildiniz? en fazla yemek tarifi veya ali tezel'e sorun tarzı işlerde işe yarar böyle kolaycı yaklaşımlar.

    depresyon diyorum ama genel hatlarıyla "lan bende bir terslik var" diyen herkes şunu bilmeli ki bu zor bir savaş, uğraşmamız lazım. kolaya kaçarak, birilerinin bize yardım etmesini bekleyerek olmaz. grip gibi etkeni belli, önü sonu net bir hastalık bile her yıl 2 haftamızı çalıyor ki 50 yılın sonunda 2 yılımızı çalmış oluyor esasında. bel ağrısı bir başlıyor bir daha gitmiyor. mide yanması, damar tıkanıklığı, varis, kemik erimesi... hiçbir dert yok ki şipşak çözümlerle kurtulabildiğiniz.

    maddemize geri dönecek olursak da, bunun sihirli bir çözümü yok sizi akşamdan sabaha iyi edecek. biraz zaman biraz emek ile çözülecek. çok zor değil ama çok kolay da değil.

    4- dertleriniz olduğu için depresyonda değilsiniz

    buda'nın meşhur hikayesi vardır. bir kadın geliyor diyor ki buda çok derdim var, hiç iyi değilim, iyi et beni. buda da tamam diyor, git bana hiç dert girmemiş evden 3 çeşit baharat getir. kadın günlerce haftalarca aylarca aranıyor ve elbette hiç dert girmemiş bir ev bulamıyor.

    psikologlar sizi ruh halinizdeki bozukluğun sebebinin yaşadığınız kayıplar, küçüklüğünüzdeki travmalar, sevilmemeniz, yalnızlığınız vs olduğuna inandırmaya çalışır. inandırır ki çark dönsün. yanlış anlaşılmasın psikolog bunu kendi inisiyatifiyle yapmaz, ona verilen eğitim bu şekildedir. bunun doğru olduğuna inanır çoğu. bu her alanda böyledir. pedagojiyle ilgili ne biliyoruz ki mesela öğretmen adaylarına aktaralım. doğru olduğuna inandıkları pratiklerle öğretmenler de bir sürü yanlışa giriyorlar mecburen. halbuki niyetleri iyi. hepimiz ekmekle beslendik, çünkü ailelerimiz de öyle beslendi. yani bir şeyler kötü gidiyor demek o alanda çalışan insanlar kötü niyetli demek değil, bilgisiz demektir. psikologlar da bugün ne yazık ki bilgisizler. biyolojiden, istatistikten, felsefeden, kimyadan, sinirbilimden, antropolojiden vs ekseriyetle anlamazlar veya çok az anlarlar. psikoloji eğitimi genellikle son 100 yıldaki 3-5 ekolün anlatılması, birkaç tekniğin gösterilmesi, ilginç fenomenlerin paylaşılması eksenindedir. burada öğrencinin de suçu yoktur hocanın da. teamül bu yönde. iddia ediyorum bundan birkaç yüz yıl sonra psikoloji eğitimi biyoloji ile başlayacak, etoloji ve antropoloji ile devam edecek. insanın nasıl bir hayvan olduğunu tanımadan, onu iyi etmeye çalışıyoruz. burada da yine en büyük suçlu aslında "sağduyu" ile düşünmek. nasılsa hepimiz insanız, anlarız ne olup bittiğini gibi bir algı var. halbuki insanın antropolojik, evrimsel, türsel bilgileri, rutinleri sandığımızdan çok daha az biliniyor.

    dert herkeste var, travma herkeste var. elbette bunların etkili olduğu durumlar var, asla bunlar yok sayılamaz. özellikle büyük travmalar veya kayıplar insanı derinden yaralar. bir tek insanı değil bir kuşu veya kediyi de derinden yaralar. ikinci olarak da en ufak bir hatıramız bile kişiliğimizi şekillendirir. küçükken babamız eve geldiğinde kızgın oluyorsa, bizde bunun bir karşılığı olacaktır. ancak psikoloğa gidenlerin veya kendini mutsuz hissedenlerin çoğunun derdi aslında çok daha basit şeylerdir. ortada görünen bir travma yoktur, veya ufak şeylerle şekillenmiş karakterin bir kısmı değildir o kişiye batan. (görünen travmalar ise genelde trigger konumundadırlar. bunu da şuradan anlayabilirsiniz, aynı durumu yaşayan kişilerin çok azı belli bir duruma geçiyorsa burada farklı bir şeyler daha var demektir. tecavüz veya savaş gibi aşırı durumlarda mesela mağdurların çok yüksek yüzdesi psikolojik bozukluklar gösterir çünkü bunlar trigger olmanın ötesinde olayın, sorunun kendisidirler.)

    depresyon daha genel ama daha hafif şeylerin birleşmesidir çok büyük oranda. büyük dertler travmalar aramayın, toplamda neler yanlış ona bakmaya çalışın. "depresyon" diye tek bir kelime altında toplamaya çalışıyoruz ama 7 milyar insan varsa 7 milyar depresyon vardır.

    5- ruh ve beden iki ayrı töz değildir

    bununla ilgili size 300 tane referans verebilirim ama kısaca özetlemek gerekirse bu bizim 3-4 bin yıllık algımızın kalıntısı. descartes'çı/kartezyen ikilik de deniyor ama aslında biraz haksızlık ediliyor. descartes dönemine göre çok ileriydi. biz bugünün kafasıyla bakıp eleştiriyoruz adamı. descartes öncesi ortaçağ tamamen ruh'un hüküm sürdüğü, bedenin ve bedensel zevklerin/acıların aşağılandığı ilginç bir yerdi. descartes beden'i felsefede hak ettiği yere getirmek için çaba gösterdi. ancak hala dilde "ruh" diye bir soyutlama var, onu bedenden kalan her şeyden farklı bir yere koyuyoruz ama ne hikmetse bir tane 3 mg'lık hap alınca tüm o ruhun alanına girdiğini varsaydığımız duygular, düşünceler, algı, istekler değişiveriyor. bu durumu çok net anlamalıyız.

    beyin bedenin bir parçasıdır. duygular, düşünceler, üzüntüler, kaygılar da genellikle beyinden kaynak almakla birlikte bedenin devamıdırlar. algı dediğimiz şey etrafımızdakilere bağlıdır. vietnam'a giden adam parçalanan arkadaşını gördüğü için delirir. bebeğini kaybeden anneyi delirten şey de farklı değildir. birini kaybettiğimizde beynimizin bir parçası da onunla birlikte atıl hale gelir ve bu bize acı verir. korkularımız, kaygılarımız, değersiz hissetmemiz... hepsi gayet fiziksel şeylerdir. bir film izleriz, orada bir söz söylenir, o ses havayı titreştirir, kulağımıza girer ve canımızı yakar, üzülürüz.

    bunu bu netlikle görebilmeliyiz 3 bin yıl önceden kalan iptidai kavramlardan medet ummak yerine. beyin sağlığımızın böbrek sağlığımızdan bir farkı yoktur. onu etkileyen şeyleri tespit etmeli ve ona uygun tedavi yöntemleri uygulamalıyız kendimize.

    6- bu iş bize düşüyor

    evet danışmanlık alabiliriz, evet ilaç da kullanabiliriz ama zurnanın son deliği biziz. bu depresyon denen illetle savaşacak biri varsa o da biziz. kolay değil ama zor da değil. herhangi bir şey ne kadar zorsa o da öyle. bunun üzerine kafa yormalıyız, kendimizi tanımalıyız. beslenmemizi düzenlemeliyiz. yürümeliyiz. müziksiz kalmışsak müzik dinlemeliyiz. ellerimizi kullanmıyorsak ona ağırlık vermeliyiz. güneşten uzak kalmışsak dışarı çıkmalıyız. rüzgar, deniz, orman... sosyallik, şarkılar, filmler, kitaplar... problem çözmek, değerli hissetmek, ürün vermek, emek sarf etmek... tv, internet, tabletten birazcık uzak durmak...

    bunlar gizli bilgiler değil. neyin sağlıklı olduğu biliniyor. zor olan onları uygulayacak cesareti göstermek. o cesareti gösterebilmemiz için ise bunun mümkün olduğuna inanmalıyız. beyin kimyamızın bu mutsuzluğa yol açtığını anlamalıyız ve karaciğer kimyamızı nasıl düzeltiyorsak buna da öyle yaklaşmalıyız. ruh diye soyut, anlaşılamaz bir şeyler yok ortada. kötü beslenen, sosyallikten kopuk, değer üretmeyen, yapay ışık karşısında saatlerini harcayan insanlar var. bu insanlar mecburen mutsuzlaşıyor. bir köpeği 1 hafta yürütmeyin delirir, mutsuz olur, havlaması artar, enerjisi azalır, karamsarlaşır, huyu bozulur. e biz niye farklı olalım. köpeğin ihtiyaçları bizde de var. onların üstüne birkaç tane daha ihtiyacımız var sapiens olduğumuz için. ellerimizi kullanmak istiyoruz, terlemek istiyoruz, aklımızı kullanmak istiyoruz, konuşmak istiyoruz.

    hadi gençler, siz bu depresyonla vakit kaybetmek için fazla değerlisiniz, kendinize güvenin. siz önemlisiniz, siz cansınız. karamsarlığa kapılmak gibi bir lüksünüz yok. anlıyorum, hiç kimse bir yol göstermiyor, her denediğiniz şey geri tepiyor. neden geri teptiğini üstte kendimce açıkladım. yanlış yollarda yoruldukça daha da umutsuzluğa kapılıyorsunuz, size de hak veriyorum. ama bana güvenin, kendinize güvenin, koskoca sapiens'e güvenin, önce canlıyı, sonra insanı, en son da kendinizi tanıyın. cevap orada açık seçik duruyor zaten.

    not: günlük rutininizi ayrıntılı şekilde derlerseniz yardımcı olmaya çalışırım. nelerin eksik olduğu konusunda birlikte kafa yorabiliriz. mesaj atmaya çekinmeyin. şeker hastalığında utanılacak bir şey yoksa bunda da yok. öptüm hepinizi canlar.

    ve son olarak bakın 50 yıl öncenin ingiltere'sine bakan paul de mutsuz insanlar görmüş hep, bazen sosyallikte, alkolde, eğlencede ortak olamıyoruz ama inanın acıda dertte gamda kederde sandığımızdan çok daha yakınız: https://www.youtube.com/watch?v=hus5nuxrb5y
  • direk isim vereceğim,bu başlık altında yazan violent denen yazan yazarın yazdıklarına inanmayın. depresyonun tedavisi icin kanıtlanmış psikolojik yaklaşımlar ve ilaç kombinasyonları vardır. önce tanınızın doğru korunduğundan emin olun,sonra da kendinizi rahat hissettiğiniz bir psikolog ile görüşmeye başlayın.

    psikolog veya psikiyatrist olmadığı halde depresyon hakkında atıp tutan bu insanların, doktor olmadıkları halde kanser hakkında atıp tutan insanlardan farki yok. yetti be.
  • hayatinda depresyon yasamamis, psikologlarin öss puanina bakarak depresyon hakkinda cikarimda bulunan insanlar, burada cok afili görünen ama tehlikeli tavsiyeler veriyorlar. psikologa gitmeyi bos bos dertlerini anlatmak zannediyorlar.
    isini düzgün yapan bir terapistle karsilassa bunun böyle olmadigini anlayacak aslinda.
    psikologlar türkiye'de bu isi bir pazar haline dönüstürmüs olabilir (ben böyle olmayanlarinin da oldugunu biliyorum) ama dünyayi türkiye'den ibaret sanmayin.
    almanya'da depresyon terapisini sigorta karsiliyor ve bunun protokolü de cok acik. öyle üc dört yil her hafta gidip bos bos geyik yapmak degil olay.
    örnegin bilissel davranis terapisi uygulanacaksa durumunuza göre uzun veya kisa terapi seciliyor, kisa olan toplamda 45 uzun olan 80 saat sürüyor. baska terapi türlerinde süreler degisebiliyor. en fazla bir bucuk sene icinde terapiyi tamamliyorsunuz. zaten 5 hafta icinde herhangi bir iyilesme görülmezse ya terapiyi ya da terapisti degistiriyorsunuz.
    her cani sikilan depresyon ilaclarini seker gibi yutuyor diye bu antidepresanlarin yararsiz hatta zararli olduguna dair bir cikarimda bulunmaniza izin vermez. bu ülkede insanlar bir hapsurunca antibiyotik iciyorlar, buradan antibiyotik zararlidir sonucuna mi varacagiz. hayatiniz ona bagli olsa böyle düsünmezdiniz.
    depresyon mutsuzluk demek degildir. depresyondaki bircok insana sorsaniz söyleyecekleri sey belki mutsuz olduklari bile degildir. depresyon hayatin hengamesi icinde strese girmek de degildir.
    depresyon aci cekmektir. kafanin icindeki bir sesin durmaksizin "sen bir hicsin, sen bir hicsin" diye sayiklamasi demektir. yasaminizi idame ettirememeniz, bazen kalkip dus bile alamamaniz demektir. ancak baskalarina anlattiginizda gercek olmadigini anlayabildiginiz düsünceler yüzünden kendinizi zihinsel bir hapishaneye hapsetmek ve oradan cikamamaktir. beatles dinleyerek kurtulabileceginiz bir sey olsa keske. zihnimdeki hapishaneden kurtulabilecegime dair bütün umutlari kaybetmis, kendi ölümümü planlarken beatles dinler vazgecerdim ne güzel.
    hayatinin bir döneminde depresif epizod yasayan insanlar toplumun %15'ini olusturuyor. majör depresyon yasayanlarsa %3. rakam gereginden fazla olsa da sandiginiz kadar degil. hayatindan her sikayetci olani depresyonda zannetmeyin. gercekten depresyon yasayan insanlari tedavilerinden mahrum birakacak tavsiyeler vermeyin. aptalca tavsiyelerinizi uygulayip bir yere varamadiklarinda bu insanlar intihari sectikleri zaman vebali boynunuza olur.
    lütfen uzmanliginiz olmayan, yasamadiginiz, üstüne üstlük ne oldugundan bihaber oldugunuz konularda insanlarin hayatlariyla oynayacak tavsiyeler vermeyin. umarim depresyonun ne oldugunu hicbir zaman tatmak zorunda kalmazsiniz.
  • depresyon, insanın ruh halindeki dengesizliklerin sonucunda bir çöküş halidir. yaşanılan hayattan zevk almama durumu baş gösterir. yaşar ama öylesine yaşar. çoğunlukla insanı yatağa bağlama özelliği vardır. insanın kendisini diğer insanlardan tecrit etme isteğini uyandırır.
  • bir kişi "nasılsın kötü görünüyorsun" dese, "öl de iyi olayım o zaman" demek depresyonda olduğumu gösteriyormuş.

    bence depresyonu biz çok hafife alıyoruz. öyle havuza girilir gibi şak diye bacağınızı sokamıyorsunuz. kolay değil.
    depresyonda değilim. sadece insanların gebermesini istiyorum.