şükela:  tümü | bugün
  • samoa dilinde göğü delen adam. ve bir kabile şefinin avrupa gözlemlerinin kitaplaştırılmış hali. erich scheuermann, bir yıl boyunca şefin kendisine anlattıklarını "bakın dışardan nasıl görünüyoruz, aslında biraz da öyleyiz" temalı bir önsözle sunmuş.

    papalagi'nin tanrısı, yuvarlak metaller ve kagıtlardır.. papalagi midye kabugu gibi dort tarafı taslarla cevrili yasar... ...bu beyaz bez ve beyaz alçı şerit çok biyik anlam taşır. hiçbir papalagi kadınların bulunduğu yerlere boynunda bu takı olmadan gidemez. papalagilerin hemen hepsi göğüs bezlerini ve kireçten şeritlerini hemen her gün değiştirirler.

    kendine yabancılaşmak bazen iyi olabilir.
  • ''papalangi'' okunur... kitabın ilk baskısı ayrıntı yayınları'ndan çıkmıştır(haziran 1988) erich scheuermann'ın biyografisiyle birlikte 111 sayfadan oluşur... beyaz adam'a neden bu ismin verildiği kitapta şöyle anlatılır: ''samoa'ya ilk misyoner yelkenliyle gelmişti. yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. o, göğü delip gelmişti.'' kitabın batıdaki tanıtım afişlerinde ''doğadan ve doğallıktan kalkarak 'uygarlık' ve 'ilkellik' kavramlarına yeniden bakan; sanayileşmeye, sanayileşmiş ilişkilere radikal eleştiriler getiren bir anlatı...'' yazılmış ilk çıktığında...erich scheuermann kitabı yayınladıktan sonra, böyle bir kabile şefinin olmadığı, kitabı kendisinin yazdığı türü suçlamalarla karşılaşmıştır*... çağdaş yaşamımıza bir de bu açıdan bakın...
  • bir tersine dystopiadir aslinda bu kitap. kendi uygarligimizin daha ilkel* olan tarafindan elestirilmesidir.
  • beyaz adam ın modern dünyasına doğa nın gözüyle bakan bir kızılderilinin beyaz adamlara verdiği isim.
  • sizi, size sizden daha iyi anlatan, ifade eden bir basucu kitabi. bir seyleri degistirmek icin gerekli olan itici guc.

    ''erkeklik cagina gelmis papalagilerin cok azi bir cocuk gibi hoplayip ziplayabilir. sanki surekli engelleniyormus gibi yururken bedenini havanin icinde zorlukla surukler. o bu gucsuzlugu yadsiyip mazur gostererek, saygideger bir adamin kosmasinin, hoplayip ziplamasinin dogru olmadigini soyler. ama tum bunlar salt kuru bahanedir. meslekleri onlari uykuya ve olume mahkum ettiginden kemikleri katilip hareket edemez olmus, kaslari sevinclerini yitirmistir. meslek, yasami yok eden bir aitu*dur. insanlarin kulagina guzel seyler fisildayan, ama bedenindeki kani icen bir aitu.''

    ''gazete butun insanlari tek bir kafa haline getirmeye calisir. benim kafama, benim dusunceme karsi savasir. tum insanlarin kafasini ve dusuncesini ele gecirmeye calisir. bunu becerir de. sabah kagidi okursan, oglene diger papalagilerin kafalarinda ne tasidiklarini, ne dusunduklerini bilirsin.''

    mutlaka okunmasi gereken bir rehberdir.
  • eylül 1988 tarihli 2. baskısının (ve büyük ihtimalle birinci baskısının da) yazıları siyah değil laciverttir. 1988 baskısının bahadır işler tarafından çizilmiş çok güzel bir kapağı vardır ve o kapak çocukluk yıllarımda nice kitapları bilmeden atmışken bu kitabı atmamamı ve aklım erdiği bir zaman da açıp okumamı sağlamıştır. kitabın içindekiler zamanla unutulup tekrar beyaz adam olunsa da kitap kendini arada sırada hatırlatır ve yeniden okutur. bazen kütüphane toplanırken, bazen taşınırken, bazen de sözlükte bir başlık olarak dürter insanı "beni oku!" diye.
  • medeniyet içinde yaşamayan bir insanın ' medeniyet'i anlattığı kitap . bitince soruyorsunuz kendiniz 'biz mi medeniyiz?' diye ..

    "eğitilmiş birine soracak olsan daha sen ağzını bile kapamadan yanıtını yapıştırıverir. kafası mermiyle doludur hep atışa hazırdır . "
  • papalagi istediğinizde elinize verilen "göğü delen adam kabile reisi tuiavii’nin konuşması" ve "göğü delen adam samoa’yı anlatıyor" adlı iki kitaptır.

    "göğü delen adam kabile reisi tuiavii’nin konuşması"
    adlı ilk kitapta avrupa’nın masumiyeti yıkan kötü ruhu temsil ettiğini düşünen kabile reisi tuiavii, bizlere hiçbir zaman sahip olamayacağımız bir bakış açısıyla kendimizi anlatır. kendimize hiçbir zaman tutmaya cesaret edemeyeceğimiz açıdan bir çeşit ayna tutar ve saf bir üslupla düşüncelerini dile getirir.

    ona göre samoalılar avrupalılardan farklılardır çünkü onlar, duyguları ya da önyargılarıyla değil duyularıyla; geçmişi ya da geleceği düşünmeden, ne kendini ne de uzak çevresine bakma gereği duymadan sadece şu anı yaşarlar. bu nedenle avrupalı’ya şöyle seslenir: “bize ışığı getireceğinize inandırmıştınız ama sizin medeniyetiniz bizi de kendi karanlığına çekti.”

    kabile reisi tuiavii, kendi bakış açısıyla avrupalı adamı çeşitli açılardan eleştirir. eleştirdiği noktalar; giysiler, yaşam yeri, para, şeyler, zaman, tanrı’ya bakış açısı, meslekler, yalancı yaşamlar mekanı ve düşünme başlıkları altında ele alınır.
    tuiavi’nin eleştirdiği ilk konu göğü delen adamın giysileridir. sebebini bir türlü anlayamadığı bir nedenden dolayı beyaz insanlara göre et günahtır ve bu nedenle papalagi etini sıkıca örtmeye çalışır. hatta dünyadaki en büyük mutluluk olan insan yapmaya yarayan organların birbirine dokunması, insanın etini güneşle konuşturması da günahtır. papalagi gerçek mutluluğa karşı sağırdır ve bu utancını saklamak için kat kat örtünmesi gerekir örneğin südyen ve ayakkabı gibi giysiler bunlara birer örnektir.

    diğer eleştirilen konulardan biri yaşam yerleridir. papalagiler yarık insanlarıdır, deliklerde yaşar ve çalışırlar. bu nedenle birbirlerini tanımazlar bile ve hava almak için delikler kullanırlar ama delikten gelen hava bile kirlidir. iç içe odalarda çalışırlar ve onlarda birbirine çok yakındır o nedenle gökyüzünü bile rahatlıkla göremezler. yollar, yarıklarla ve karagemileri ile yani tehlikelerle doludur. ona göre insanlar yaşamamaktadır tıpkı lagündeki mercanların arasına yuvalanmış sürüngenler gibidirler.

    yarık insanları ile toprak insanlarının birbirlerine bakışları ve birbirlerini değerlendirmelerinin farklı olduğunu fark eden tuiavi, yalnız, yolunu şaşırmış, hastalıklı ve tanrı’nın elini elinde hissetmeyen beyaz insanların taştan yarıklar arasında, ışıktan, rüzgardan yoksun yaşayarak mutlu olduğunu sandıklarını anlatır. tuiavi, kendilerini güneşin özgür çocukları olarak niteler ve yarık insanlarının onların kıyılarına taş kutularını dikmeye geldiklerinde birlik olarak karşı çıkmaları gerektiğini söyler çünkü bu medeniyet onlara göre değildir. onlar özgürce yaşamalı, bol hava almalı ve gökyüzünü rahatlıkla görebilmelidir.

    beyaz adamın gerçek tanrısının, para adını taktığı yuvarlak metal ağır kağıt olduğunu ve avrapa’da insanların daha doğar doğmaz para ödemeye başlayarak her şey için para ödemek zorunda olduğunu o nedenle paranın gerçek efendi olduğunu anlatır. ayrıca para kazanmak için çok çalışmak gerekir ve insanların ağırlığı yalnız parasıyla ölçülür, yiğitliği soyluluğu ya da zekası ile değil. herkes diğerinden fazla kazanmak, daha iyi giyinmek, yemek ve içmek ister bu nedenle bu toplumda hırs doğar ve insanlar birbirlerini çalıştırmaya başlarlar. bazıları çok para kazanır ama harcamaz ve komşusu aç olsa bile ona yardım etmez ve hatta birbirlerini para için öldürürler. parası olana saygı gösterirler ama ona mı parasına mı belli değildir. para kötü ruhtur ve onun yaptığı ne varsa kötüdür ayrıca elini ona değdiren onun büyüsüne kapılarak hayatı boyunca tüm gücünü paraya hizmet için harcar.

    para ve kötülük kavramını birbiriyle bağdaştıran ve parayı beyaz adamın tanrısı yapan tuiavi, “kötülüğü ve beyazların korkusunu tanımamış olmanın mutluluğunu hissedin.” diyerek beyaz adama olan bakışını çok net yansıtmıştır.
    beyaz adamın hiçbir zaman vazgeçemediği “şey”leri vardır ve çok anlamsızdırlar tuavi’ye göre. beyaz adamsa yerlileri hiçbir şeyleri olmadığı için zavallı görür ama yerlilerin o şeylere ihtiyacı zaten yoktur çünkü şeyler insanın yaptıklarıdır ve tanrı’nın oluşturdukları ile boy ölçüşemezler. beyaz adamın, şeyleri icat ettiği için kendini tanrı gibi görmeye başladığını düşünür. tuiavi’ye göre beyaz adamın kentleri bomboş el gibi çorak olduğu için o “şey”lere sarılır ve onlarla avunur. ona göre insan çok fazla 'şey'e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir ve beyaz adam çok yoksuldur.

    zaman da ele alınan bir diğer konudur ve papalaginin hiç zamanı yoktur. nedense beyaz adam saatlerin geçtiğini düşünür ve üzülür ama yeni bir saatin geldiğini düşünerek sevinmez diyerek karamsar beyaz adamı anlatır. zamanın geçmesinden şikayet etmelerine rağmen her sene doğdukları günü kutlamalarla saymalarına şaşırır. işlerini zamansızlık nedeniyle ertelemesi, herkesin zamansızlıktan dolayı koşturup durması ona garip gelmektedir ama işe zamanı olmayan beyaz adamın birbirlerini dinlemeye hep zamanları olduğunu fark etmiştir. ancak çok sıkı tuttukları için zaman daha çabuk akmaktadır. oysa samoalılar zamanı saymazlar çünkü büyük ruhun onları istediği zaman yanına çağıracağını bilirler ve olanla yetinirler.

    papalagi insanların yararını değil, kendi yararını düşünür, bencildir. sözlüğünde benim ve senin anlamları birlikte taşıyan sözcüğün olmaması paylaşmayı sevmediklerini gösterir. tanrının evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve yaşasın diye verdiğinin farkında değildir ve bizim gibi değildir, komşusu açken tok yatabilir diyerek beyaz adamı kendi toplumuyla karşılaştırır.

    beyaz insan hep makineler yapara ama bu makinelerin hepsinin bir ele ihtiyacı olduğunu unutur ve boşuna tanrı ile yarışır oysa büyük ruh makineden ve ondan daha güçlüdür ne yazık ki beyaz adam bunu fark edemiyor diye düşünür.
    papalaginin her şey için farklı bir mesleğinin olması ve meslek sahibi olmanın hayat boyunca aynı şeyleri yapmak demek olması ona çok garip gelir. oysa eller her daim iş yapabilen hem hizmetkar hem de savaşçıdır o nedenle her şeyi yapabilmelidir. eğer tek şey yaparsa insan bir süre sonra sıkılır ve mutsuz olur oysa onlar her işlerini keyifle yaparlar.

    papalagi, yalancı yaşamlar mekanına gitmeyi ve gerçek hayattan uzaklaşmayı ve bir sürü kağı okumayı çok sever ve tuiava bunu bir türlü anlayamaz ona göre gazete tüm insanları tek bir kafa haline getirmeye ve tüm insanların kafalarını ve düşüncelerini ele geçirmeye çalışır.

    kitabı okurken aklıma ilk gelen şey, anlatımın sanki büyümüş de küçülmüş şeklinde tasvir ettiğimiz bir çocuğun kaleminden çıkmışçasına saf betimlemelerle dolu olmasıydı. tesbitlerin isabeti ve benzetmelerdeki mantık örgüsü kimi zaman “acaba gerçekten öyle mi?” diye düşündürürken bazen hafif bir tebessümle bazen de düşünceli bir tavırla “evet sanırım öyle” cevabını vermemi ve bambaşka bir perspektiften hayatıma ve genel olarak yaşama biraz daha düşünerek bakmamı sağladı.

    başka bir gözle kendini görmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir...
  • "göğü delen adam samoa’yı anlatıyor " samoa kabile reisinin kendi kabilesini bir nevi saygıyla beyaz adama-papalagiye- anlatımıdır

    samoa reisi tuiavii, kendi gözüyle avrupalıyı ve onların yaşam tarzını eleştirmiş olmasının yanı sıra kendi kabilesini ve kültürel özelliklerini nedenleri ile akıcı bir dille çeşitli alt başlıklar şeklinde aktarmıştır. ele alınan başlıklar göğü delen adam kabile reisi tuiavii’nin konuşması adlı kitaptaki eleştirilerine bir gerekçe sunma amacı güdercesine hemen hemen aynı alt başlıkları içermektedir.

    tuiavai ilk olarak samoa evlerine değinir ve yüzyıllar önceki ile aynı olmalarının geleneklerine olan bağlılıklarının bir
    göstergesi olduğunu söyler. ancak bazı gösteriş düşkünü reislerin avrupai kulübeleri olduğunu ama bunun yanında geleneksel kulübelerini de kullandığını anlatır.

    fazla ev eşyası kullanmazlar ve tüm mal varlıkları hasırlarıdır. evlerindeki düzen evde yaşayanların düzenini de gösterir ve her aile bireyinin evin içinde belli bir yeri vardır. topluluk evinde bile yerlerin dağılımı bir düzene bağlıdır. reis, bakire, yüksek unvanlı reisleri için bir yer olması onların da hiyerarşik bir yapıya sahip olduklarını göstermektedir.
    evlerinde uymaları gereken çeşitli kuralları vardır; resmi ve özel yaşamları terbiye kuralları dahilinde yürür. konutlar bile buna göre yapılır ve herkes komşusunun eleştirisine hedef olmamaya çalışır.

    giyim ve takılar konusunda zamanla adetlerinde değişiklik görülmüştür. eskiden giydikleri yukarısı çıplak altlarında bir kuşaktan oluşan keten bezi artık sadece bayram tören ve özel günlerde giymektedirler. beyaz adam tarafından, yabancı oldukları utanç duygusu bu doğa çocuklarının bilinçlerine durmadan işlenmiş ve onlar da nihayet bunu kabul etmiş benimsemişlerdir. o nedenle artık bedenlerini örtmüşler ve bugün yalnızca erkekler belden yukarısı çıplak gezmektedir. ancak ayakkabı ve çorap kullanımını ısrarla reddetmişlerdir. ancak bedenlerini örttüklerinden beri daha kolay soğuk algınlığı geçirmektedirler bu da doğal halkların varlığının yerleşik adetlerine olan bağlılıklarıyla doğru orantılı olduğunu göstermektedir. dolayısıyla utanma duygusu onlara pahallıya mal olmuştur.

    kadınlar süslenmeyi çok sevmektedirler. kulak arkasına, saçlarına, boyunlarına çiçek takmaktan hoşlanırlar. temizlik onlar için çok önemlidir ve ten bakımı gelişmiştir. kirlilik alay ve horgörü ile karşılandığı aktarılır.

    yemeyi sever, aşırı yer ve hayvansal gıdalar alırlar. umulanın tersine çiğ gıdadan hoşlanmaz meyveleri bile pişirir ve et yemeklerinin yanında garnitür olarak kullanırlar. hindistancevizi temel gıdalarındandır. ama ticaret ruhu onları et konserveleri ve som balığı konservelerine alıştırmıştır ve bunlar için birçok şeyi yapabilecekleri aktarılır. mutfak erkeklerin yönetimindedir ve kadınlar nadir olarak mutfak işlerine katılırlar. günde iki öğün yenir ve yemek, önce evin reisine sunulur o doymaya yakın diğerlerine ikram edilir.

    onlara göre varoluşun başlıca anlamı çalışmak değildir. çalışmıyorlarsa işe yaramaz ya da tembel olarak nitelendirilmezler. hayatın onlar için keyifli bir düzeni vardır ve çalışmak onlar için hiçbir zaman yük olamaz daha çok vakit geçirmeye yarayan bir uğraştır. ancak hiçbir zaman bir şenliği ya da keyifli bir şeyi kaçırmazlar. saatlerin pazarlığını yapmayı, günlerin ya da haftaların hesabını tutmayı sevmezler çünkü kayıtsız şartsız büyük ruha itaat vardır ve onun uygun zamanda istediğini yanına alacağını bilirler. bu açıdan değerlendirildiğinde özellikle islam medeniyetlerinde de görülen kadercilik anlayışının hakim olduğu görülür. ama sadakatle ve düzenli olarak yaptığı birçok işi ve görevi vardır.

    hasırlar onlar için zenginlik göstergesidir. çok hasırı olan zengin, az hasırı olan fakirdir ve kadınlar bu hasırların yapımıyla uğraşırlar. mala mülke az önem verirler ve onlarda her şey herkesindir. bir nesne bir diğerinin hoşuna giderse onun ailesine armağan edilir. hediye yiyecekse toplulukla yenir, malsa beğenene verilir. böylece oluşabilecek kişisel hırs bastırılır. bir şeyi ailesiyle paylaşmazsa suçluluk duyar.

    devleti oluşturan ailelerdir ve her aile devletin bir parçasıdır. soyağacı onlar için önemlidir ne kadar kalabalıklarsa o kadar önemlidir. aile reisliği yaşça büyük olana değil bedensel ya da zihinsel üstünlüğü olana verilir.

    ince bir asalet anlayışları vardır. asil tanrıların ailesinden gelir, basit aşağı solucanlardan türemiştir. aile hayatları keyiflidir ve ailede belirli bir disiplin vardır. çocuk sever insanlardırlar. her doğum sevinçle karşılanır. çocuğun yetişmesindeki her evre şenlik vesilesidir. tek eşli yaşarlar evlilik eşlere tanınan belli özgürlüğün dışında kutsaldır. zina hep en ağır suçlardan biri olmuştur. unvan hırsı ve asalet merakı evliliklerin anne baba isteğine göre yapılmasına neden olmuştur. boşanmak kolaydır ve uyumsuzluk görüldüğünde kolayca birbirlerinden ayrılabilirler.

    yüksek unvan ve erk sahibi bayana köy bakiresi denir. asil bir soydan gelir ve kayıtsız şartsız itibar görür. terbiyesiyle diğerlerinden ayrılır. özel bir eğitim alır. elleri kirleten ve bedeni yoran her türlü işten uzak tutulur. hafif uğraş ve sanatlarla ilgilenir. reis ile birlikte köy şenliklerine karar verir ve kadınlarla ilgili tüm meselelerde resin başdanışmanıdır. sınıf farkının kabile hayatına yansımasının güçlü örneklerindendir.

    ulusal içecekleri kava kültürlerinde ve hayatlarında önemli bir rol oynar. hazırlanışı ve sunuluşu törensel bir etkinliktir. ona duyulan sevgi, jest ve mimiklerle sunum sırasındaki seremoniden kaynaklanmaktadır.

    diğer yaşayan adetleri ise dövmedir. incecik değerli bir kumaş gibi dokunan dövme onlara göre bir çeşit giysi, süs ve vücut örtüsüdür. her erkeğin bir dövmesi vardır. erkekler kendilerini dövmesiz çıplak hissederler. dövmesi olmayan erkek kendini tam bir erkek gibi hissedemez ve güçsüz görür, kızlar ve kadınlar arasında saygınlığı olmaz çıplak ve barbar gibi hisseder kendisini. ergenlik çağına gelen erkek büyüdüğünü dövme yapılırken gösterdiği direnç ile kanıtlamış ve ilan etmiş olur. dövmenin şekli hemen hemen aynıdır ancak renklerin kalitesi yapan kişinin ustalığına ve yapılan kişinin asaletine göre değişmektedir.

    dans doğalarının bir parçasıdır, dans etmeyi severler ve tüm dansların temelini atalarından aldıkları bir ritim duygusu oluşturur. kadın erkek, genç yaşlı herkes dans eder. her şenlikte ister sevinçten ister yastan dolayı dans içeren bir olay anlatılır. yaşam, günlük hayat, duyguları gibi her şeyi danslarla canlandırırlar.

    merhaba demek olan "talofa" aynı zamanda seni seviyorum demektir. dilleri son derece müzikaldir. ünlüleri çok zengindir ancak ünsüz açısından fakir bir dilleri vardır. dilbaz, konuşkan ve konuşma dinlemeyi seven bir toplumdur. hepsi okuma ve yazma bilir. nezaket, asalet ve unvanları ortaya koymaktan hoşlanan bir üslupları vardır. törenlerinde asaletlerinin en güzel şekilde ifade edilmesi gururlarını okşar.

    kitabı okuduğumda aslında farklı olsak da bazı açılardan benzer özelliklerimiz olduğunu fark ettim. örneğin ailede reisin önemi, asalet, süse olan merak, kava seremonisinin bizdeki kahve ikramı ile benzerliği, ailenin kutsallığı ve çocukların sevilmesi, çocukların her eyleminin şenlikle kutlanması (bizdeki diş çıkarma, sünnet vb.) gibi unsurlar farklı medeniyetlerin ortak anlam alanları olduğunu gösterir. ancak para denen mevhumun henüz kullanılmaması kapitalizmin toplum üzerindeki etkisini göstermesini yavaşlatmıştır. bu açıdan değerlendirildiğinde aslında çok saf bir toplum olmadıkları dikkat çeker çünkü avrupa toplumunu eleştirdiği hırs kavramını onlarda asalet kavramını çağrıştırır ve onların da asalet için göze aldıkları şeyler ve verdikleri ödünler vardır. tıpkı asaletli aileler arasında evlilik olması, çocukların istenen eşlerle evlenmeleri gibi. her ne olursa olsun avrupa ile kıyaslandığında yaşam onlarda henüz doğallığını ve anlamını korumaktadır.

    tıpkı tuiavii’nın da söylediği gibi; onlar bizler gibi yaşıyormuş gibi yapmıyor, yaşıyor ve yaşadıklarını fark ediyorlar.
  • kendinize yabancılaşmaya,hayatınızı,uğruna sürekli didindiklerinizi sorgulayıp,önemseyişlerinizi manasızlaştırmaya ve gerçek olanla yüzleşmeye hazırlanıp okuyunuz. saf bir bakış sizin dünyaya bakışınızdan nasıl böyle ölesiye farklı olabilir?