şükela:  tümü | bugün soru sor
  • medeniyet içinde yaşamayan bir insanın ' medeniyet'i anlattığı kitap . bitince soruyorsunuz kendiniz 'biz mi medeniyiz?' diye ..

    "eğitilmiş birine soracak olsan daha sen ağzını bile kapamadan yanıtını yapıştırıverir. kafası mermiyle doludur hep atışa hazırdır . "
  • ''papalangi'' okunur... kitabın ilk baskısı ayrıntı yayınları'ndan çıkmıştır(haziran 1988) erich scheuermann'ın biyografisiyle birlikte 111 sayfadan oluşur... beyaz adam'a neden bu ismin verildiği kitapta şöyle anlatılır: ''samoa'ya ilk misyoner yelkenliyle gelmişti. yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. o, göğü delip gelmişti.'' kitabın batıdaki tanıtım afişlerinde ''doğadan ve doğallıktan kalkarak 'uygarlık' ve 'ilkellik' kavramlarına yeniden bakan; sanayileşmeye, sanayileşmiş ilişkilere radikal eleştiriler getiren bir anlatı...'' yazılmış ilk çıktığında...erich scheuermann kitabı yayınladıktan sonra, böyle bir kabile şefinin olmadığı, kitabı kendisinin yazdığı türü suçlamalarla karşılaşmıştır*... çağdaş yaşamımıza bir de bu açıdan bakın...
  • bir tersine dystopiadir aslinda bu kitap. kendi uygarligimizin daha ilkel* olan tarafindan elestirilmesidir.
  • eylül 1988 tarihli 2. baskısının (ve büyük ihtimalle birinci baskısının da) yazıları siyah değil laciverttir. 1988 baskısının bahadır işler tarafından çizilmiş çok güzel bir kapağı vardır ve o kapak çocukluk yıllarımda nice kitapları bilmeden atmışken bu kitabı atmamamı ve aklım erdiği bir zaman da açıp okumamı sağlamıştır. kitabın içindekiler zamanla unutulup tekrar beyaz adam olunsa da kitap kendini arada sırada hatırlatır ve yeniden okutur. bazen kütüphane toplanırken, bazen taşınırken, bazen de sözlükte bir başlık olarak dürter insanı "beni oku!" diye.
  • kurgu olma ihtimaline rağmen anlatılanlar yazılanlar insanı derinden etkiliyor.

    bir yerden sonra diyorsun ki niye bu saçma sapan hayat içerisinde bir şeylerin kaygısıyla yaşıyoruz ki ? çok doğru güzel tespitler var.

    bir alıntı da ben yapayım:

    pagalagi'nin içi zaman korkusuyla dolu olduğu içim, hepsi, hem yalnız erkekler değil, kadınlar ve çocuklar da büyük ışığı kendi gözleriyle ilk kez gördüklerinden beri ayın kaç kere yükseldiğini, güneşin kaç kez battığını kesin olarak bilirler. bu o kadar önemlidir ki, belirli ve değişmez aralıklarda çiçekler ve şölenlerle kutlanır. bana "kaç yaşındasın" diye sorduklarında, benim gülüp de bunun önemi olmadığını söylemem üstüne utanmam gerektiğini düşünüyorlardı. hissediyordum bunu hep. "kaç yaşında olduğunu bilmelisin!" diyorlardı. bense susup "bilmemek daha iyi" diye düşünüyordum

    kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir, çünkü böylece insanların genellikle kaç dolunay yaşadığı ortaya çıkar. kişi buna çok dikkat ederse ve yeterince çok dolunay geçmişse, "artık yakında öleceğim" demeye başlar. ondan sonra ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa süre sonra da gerçekten ölür gider.
  • papalagi istediğinizde elinize verilen "göğü delen adam kabile reisi tuiavii’nin konuşması" ve "göğü delen adam samoa’yı anlatıyor" adlı iki kitaptır.

    "göğü delen adam kabile reisi tuiavii’nin konuşması"
    adlı ilk kitapta avrupa’nın masumiyeti yıkan kötü ruhu temsil ettiğini düşünen kabile reisi tuiavii, bizlere hiçbir zaman sahip olamayacağımız bir bakış açısıyla kendimizi anlatır. kendimize hiçbir zaman tutmaya cesaret edemeyeceğimiz açıdan bir çeşit ayna tutar ve saf bir üslupla düşüncelerini dile getirir.

    ona göre samoalılar avrupalılardan farklılardır çünkü onlar, duyguları ya da önyargılarıyla değil duyularıyla; geçmişi ya da geleceği düşünmeden, ne kendini ne de uzak çevresine bakma gereği duymadan sadece şu anı yaşarlar. bu nedenle avrupalı’ya şöyle seslenir: “bize ışığı getireceğinize inandırmıştınız ama sizin medeniyetiniz bizi de kendi karanlığına çekti.”

    kabile reisi tuiavii, kendi bakış açısıyla avrupalı adamı çeşitli açılardan eleştirir. eleştirdiği noktalar; giysiler, yaşam yeri, para, şeyler, zaman, tanrı’ya bakış açısı, meslekler, yalancı yaşamlar mekanı ve düşünme başlıkları altında ele alınır.
    tuiavi’nin eleştirdiği ilk konu göğü delen adamın giysileridir. sebebini bir türlü anlayamadığı bir nedenden dolayı beyaz insanlara göre et günahtır ve bu nedenle papalagi etini sıkıca örtmeye çalışır. hatta dünyadaki en büyük mutluluk olan insan yapmaya yarayan organların birbirine dokunması, insanın etini güneşle konuşturması da günahtır. papalagi gerçek mutluluğa karşı sağırdır ve bu utancını saklamak için kat kat örtünmesi gerekir örneğin südyen ve ayakkabı gibi giysiler bunlara birer örnektir.

    diğer eleştirilen konulardan biri yaşam yerleridir. papalagiler yarık insanlarıdır, deliklerde yaşar ve çalışırlar. bu nedenle birbirlerini tanımazlar bile ve hava almak için delikler kullanırlar ama delikten gelen hava bile kirlidir. iç içe odalarda çalışırlar ve onlarda birbirine çok yakındır o nedenle gökyüzünü bile rahatlıkla göremezler. yollar, yarıklarla ve karagemileri ile yani tehlikelerle doludur. ona göre insanlar yaşamamaktadır tıpkı lagündeki mercanların arasına yuvalanmış sürüngenler gibidirler.

    yarık insanları ile toprak insanlarının birbirlerine bakışları ve birbirlerini değerlendirmelerinin farklı olduğunu fark eden tuiavi, yalnız, yolunu şaşırmış, hastalıklı ve tanrı’nın elini elinde hissetmeyen beyaz insanların taştan yarıklar arasında, ışıktan, rüzgardan yoksun yaşayarak mutlu olduğunu sandıklarını anlatır. tuiavi, kendilerini güneşin özgür çocukları olarak niteler ve yarık insanlarının onların kıyılarına taş kutularını dikmeye geldiklerinde birlik olarak karşı çıkmaları gerektiğini söyler çünkü bu medeniyet onlara göre değildir. onlar özgürce yaşamalı, bol hava almalı ve gökyüzünü rahatlıkla görebilmelidir.

    beyaz adamın gerçek tanrısının, para adını taktığı yuvarlak metal ağır kağıt olduğunu ve avrapa’da insanların daha doğar doğmaz para ödemeye başlayarak her şey için para ödemek zorunda olduğunu o nedenle paranın gerçek efendi olduğunu anlatır. ayrıca para kazanmak için çok çalışmak gerekir ve insanların ağırlığı yalnız parasıyla ölçülür, yiğitliği soyluluğu ya da zekası ile değil. herkes diğerinden fazla kazanmak, daha iyi giyinmek, yemek ve içmek ister bu nedenle bu toplumda hırs doğar ve insanlar birbirlerini çalıştırmaya başlarlar. bazıları çok para kazanır ama harcamaz ve komşusu aç olsa bile ona yardım etmez ve hatta birbirlerini para için öldürürler. parası olana saygı gösterirler ama ona mı parasına mı belli değildir. para kötü ruhtur ve onun yaptığı ne varsa kötüdür ayrıca elini ona değdiren onun büyüsüne kapılarak hayatı boyunca tüm gücünü paraya hizmet için harcar.

    para ve kötülük kavramını birbiriyle bağdaştıran ve parayı beyaz adamın tanrısı yapan tuiavi, “kötülüğü ve beyazların korkusunu tanımamış olmanın mutluluğunu hissedin.” diyerek beyaz adama olan bakışını çok net yansıtmıştır.
    beyaz adamın hiçbir zaman vazgeçemediği “şey”leri vardır ve çok anlamsızdırlar tuavi’ye göre. beyaz adamsa yerlileri hiçbir şeyleri olmadığı için zavallı görür ama yerlilerin o şeylere ihtiyacı zaten yoktur çünkü şeyler insanın yaptıklarıdır ve tanrı’nın oluşturdukları ile boy ölçüşemezler. beyaz adamın, şeyleri icat ettiği için kendini tanrı gibi görmeye başladığını düşünür. tuiavi’ye göre beyaz adamın kentleri bomboş el gibi çorak olduğu için o “şey”lere sarılır ve onlarla avunur. ona göre insan çok fazla 'şey'e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir ve beyaz adam çok yoksuldur.

    zaman da ele alınan bir diğer konudur ve papalaginin hiç zamanı yoktur. nedense beyaz adam saatlerin geçtiğini düşünür ve üzülür ama yeni bir saatin geldiğini düşünerek sevinmez diyerek karamsar beyaz adamı anlatır. zamanın geçmesinden şikayet etmelerine rağmen her sene doğdukları günü kutlamalarla saymalarına şaşırır. işlerini zamansızlık nedeniyle ertelemesi, herkesin zamansızlıktan dolayı koşturup durması ona garip gelmektedir ama işe zamanı olmayan beyaz adamın birbirlerini dinlemeye hep zamanları olduğunu fark etmiştir. ancak çok sıkı tuttukları için zaman daha çabuk akmaktadır. oysa samoalılar zamanı saymazlar çünkü büyük ruhun onları istediği zaman yanına çağıracağını bilirler ve olanla yetinirler.

    papalagi insanların yararını değil, kendi yararını düşünür, bencildir. sözlüğünde benim ve senin anlamları birlikte taşıyan sözcüğün olmaması paylaşmayı sevmediklerini gösterir. tanrının evini herkes içinde kendine bir yer bulsun ve yaşasın diye verdiğinin farkında değildir ve bizim gibi değildir, komşusu açken tok yatabilir diyerek beyaz adamı kendi toplumuyla karşılaştırır.

    beyaz insan hep makineler yapara ama bu makinelerin hepsinin bir ele ihtiyacı olduğunu unutur ve boşuna tanrı ile yarışır oysa büyük ruh makineden ve ondan daha güçlüdür ne yazık ki beyaz adam bunu fark edemiyor diye düşünür.
    papalaginin her şey için farklı bir mesleğinin olması ve meslek sahibi olmanın hayat boyunca aynı şeyleri yapmak demek olması ona çok garip gelir. oysa eller her daim iş yapabilen hem hizmetkar hem de savaşçıdır o nedenle her şeyi yapabilmelidir. eğer tek şey yaparsa insan bir süre sonra sıkılır ve mutsuz olur oysa onlar her işlerini keyifle yaparlar.

    papalagi, yalancı yaşamlar mekanına gitmeyi ve gerçek hayattan uzaklaşmayı ve bir sürü kağı okumayı çok sever ve tuiava bunu bir türlü anlayamaz ona göre gazete tüm insanları tek bir kafa haline getirmeye ve tüm insanların kafalarını ve düşüncelerini ele geçirmeye çalışır.

    kitabı okurken aklıma ilk gelen şey, anlatımın sanki büyümüş de küçülmüş şeklinde tasvir ettiğimiz bir çocuğun kaleminden çıkmışçasına saf betimlemelerle dolu olmasıydı. tesbitlerin isabeti ve benzetmelerdeki mantık örgüsü kimi zaman “acaba gerçekten öyle mi?” diye düşündürürken bazen hafif bir tebessümle bazen de düşünceli bir tavırla “evet sanırım öyle” cevabını vermemi ve bambaşka bir perspektiften hayatıma ve genel olarak yaşama biraz daha düşünerek bakmamı sağladı.

    başka bir gözle kendini görmek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir...
  • bir oturuşta okunacak gibi durmasına rağmen sıkıcı üslubu ve başarısız kurgusu sayesinde bir an önce bitirip başka bir kitaba geçme hissi uyandıran erich scheurmann kitabı.

    eleştirel bir bakış açısıyla okunduğunda içinde oldukça güzel mesajlar ve betimlemeler var ama düşünmenin, üretmenin şeytan olduğunu anlatan bir kabile reisini pek de sallayası gelmiyor insanın.
  • ''...papalagi çok ender anar tanrıyı, ancak bir fırtına patlayacak yada yaşam ateşi sönmeye yüz tutacak ki kendisinden daha büyük güçler olduğu aklına gelsin...'

    ah papalagi ah.
  • "eğer insan çok fazla 'şey'e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir."

    hangimiz şöyle uzaktan bakıp hayatımızı, çevremizi, aile ve arkadaşlık bağlarımızı gözlemleme, sorgulama gereği duyuyoruz? çağdaş ve modern sandığımız dünyamıza dışarıdan bakabilmek, bambaşka, taptaze bir bakış açısıyla bakıp, görebilmek mümkün mü? kitabın yazarına göre bunu yapsa yapsa bizim medeni olarak bile adlandırmadığımız ve hatta sırf dış görünüşlerine bakarak çoğu zaman küçümsediğimiz, dışladığımız, ilkel olduklarını düşündüğümüz insanlar sadece yapabilir. bize göre gayet normal, olağan gelen ayrıntılar bambaşka bir hayatı yaşayan insanların gözüne nasıl da ilginç ve tuhaf görülebilir acaba? işte bu kitapta da böyle bir insanın bakış açısını görüyoruz. bizim medeniyet adını verdiğimiz bu topraklardan çok uzakta, büyük okyanus' un güneyinde, samoa adaları' nda yaşayan polenizyalı halkların şefi tuivaii' nin ağzından dinliyoruz meseleyi.

    halkının lideri olan tuivaii dünyanın birçok yerini geziyor, hiç alışık olmadığı ve yadırgadığı olaylara, insanlara tanık oluyor. avrupada da yaşamış olan kabile şefi, bu edindiği tecrübelerle halkına bir mektup ve notlar yazıyor. kitabın formatı bu mektupların toplanmasıyla oluşmakta.

    orjinal adı der papalagi olan kitap ilk baskısını 1920 yılında, almanya’ da yapmıştır. basıldığı dönem almanya' da büyük ses getirir kitap. papalagi; beyaz insanlar, yabancılar demek. ama sözü birebir çevirince; göğü delen adam demekmiş. çünkü samoa'ya ilk gelen misyonerler, masmavi deniz ve göğün birleştiği yerden görünen kocaman bir beyaz yelkenliyle adaya gelmişler. sanki göğü deler gibidir beyaz yelkenli ve oranın yerlileri bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak görmüşler. işte beyaz adamın (papalaginin) içinden çıkıp, geldiği bu deliğe de göğü delen adam adını vermişler.

    doğal hayatı son doruğuna kadar yaşayan ve doğanın mükemmelliği, yalınlığı içinde hüküm süren, medeniyet formatı atılmamış bir toplulukla, bizim modern dediğimiz hayatın ne kadar farklı olduğuna şahit oluyorsunuz. bizi gözlemleyen, farklı bir medeniyette sahip bir insanın, kültürümüze hangi bakışlarla baktığını öğrenmek istiyorsanız bu kitabı okumalısınız. tabiatı bozulmamış yerlilerden kabile şefi tuivaii, halkına yazdığı mektuplarda avrupalıların, biz beyazların; giyimine, para tutkusuna, zaman ve mekan vurgusuna, mesleklerimize, birbirimizden uzak ve soğuk tavırlarımıza, birbirimize selam verip, almaktan aciz halimize, makineleşen dünyamıza, taş binalardaki yalnızlığımıza... kısacası hayatımızın her noktasına eleştiride bulunuyor. kitabı okurken çoğu zaman o toplulukla yer değiştirme şansına sahip olmayı dilemedim desem yalan olur. ayrıca din ve hristiyanlık konuları hakkında da ilginç tespitleri var. modernleşen avrupalıların, hristiyanlığı bir araç ve gösteriş amaçlı olarak kullandıklarını iddia ediyor. avrupalı misyonerler içi boşaltılmış bir dini topluma yaymaya çalışıyorlar kabile şefine göre.

    günden güne makineleşip, ruhsuzlaşan bu hayatımıza en büyük eleştiridir göğü delen adam. şimdi çoğu medeniyet, uygarlık tutkunları bu bakış açısını saçma ve hatta aptalca bile bulabilirler. ama eminim içinde azıcık sağduyu ya da tevazu olanlar bu düşüncelere katılacaklar. kitabı bitirdikten sonra kendilerini gözden geçirme, oturup düşünme ihtiyacı hissedecekler. kendilerini geliştirmek isteyecek ve hatta duyarlı bir insansa en yakınındaki insanlarla bir diyalog kurma çabasına girecekler. ( ben kitabı okuduğum 2 gün boyunca böyle hissettim çünkü.) kitaptaki tarif edildiği şekliyle doğru hayatı yaşamak, doğru insan olarak yaşamak herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanıyor. bu kitap sade dili ve akıcı anlatımıyla bir modernizm eleştirisidir.
  • bu kitabı yıllar önce alıp okudum.okuduktan sonra da sevdiğim birine verdim okuması için.tabi ki kitap geri gelmedi.ben yılmadım gittim gene kitabı aldım,yine okudum ve yine birine verdim.yine kitap geri gelmedi.gittim tekrar aldım kitabı,bu sefer okumadan birine verdim. (bu sefer seyir değişsin ve kitap geri gelsin istedim aklımca) seyir yine değişmedi,kitap gelmedi.kitapta ayakkabı anlatan bir yer vardı,ayakları bir kalıbın içine koyup hareket etmesini istiyorlar,parmaklar nasıl hareket edecek şeklinde idi sanırım.bir de evi anlatan kısımda,her tarafı kapalı kutu gibi bir şeyin içinde korunaklı alanlar var diyordu.insan ayı ve yıldızları görmeden nasıl uyur?bunun gibi betimlemeler ve sorular var kitapta.alın okuyun ama kimselere vermeyin kitabı.

    not:on yıldan fazla zaman geçmiş ve kitap elimde yok.bazı şeyleri uydurmuş olabilirim.