şükela:  tümü | bugün
  • 25 aralık 2005'de ölmüş. 5 ocak 2006'da cenazesini kaldıracaklarmış.
    insanın isyan etmekten, kahrolmaktan başka elinden bir şey gelmiyor.
    1995 yılı ilk yaz günlerinden birisinde, arayıp bulmuştum incus records'un yerini, derek bailey'nin plak şirketi. 14 downs road, hackney. hackney londra'nın türk mahallesi. dönerciler, berberler, manavlar gırla. kapıyı çekinerek çalmıştım, karşımda bir anda o. önce dilim tutuldu, saçmaladım, ne dediğimi anımsamıyorum bile. terslenecek gibi oldu. sonra dilim döndü, anlattım derdimi. içeri buyur etti. eski sahaflar vardır bizde de, hani içeride elektrik ocağında çay kaynar, kedi uyur bir köşede, her taraf yığınlarla eşyalar, kitaplar doludur. aynı idi. sırtında eprimiş hırkası, sakalı kırçıl, gözlükleri kırık dökük... ikna edebildim söyleşi yapmaya, bir gün sonra randevulaştık. geçmek bilmedi zaman, koşarak bir solukta aldım yine yolu, hem uzak da, bir - bir buçuk saat otobüs yolculuğu, londra trafiğinde. video kaydı istemedi, yalnızca teyp...
    sonra anlattı, yorgunluğunu, bıkkınlığını. moralim bozulmuştu o zaman, sanki sonu yaklaşmış gibi konuşmuştu. askıda kalan projeleri, hayalleri, yarım kalanlar, vs. eski günleri anlattı bana, 70'leri. "channel four" için çektiği bir belgesel dizi vardı, "on the edge". onu şansa trt2'de son bölümünün sonuna doğru yakalamıştım memleketimizde. ondan söz ettim, şaştı, "channel four türkiye'ye de satmış demek" diye. berberi türkmüş, o yüzden benim istanbul'lu olmam hiç şaşırtmamıştı onu. en azından istanbul'da müziğinin dinleniyor biliniyor olması. radyo'da eserlerini yayınladığımı anlattım ona. mutlu olmuştu. keşke gelebilseydi istanbul'a diye konuştuk. çok isterdi, ama yorgundu, yaşlıydı, kımıldayacak hali yoktu. sonra ayrıldım yanından, içim buruk.
    sonraları heyecanla tokyo'dan, barcelona'dan, new york'tan kayıtları yine gelmeye başladı, üstüste. coştuk hepimiz, dvd'sini bulduk, heyecanla izledik.
    ne de güzel insandı.
    toprağı bol olsun, güneşli günler olsun hep ona...
    önünde saygıyla eğilinecek birisi daha gitti...

    edit : guardian'da güzel bir yazı çıkmış :
    http://www.guardian.co.uk/…y/0,3604,1674695,00.html
  • [izlenimlerim]

    müziği toplumun/düşünce yapısının uygun gördüğü dille değil, farklı bir dille icra ettiği için [non-idiomatic improvisation] bu dile yabancı olan genel dinleyici kitlesine oldukça farklı/amnestik geldiğini düşünebiliriz başlangıçta. tıpkı ekolün adamları evan parker, peter brötzmann ya da mats gustaffson gibi. insanoğlu başından beri taklitle yaşar, konuşma merkezi [broca alanı] bile ancak duyulan seslerin wernicke'de anlamlandırılmasını takip eden taklit etme süreci sonrası gelişir. derek bailey ise bu konuda sihirbazlığını konuşturmuş, bizleri beynimizin hiç bilemediğimiz farklı bir alanından vurmuş; hafızamıza kaydetmemizi engelleyerek çalmıştır.

    anthony braxton'ın çılgın/atonal ezgilerini ya da cecil taylor'ın hazel'ından çıkan haz veren sesleri belki bir şekilde algı çerçevemize sokabiliriz; ancak doğaçlama kübisti derek bailey için uzun yollar/yıllar harcamak gerekiyor [on yılda ancak çözebildim desem yeri var.] ve bunları kaydetmek önceki paragrafta bahsettiğim üzere, yeterince hakim olmayanlar için pek de mümkün değil. [burada elitizm benzeri bir politika izlediğim düşünülebilir, oysa çok farklıdır işin gerçeği.]

    cazın en sevmediğim enstrümanı gitar, başından beri bunu söyledim hep. kolay ve üstesinden gelinebilir oluşundan mıdır bilemem; ancak bailey bu konuya daha farklı bakmamı sağlamıştır son yıllarda. deneysel müzik der dururuz ya hep, parça ortasında gitarı akort eden kaç kişi tanıyorsunuz? üstelik bunu doğaçlamanın bir parçası olarak kullanabiliyor. merak ettiklerimden biri, henüz tristiano'nun kırkların sonunda insanlara itici gelen [ki aslında pek hoş olan] müziği ya da ornette coleman'ın öncülüğünde gelişen free jazz'in diğer tüm ustalarca iğnelenmeye çalışıldığı dönemde ingiltere'de bu müziği nasıl icra edip/yaydığı?! the wire'da geçiyordu bunun kısmi yanıtı: "sadece stüdyoya kendimi kapatmam yeterli oluyordu." diyor mr. bailey. hatta evan parker ve han bennink'le kaydettiği the topography of the lungs için "gözümüzün önüne ilişen bir kağıt o doğaçlama sessionlarının adını koymak için fazlasıyla yeterliydi" diyor; ekliyor: "evan'ın bulunduğu eskizler yerine bennink'e eşlik etmeyi düşünüyordum; ancak vazgeçtim: kulaklarımı tıkayarak ve onlara bakarak doğaçladım." harikulade ve akıllıca, öyle değil mi? derek bailey doğaçlama gurusu olmanın yanında dadaizmi nota[?!]lara aktaran ilk usta sayılıyor, altmışlarda dave holland, kenny wheeler ve evan parker'la kurdukları spontaneous music ensemble'ın amacı da marcel duchamp için müzik yapmakmış; fantastik!

    unutmadan, incus records'ın ilk kaydına atfen yazılan metin de doğaçlama gurusu bailey'ye aittir;

    "the bulk of the revenue from any incus recording will go directly to the musicians....
    once the basic cost of each record is recovered,
    thus providing the finance for the next,
    the vast bulk of all income will be paid in royalties to the artists.
    incus has no intention of making profits in the conventional sense."

    [the topography of the lungs'tan, 1970]
  • [biraz, birazcık klasik psikanalitik yaklaşımla]

    müzik, - özellikle konuya ilişkin olarak richard sterba'nın basamaklarında andre breton otonomisi kazandığında- en ilkel gelişim düzeylerine dek inebilen bir regresyon yaratabilecek bir kıvançlık uyandırmaktadır. böylece müziğin resesif, narsisistik nitelikleri, ego’nun “beste” şeklinde ortaya çıkan en yüksek sentetik fonksiyonları ile birleşmekte; bu şekilde müzik, ego sınırlarının ‘iç ve dış dünyaları’ ayırt etmediği gelişim dünyasına kadar erişebilmektedir. bu bir bağlamda, gerçeği değerlendirme yetisinin oluşumuna referanstır. ileri bir ego fonksiyonu olan yaratıcılık -burada kast ettiğim anlamda özgür doğaçlama- ise derin ve ürkütücü olabilecek geniş çaptaki bir ego regresyonuna karşı koruyucu bir zırh rolünü oynamaktadır; böylece, en derin bir fiksasyon ile, en yüksek derecedeki bir organizasyon, çok özel bir alaşım oluştururlar; müzik, kişinin egosunun yarattığı ve kendinin kontrolü altında tutabileceği bir dünya özdeşleşmesinin yanılsamasını yaratmaktadır.

    derek bailey'nin getirisi ise -bir yudum serin sudan farklı olarak- kendini tanıma sevdasının -hiç bitmeyen- neolojistik bir düzlem yaratmasına ek olarak, bu pek kolay çözülemeyen; ancak reddedildiği ölçüde gerçeğe yakınsayan "müziğin" öncülüğü ve takipçiliğini aynı anda yaratabilecek kadar döngüsel oluşudur. çok daha yalın ifade edeyim: bailey yaratırken özgürdür, bu özgürlüğü ifade ederken otonomi kazanarak bir anlamda tekrarlayabilmekten kaçınmak için tekrar tekrar armoniyi bozmanın üst otonomisini oluşturmuştur.

    biraz da nöro-quantolojiden dem vuracağım: monitör bilinçle varlıkların gerçekten "var" olduğunu düşünebildiğimizi ele alalım. o halde non-cognitive bilinç o ayrı dilin kilidini çözemeyeceğimizi; bunun yapımcısının dahi çözemeyeceği; şifre üretme otonomisi konusunda şifre üretme otonomisi yaratma limitliliğini gerçellemiş bir makine olarak gün yüzüne çıkar. buna "özgür doğaçlama" diyoruz. derek bailey, özgür doğaçlamadan oluşmuştur. *
  • türkçeye de çevrilmiş doğaçlama isimli bir kitabı da bulunan gitarist. 50 dakikalık tek başına doğaçlama seanslarını izledikten sonra istemsiz olarak `bu adamın aklına bu kadar fikir nereden geliyor?" diye insan düşünüyor. acayip, farklı müzisyen.
  • anti müzik adamı. 2002 albümü ballads, doğaçlamanın vardığı doruk noktalardan biri. bildiğiniz balladlardan değil bunlar, yapımcı john zorn.
  • the wire magazine'de isminin gecmedigi bir sayinin bulunamayacagi emprovize muzik ustadi, garip muzikler adami.