şükela:  tümü | bugün
  • japon düşünür, kojin karatani'nin japon edebiyatı üzerine olan kitabıdır. yazarın ilk eserlerinden olup sonrasında kendisinin 'transkritik' diye adlandıracağı düşünsel kaymadan önceki ilk metinleri arasındadır. kitabın çıkış noktası yazarın 1970'li yıllarda yazdığı makaleler ve vermiş olduğu japon edebiyatı dersleridir. ender bir rastlantıyla önemli bir düşünür olan paul de man ile amerika'da verdiği dersler sırasında yolları kesişir. yazmış olduğu sınırlı makalelerin sonrasında daha derinlikli bir düşünsel perspektife evrilmesini ve bunları 'derinliğin keşfi' kitabına dönüştürecek ilhamı, paul de man ile olan etkileşimi sayesinde olduğu söylenebilir.

    derinliğin keşfi, modern edebiyatın kökenlerine dair düşünmemize japonya üzerinden farklı olanaklar veren bir metindir. türkiye ve japonya gibi modernleşme öncesi batılı anlamda bir edebiyatı olmayan ve bunu yaratma endişesine girmiş, doğulu toplumların yaşadığı krizler üzerinden kapsamlı bir tartışmayı sürdürür. japonya'nın modern edebiyatını yaratma sürecindeki, krizlerle türk toplumunun yaşadığı krizlerin benzerliği dolayısıyla bize bu kadar uzak bir kültürün yaşadığı süreci, farklı türde bir yakınlıkla okutabilen bir metindir.
  • marksist görüşüne, kant’ı ekleyen ve bugün bizlere kant üzerinde okumalar yapmamızı tembihleyen karatani’ne göre, edebiyatın modernite ve modernleşme ile bağlantısı, birçok edebiyat teorisyeni ve eleştirmeninin de katıldığı üzere, ulus- devlet inşası sürecinde olmuştur. ona göre, ulus-devletin oluşumuyla modern edebiyatın doğuşu arasında paralellikler vardır. çünkü ulus-devletin ortaya çıkmasına yol açan toplumsal, kültürel ve siyasi sebepler modern edebiyatın, özellikle de romanın şekillenmesinde büyük etkide bulunmuştur. bunun bir nihai sonucu olarak da ulus-devletle birlikte “hayat tarzında” yaşanan değişimin hayata ve dünyaya bakışı da değiştirdiği görülmektedir. bu da yazının değişimi anlamını akıllara getirmektedir. bir diğer ifadeye göre, karatani için, ulus devlet inşa edilirken, hem edebiyat alanını beslemiş hem de “anlatının politik gücü”nden yararlanarak kendi söylemini içselleştirmiştir.
    böylece bir yandan ulusal bir devlet kurulurken modern ve ulusal edebiyat da onunla birlikte, hatta karşılıklı olarak kendini inşa etmektedir. işte bu sebeple karatani’ye göre, modern edebiyat kavramının kökeni tam da bu zamanlarda, yani milli inşa süreçlerinin zirvede olduğu dönemlerde araştırılmalıdır. bence bu tespit büyük ölçüde yerinde bir değerlendirmedir. çünkü özellikle türkçe edebiyatın “modernleşme” sürecine baktığımızda, karşımıza çıkan roman türünün milli inşa kaygıları taşıdığını söylemek mümkündür. bu dönemde yazılan birçok roman, adeta birer tezli romandır ve bu tez de milliliğin sınırlarını, “ben” ve “öteki” kavramı üzerinden metinsel bağlamda söylemleştirmek üzerinedir.

    ancak bu konuda, daha girift olan ve araştırılması ötelenen önemli bir durum söz konusudur. edebiyat araştırmacılarının çoğu modern edebiyatın ulus devletleşme sürecinden etkilendiğine katılmaktayken belki üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biri bu etkileşimin birbirini beslediğidir. bu duruma karşılıklı olarak diyorum çünkü, zira benedict anderson’ın da belirttiği gibi “hayali bir cemaat”in oluşmasında yazının (gazete, roman, şiir vs.) çok mühim bir etkisi var. büyük ihtimalle ömürleri boyunca bir araya gelmeyecek aynı ulusun vatandaşları bir gazetede yan yana haber olabileceği gibi, ülke çapında okunan bir roman da birlik ve beraberliği güçlendirici bir şekilde tesir ediyor. dahası geniş anlamıyla halk romanı, tefrika gibi eserler ortak bir dil bilincinin ve bilgisinin de gelişmesine katkıda bulunuyor. türkçe edebiyat bağlamında cumhuriyet’in temellerinin atıldığı ve devletin uluslaşması yönünde yapılan çalışmalar dikkate alındığında, birçok edebi üretim bu ideolojiyi kendine konu etmişken bir yandan da devletin politik söylemini güçlendirmişlerdir. gerçi bu durum türkçe edebiyat bağlamında bugün de devam etmekte, nitekim günümüz iktidarının söylemini metinlere taşıyan şöyle ya da böyle onun yanında ya da karşısında duran pek çok edebi üretim söz konusu. bunların alımlayıcıları düşünüldüğünde de mevcut söylem bir şekilde farklı saflarda olunsa dahi kendini bir şekilde tekrarlamış olmakta. bu durum da, bence söylemi raflarda tutup onu güçlendirmekte.

    kojin karatani derinliğin keşfi: modern japon edebiyatının kökenleri isimli eserinde yukarıda aktarılan iki hattı da takip ediyor: bu iki hat, dönüşümlü olarak edebiyatın ve söylemin birbirini etkilemesi üzerine. bir yandan edebiyatın ulusal inşa sürecindeki etkisinden bahsedilirken, diğer yandan “modern” hayat tarzıyla birlikte bakış açısının, dolayısıyla yazının da değişim geçirdiği iddia edilebilir. kitap bağlamında, karatani bu durumu imparatorluk dönemlerinin haiku şiirleri, metafizik resimleri, meiji restorasyonu ile birlikte bir anlamda yaşam alanlarını kaybetmiş, yerini modern şiire ve gerçekçi resimlere bırakmıştır diye belirtmektedir. bir karşılaştırma için cumhuriyet öncesinin tasavvuf edebiyatı ve minyatür resmi ile cumhuriyet sonrasının sanat haritasındaki değişim incelenirse bu durumun uluslaraşırı bir noktada yer aldığı söylenebilir. demek istediğim, tıpkı said gibi anderson gibi, karatani’nin de bu eleştirileri, yalnızca bir edebiyatla (japon edebiyatı) sınırlı değildir. bu durum “modernite” denilen batılı düşünce ve pratik söylemine adapte olmaya çalışan,” modern” bir deyimle “modernleşme” süreci geçiren birçok ulusta gözlemlenebilir. (ben bu konuda, karatani’nin önemli bir edebiyat teorisyeni olan fredric jameson’dan etkilendiğini düşünüyorum.)
    kitaba dönecek olursam, karatani’ye göre bu süreçte edebiyatın içeriğinin dönüşümü söz konusudur. şöyle ki, öncelikle metafizik ve soyut unsurlar yerini karatani’nin geniş bir anlamda kullandığı “gerçekçiliğe” bırakmıştır. karatani “rus biçimciliğinin kuramcılarından viktor şklovski, gerçekçiliğin özünün alışkanlığı kırmak olduğunu söylüyor. yani bireyi, görmeye alışkın olduğu için aslında göremediği şeyleri görmeye zorlamak. dolayısıyla, gerçekçilikte belirli bir yöntem yok. bu alışılmış olan üzerindeki alışkanlığın kırıldığı aralıksız bir süreç. bu anlamda, anti-gerçekçilik, sözgelimi kafka’nın yapıtları da gerçekçiliğe aittir.” diyerek gerçeklik kavramını alışılmadıklıkla ilişkilendirmektedir. öyleyse bütün mesele farklı şekillerde ortaya çıkan gerçekçiliklerin (romantizm, natüralizm, absürd vs.) sürekli değişim gösteren bir “gerçekçilik” şemsiyesi altında toplandığını ortaya koymak. ancak burada vurgulanması gereken en önemli şey şu: bu gerçekçiliklerin ortaya çıkması tesadüf değil. bunlar ancak modern ulusal devletin şartları dolayısıyla ortaya çıkıyor. daha önceki dönemlerin toplumsal, siyasi ve kültürel şartları farklı olduğu için böylesi gerçekçiliklerin ortaya çıkması mümkün değil. öyleyse siyasi şartlarla edebi şartların karşılıklı etkileşim içinde olduğu söylenebilir.
    karatani’nin belirttiği üzere bütün bu gerçekçilikle birlikte yine eski dönemde karşılaşılmayan öğeler devreye giriyor. manzaranın keşfi, içselliğin keşfi, sistem olarak itiraf, anlam olarak hastalık, çocuğun keşfi. burada belki de en önemli unsur “içselliğin” keşfedilmesi, çünkü böylece modern, yalnız, özbilinçli ve öznel bir edebi kahramanın ortaya çıkmakta. modernite öncesi edebiyatta böylesi bir içsellik ve öznellik görülmesi zor. özellikle türkçe edebiyata baktığımızda, divan ve halk edebiyatı üretimlerinin genel itibarıyle “cemaat” kaygısı taşıdığı, metinlerde bireyselliğin ve karakterlerin iç dünyasına yönelmenin son derece kısıtlı olduğu iddia edilebilir. dolayısıyla aslında bugün anladığımız mânâda bir edebiyat mevcut değil. bugünün tutunamayanlar’ını o dönemde piyasaya sürecek olsaydık, muhtemelen bu metin bir kanona dönüşmeyecek ve edebiyat çevrelerince ötelenecekti. (gerçi bu roman yazıldığı dönemde de ötelenmiş ve “değer”i çok sonradan verilmiştir. ) oysa modern dönemin şartları modern romanı ve modern roman kahramanının doğmasına sebep olmakta. hal böyle olunca modernliğin insanı düşünmesi ve bireyselliğin önem kazanması gibi konular, edebiyat üretiminin merkezinde yer almakta ve modern edebiyat modern zamanların edebiyatı haline gelmektedir. elbette karatani’nin iddia ettiği söylemler ve benim ona katıldığım noktalar, 2+2 kadar keskin değildir. ancak bir genelleme yapılması gerekirse, durum çan eğrisi şeklinde buraya doğru evrilmiştir.
    yalnız bence şunu da düşünmeliyiz ki, söz konusu dönüşüm günümüzde farklı bir boyut kazanmaya başlıyor. modern dönemin yavaş yavaş sonlanmasıyla post-modern dönemin başlaması, tıpkı diğer alanlar gibi edebiyatın da “modern” kimliğini kaygan bir zemine taşıyor. hal böyle olunca, eskinin gerçekçiliği, derinliği ve içselliği yerini parodinin, kelime oyunlarının, pastiş ve ironinin yüzeysel bir akışkanlıkla hareket ettiği postmodern edebiyata bırakıyor. zira tarihî şartlar gereği ulus-devletlerin yerini küreselleşen imparatorluklar aldı, ulusallık yerini etnisiteye, ulusal ekonomi yerini küresel liberal kapitalizme bırakmakta. dolayısıyla karatani’nin dediği gibi bir şeyin kökeni belirdiğinde sonu da aslında kendini göstermiş oluyor. ancak modern edebiyatın sonunun gelmesi, edebiyatın sonu anlamına gelmiyor. yeni bir edebi ufkun beklentisine işaret ediyor. edebiyat bir şekilde dönüşüyor, formlar değişiyor, kullanılan dil değişiyor, anlatılan içerikler değişiyor; fakat bir şekilde “tez”li üretim yapan edebiyatçılar için işlevselliğini taşıyor.
    karatani, kitabının japon edebiyatı’na odaklanmasına rağmen çeşitli ülkelerden (çin, kore, almanya, türkiye vs) gördüğü teveccühü başlarda anlayamasa da sonradan bunun sebebinin söz konusu ülkelerin japonya’ya benzer modernleşme serüvenleri yaşadıklarından kaynaklandığı söylüyor. (yazarın bu noktada da jameson’dan etkilendiğini düşünüyorum.) nasıl ki karatani kitaptaki makaleleri amerika’da, dili ve kimliği yabancı bir ülkede yazmaya başladıysa, nasıl ki kitapta sıklıkla söz ettiği yazar natsume soseki edebiyat teorisini ingiltere’den geldikten sonra inşa etmeye çalışmışsa bizim de kendi hikâyemizi bir japon yazardan öğrenmemiz tuhaf olmasa gerek, tabii ki bunu yaparken “bizim”, “japon yazar” ve “kendi” sözcüklerinin anlamlarını sorgulamak ümidiyle!