şükela:  tümü | bugün
  • uzaylıların, efektlerin, derinden geren bir istilanın, seksi bir kadının, siyasi bir propagandanın veya azılı bir seri katilin olmadığı etkileyici bir film.
    bol henhenli, vınvınlı, dışındışınlı, nooooolu, ooomaygaaatlı bir çok film sizi etkilemeye çalışırken bu film usulca kendini seyrettirip zihninize kazınıyor.
    tıpkı çocukken dinlediğiniz masalların hiç aklınızdan çıkmaması gibi..
  • kurosawa sermaye sıkıntısı içinde parayı bulduğu yerde seti kuruyordu. kendisine coppolagiller'in kol kanat germesinden evvel rusların yardımıyla bu naif filmi çekmek için sibirya'ya gidip iki yıl cebelleşti, iyi de bi film yaptı. kendisine yabancı oscar'ı verdiler. ama o bu ödüle yabancı değildi, rashomon'la almıştı evvelce. (fakat sanıldığının aksine bu ödülü en çok alan kendisi değil, 4'er kere ile federico fellini ve vittorio de sica) bu filmin aday gösterildiği tüm ödülleri aldığına şahit oluyoruz.

    dersu uzala toprak insanlarının filmidir. bu insanlar toprağından kopamaz, halk bilgeliği denen şeyin rehberliğinde türlü mühendislik, alet edevat yapımı, insancıllık, ahlak gibi mevzuların üstesinden gelir. yani kafadan, direkt. bir işine karışmaya görün sizi 4000 yıllık bir özdeyiş, atasözü ya da bir metaforla ekarte eder, okumuş adam halt etmiş demeye getirirler. attığını vurur yer, ama canı istemezse ormanın ruhu falan diyiverir. bi sike derman olamamışı da vardır, saf anadolu insanı olarak nitelendirileni de. jose saramago şöyle diyor: "gördüğüm en bilge adam okuma yazma bilmiyordu." bense şöyle diyorum: "bilgelik maksadıyla okumaktan imtina edeni ormana sürünüz."
  • --- spoiler ---

    kapitan arseniev ile dersu'nun ikinci karşılaşmalarında, ormanda ağaçların arasından birbirlerine doğru koşup hasretle sarıldıkları sahnede, ekrandan filme dalıp ikisine de sarılasınız, sevgi çemberi oluşturasınız gelir.

    --- spoiler ---
  • filmle ilgili söyleyecek tek söz yok, gerçekten mükemmel bir film. bunun yanında yukarıda defalarca belirtilmesine rağmen bir kez daha tekrarlamak isterim: buz tutmuş nehrin etrafında kayboldukları sahne başından sonuna dek akıllardan çıkmayacak güzelliktedir.

    --- spoiler ---

    kapitan'ın kaybolduklarına bir türlü inanmak istememesi, sonunda duruma ikna olması, güneşin her sahnede biraz daha alçalmasıyla artan gerilim, durumun vahametine erken uyanan dersu'nun ot kesme fikri, bitkinlikten baygın düşene kadar ot kesmeleri ve arada kapitan'ı "kapitan, bıstrı rabotı"(?) diyerek gazlaması, güneş batarken fırtınanın yavaş yavaş başlaması, sonra fırtınanın ortasında ot yığınını birarada tutmaları ve sonunda bayılıp kalan kapitan'ı dersu'nun güvenli bir şekilde ot yığınının içinde sabaha çıkarması, bu arada o tripod benzeri zımbırtıyı mükemmel bir şekilde çatı olarak kullanarak otlardan barınak yaptığını görmemiz...

    --- spoiler ---

    yaklaşık 10 dakika süren bütün bu olaylar inanılmaz bir yoğunlukla verilmiştir, akira kurosawa'nın ellerinden öpmek gerekir.
  • orjinal adıyla 'dersou ouzala' akira kurosawa'nın 72'de yaptığı rus gezgini vlademir arseniev'in anılarından yola çıkarak çektiği film. (süper süper seyredin çok etkileyici-cnbc-e oynatıyo )
  • avladığı porsukların parasını kendisi için saklamasını rica ettiği rusun ortadan kayboluşuna anlam veremeyecek kadar naif, boş bir kulubeye (belki biri sığınmak zorunda kalır diye) kibrit, tuz, pirinç ve odun bırakcak kadar iyi niyetli, tundranın ortasında kuru otlardan iki dakikada barınak yapabilecek kadar da işinin ehli mükemmel bir insan, orman adamı...*

    izlerken insanın aklına ister istemez tom bombadili getirir. zira kendisi de kanaatimce bir film değil, bir masal kahramanıdır.
  • allah kahretsin. üşenmedim on sayfayı da okudum. iki grup var entrylerde: ilki romantikler. işte biz kutu gibi evlerimizdeykene adam doğada, vah bizim insanlığımıza vah bizim eşekliğimize tayfası; yani ibretçi ekip. bir de hümanizm odaklı, bak adamlara tuz vereyor, kirbit vereyor, pirinç, dayanamıcam ağlıcam gibi bir bakışla sınırlı tayfa. mütevazılığı bir kenara bırakmak ve şımarıklığı ele almak gerekirse: anlaşılan derinlere inmek yine bu garibana, bu yetime düştü. ah, zamanın gençleri, ömür bunlar, oturun. iki tane efes maltımı ve bir paket camel softumu masama koydum. hazırım. siz de hazırsanız başlayalım. -spoiler içeriyor-

    efendiler, öncelikle sikmişim doğasını, gezginliğini, tamam mı? yani bunları övmeyi falan bir kenara bırakın artık. buradan ne ekmek çıkar, ne ideoloji çıkar, ne felsefe ne de başka bir şey çıkar. o yüzden samimi olarak sikmişim doğasını, ormanını. önce bunu bir koyalım artık ya. ibretçi tayfa eğer biraz samimi ise, şu an şu dakika siktir olup gider yerleşik düzenden. gidin abi. orada burada ağlamayın, "evli çift her şeyi bırakıp ormana yerleşti," gibi haberleri orada burada paylaşmayın. siktirin gidin ya da susun. dersu uzala karakterinde, doğa ve gezgincilik bir dekordur. dersu uzala asıl olarak burada değildir. bunu net olarak söylemek gerekiyordu, söyledik. şimdi okumamızı detaylandırarak şenlendirelim ve derinlere doğru girelim, girelim evet.

    bu filmdeki ana mesele, kişinin kendi gerçekliğine dışarıdan bakmasıdır babaerenler. bizler, koşullarımızla, doğduğumuz yer ve yaşadığımız muhit, toplum vs ile birlikte bir gerçekliğin içine hapsoluruz. bu gerçeklik bizden azadedir, biz ona doğarız, yani inşa etmeyiz. ve bu gerçeklik aksaktır, bu gerçeklik eksiktir, hatalıdır ya da belki de en doğrusudur; bunu bilmemiz çok zordur. bugün bir fransız salyangoz'u hapur hupur götürür, biz ise yiyemeyiz. çünkü bu orospu çocuğunun adı zaten sümüklü böcektir bizde. sikerler, yiyemeyiz. işte bu bizim gerçekliğimizdir. biz bu gerçekliğimize bakma şansını ancak ve ancak orospu çocuğu sümüklü böceği utanmadan tiksinmeden yiyen birisini görürsek elde edebiliriz. işte o zaman, bir saniye deriz ve işte ancak o zaman, dünyamızı aşarız. duvarların ötesine geçeriz. abi deriz, farklı, bambaşka olaylar var bu dünyada, bu yaşamda acayip işler var ve ben belli duvarlarla örülüymüşüm meğer. bizim böyle lafları edebilmemiz, aslında bizim kendi gerçekliğimize dışarıdan bakabilmemizdir. bakma şansına erişmişizdir ve vay amk demişizdir. işte filmin ana olayı budur. yoksa dersu uzala bir ideal değildir; pekala bir mülkü olan insan dersu'dan daha iyi, daha güzel ve bu önemli; daha anlamlı bir hayat yaşayabilir. bunu koyalım. buradaki mesele, kişinin kendi gerçekliğine dışarıdan bakmasıdır yani, yedi yüz kere daha tekrar edebilirim. evet. film bunun üzerine kurulu.

    peki bu kendi gerçekliğine dışarıdan bakma hadisesi nerede vuku buluyor? tam olarak, yarraklara yan basacaklarken dersu uzala sayesinde sığındıkları balıkçı ailesinin evinde. orada dersu diyor ki: yüzbaşım, kapitan, beni affet, ben ormanı bırakıp şehre gelemem. param olması ise mesele, samur da paradır ve ben bunu avlayacağım. bu benim para birimim ve bu benim para kazanma biçimim. filmin bu sahnesinde yüzbaşı ve askerleri donarlar. ev sahibinin ikram ettiği balığı görmez olurlar. işte bu kutlu an, bir insanın kendi gerçekliğine dışarıdan bakma şansını elde ettiği andır. donup kalmaları ondandır. dersu uzala sayesinde gerçekliklerinin dışına çıkmışlardır o an. abi dünya benim gerçekliğimden ibaret değilmiş demişlerdir. okunduğunda basit gelen bu şey basit değildir. bence hayatın en boktan şeyidir bu. çünkü kendi gerçekliğinizin dışına sadece ve sadece görürseniz çıkabilirsiniz. işte dersu uzala bunu göstermiştir o sahnede ve bizim elemanlar donmuştur. yönetmenin büyüklüğüne bakar mısınız amk? bu sahne çok anlamlıdır ve bilinçli çekildiği her halinden belli. nefis ve büyük bir iş bu. koçum kurosawa!

    filmin ilk kırılma anı işte bu. o sahnede adamlar kendi gerçeklerine dışarıdan baktılar ve dondular. bu bir.

    ikinci mesele ise bence simgesel anlatımın sınırları içerisine giren detaylar. yüzbaşı ve askerler, bir temsilin ifadesi aslında. bu film özelinde yüzbaşı, yani kapitan, gerçekten de bu hayatta kitleden ayrılan bir ruhu ve algısı olan insan. askerler ise kitlenin temsili. bunu neye dayanarak söylüyorum: kapitan, dersu uzala'yı anlamanın peşine düşerken; askerler olayın taşağındaydı. tıpkı kitle gibi. ki dersucuğumuz da, ulan siz ne ciddiyetsiz adamlarsınız iki dakika gülmeden durun lan diye payladı bunları zaten. işte kitle budur. her şey onlar için bir malzemedir. eğlen geç, üzerinde durma, anlamaya asla çalışma! oysa amirleri, yani yüzbaşı ve yani kapitan nasıl? o, dersu'yu anlamaya çalışıyor. bir yabancıyı malzeme etmemesi gerektiğini, onu anlarsa çok fazla şeyi anlayacağını biliyor adam. kim olursa olsun, bir insana yaklaşmaktaki o inceliğin farkında. asla yargılamıyor, asla küçümsemiyor, anlamaya çalışıyor. işte kitle ile kitlenin dışındakiler arasındaki fark da budur. bir insanı anlamaya çalışmıyorsanız, panayırın soytarılarından birisinizdir. fazlası değil. bir insanı gerçekten anlamaya çalışmayı karakter bellemiş iseniz artık soytarı değil, yüzbaşısınızdır, kaptan, yani dersu'nun tabiriyle: kapitansızdır.

    filmde simgesel olarak bunun böyle kurgulandığını düşünüyorum ve bunu da çok başarılı buluyorum. diğerleri bomboş bir hayatın içerisinde takılırlarken ve dersu'yu taşağa almaya çalıştıkça dersu'nun yarrağına otururlarken yüzbaşı dersu'daki olayı fark etmişti. peşine düştü. yer yer rehber edindi onu. işi düştüğünde, ormanda göreve çıktığında rehber odur dedi. ona saygı duydu. diğerleri ise inceliksiz, derinliksiz bir yaratıklar sürüsü olarak gülüp geçtiler; tıpkı hayatı yaşama biçimleri gibi. tıpkı hayata baktıkları gibi ve tıpkı hayatlarının bomboş olması gibi; dersu'ya bakışları da bomboştu. bu da ikinci önemli nokta.

    üçüncü olay dersu'nun gözlerinin bozulması ve filmin ikinci kırılma noktası da bu zaten. isyan ediyor dersu, sikerim hayvanları ilk ben görürdüm, şimdi göremiyorum, amına koyarım böyle işin diyor. buradaki isyan hüzünlü bir isyan. hüzün şurada: dersu, egodan, herkesten yüce olduğundan delirmiyor; o, eğer bu yeteneği sönerse seçtiği yolda yürüyemeyeceğini bildiğinden deliriyor. ölümle aynı şey yani onun için görememesi. allah kahretsin, son sahneyi siktir edin, asıl burada ağladım ben. onun çabası, falan filan. amına koyayım. hüzün asıl buradaydı işte. dersu, orada ölmüştü çünkü. nefes alıp veriyor olmasından azade bir ölümdü o. gerçek ölümdü ve acı olan, bunu kendisi de fark etmişti.

    son kırılma anı, dersu'nun kapitana abi ben şehirde yapamıyorum demesiydi. sonunda saldılar adamı, hadi git emmoğlu, sen dağlara aitsin bre deyu. buradaki kırılma mükemmel biçimde şuydu: kişi, kendi gerçekliğine dışarıdan baksa bile ondan kopamaz. yani keşke gidip yönetmenin önünden eğilseydim. bu kadar başarılı bir anlatım olamaz aminor. dersu'nun bizim elemanlara yaşattığını, filmin sonunda dersu'ya yaşatıyor yönetmen. dersu kendi gerçekliğine dışarıdan bakıyor. ancak buradaki tema şu: ne yaparsan yap, gerçekliğinden kopamazsın. bir türk olarak o siktiğimin sümüklü böceğini yiyemezsin. bu gerçekliğindir senin, kadir cangızbay'ın tabiriyle: hamurundur. erasmus bok püsür ama çorum vardır, yozgar vardır sende. bunu atamazsın. ve gider dersu uzala dağlara. hayatta kalamayacağını bilerek gider. tam da bu noktada şimdiki yeni yetmelerin anlayamayacağı bir kavram olarak haysiyet giriyor devreye.

    dersu uzala'nın yüceliği, doğa sevgisi bok püsür değil yani. onlar bir dekor. orospu çocukları gibi bulunduğu kabın şeklini almıyor adam. alamıyor. bunu yapamıyorum diyor. öleceğimi biliyorum ama yine de gideceğim çünkü ben bu değilim diyor. yücelik burada işte. ateşin başında bir hışımla kalkıp, yerleşikliğin sembolü battaniyeyi üzerinden atıp sikerim diyor; ben bu değilim. koçum benim. öleceğin bilerek gidiyor ve ölüyor. duruş budur. haysiyet budur. dersu uzala'nın yüceliği buradadır. böyle bir filmden kalkıp da doğa falan çıkmaz yani. hümanizm falan dekor sadece. işin aslında bunu izleriz. umarım iyi ifade edebilmişimdir. küfürler için özür dilemek isterdim ama sikerler, dilemiyorum. hüzünlüyüm.

    itüsözlük'ün vakti zamanında estiricisi olan değerli dostum komiser cemal gibi konuşmak gerekirse: bu filmde sadece doğa güzellemesi bulan herkes biraz alçaktır! geceniz güzel olsun.

    edit: sarhoş olduğumdan bir sürü imla hatası yapmışım. onları hallediyorum. fak yu bana.
  • 1976 yılında en iyi yabancı film oscar ını kazanarak akira kurosawa ya, bu ödülü iki kez kazanan tek yönetmen ünvanı kazandıran film.
    (bkz: rashomon)
  • insanın doğadan kopuşu, ağaçlar iyidir, su allahın suyu, her yeri beton yaptık hayvanlar ölüyor falan filan, bunları biliyoruz hep. işlek yerlerde yolumuzu kesen greenpeace'çiler söylüyor, hepimiz duyarlıyız vesaire. ama mesela şehrin içinde 'dur lan bi kuş vurayım' diyen adama ya da mecidiyeköy metrobüs durağının girişine çadır kurup uyumaya kalkan adama ya da allahın odununa para vermeyi garip bulduğu için parka gidip de ağaç kesen adama denk gelince aşağı yukarı hepimiz 'napıyon amanakodumu' ayarında tepkiler veriyoruz, veririz.

    hah işte bu film derdini öyle bir anlatıyor ki, sibiryanın steplerinde ve öküz gibi ormanlarda geçen bir buçuk saatten ve büyük kaptan dersu uzala şehre gelip de bi 'kutu'ya kapandıktan sonra bu üstte saydıklarımı yapınca, yukarda söylediğim tepkiyi verenlere sinir oluyoruz, 'höt lan, höt' diyoruz.

    film derdini öyle bir anlatıyor ki, adına medeniyet diyip de öncesi yokmuşçasına kanıksadığımız ve yüzyıllar boyunca yedi kuşaktan genlerimize işlenmiş olan şeyleri bir buçuk saatlik bi gezintiyle bize unutturuyor ve bize filmin başında kapitan'ın da dediği gibi, 'aah dersu' dedirtiyor.

    ama film bitip de biz dünyaya dönünce, dersu uzala'yı sadece süper bi filmdeki süper bi karakter olarak hatırlıyoruz, diğer her şey unutuluyor, medeniyetimize ve kutu gibi odalarımıza dönüp suya para vermeye devam ediyoruz. çünkü insanların sayısının çok ve kaynakların sınırlı olduğuna ve başka türlüsünün mümkün olamayacağına kendimizi inandırıyoruz. her aklına esen parkta ağaç kesmeye kalksaydı, istediği yere çadır kurup 'ben burda uyuyacam' deseydi bu toplumun hali ne olurdu diyoruz, büyü bozuluyor.

    hangi filmde/kitapta hatırlamıyorum (hatırlayan olursa ışığı yakıversin), insanların sinemadan çıkınca değişik bir enerjiyle dolu olduğunu ama diğer insanları görüp gündelik hayata karıştıkça 'normal'e döndüklerini, eğer aynı anda tüm insanlara bir film izletilebilse filmin sonunda dünyanın farklı bir yer olacağını söyleyen bir bölüm vardı. işte o film bu filmdir.

    ah kurosawa.

    edit: sağolsun tamburello yaktı ışığı, sanırım 'tüm insanlara aynı anda film izletilmesi' kısmını başka bir yerden hatırlıyorum ama bahsettiğim bölüm aylak adam'daymış:

    "çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor: sinemadan çıkmış insan. gördüğü film ona bir şeyler yapmış. salt çıkarını düşünen kişi değil. insanlarla barışık. onun büyük işler yapacağı umulur. ama beş on dakikada ölüyor. sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar."
  • alttan alta işleyen güçlü siyasal boyutunun gözlerden kaçtığını sandığım film.

    doğa ve insan ilişkisi, kent ile kır yaşamları üzerine gidip gelindiği, böylelikle filmin kendi akışını kazandığı aşikar. tam da bu nedenle siyasal bir duruşun tezahürünü barındırıyor.

    öncelikle yönetmen akira kurosawa'nın ve filmin uyarlandığı kitabın yazarı olan vladimir arsenyev'in, doğa-insan ile kent-kır karşıtlıklarının siyasal söylemlerin ve ideolojilerin ana unsurlarından biri olduğu zamanların çocukları olduğu unutulmamalı.

    ikincisi, filmin karakterleri ile geçtiği zamanın ve mekanın anlamı dikkate alınmalı. rusya, japonya ve çin devletleri arasında paylaşım savaşlarının konusu haline getirilmiş topraklardan bahsediyoruz; ayrıca hikayenin geçtiği zamanlar, tam da bu savaşların zamanları. dersu uzala, o toprakların halklarının bir çocuğu. yüzbaşı (captain) ise rus devletinin askeri ve o topraklarda-zamanlarda bir temsilcisi.

    modern devletlerin, dünya topraklarını paylaşarak, kayıt altına alarak ve yeniden yapılandırarak temellük ettiği uzun 19. yy.dan 20.yy.a sarkan bu hırgürün karakterlermizde temsil edilişi hakkında ne denilmeli? filmde ne savaştan ne de modern devlet güçleri ile halkların arasındaki husumetten söz edilmektedir. tam tersine, dersu uzala ve dersu'nun doğayla kurduğu ilişkinin dolayımı üzerinden kendini gösteren doğa, geriye kalan hemen her şeyi kalıntılaştırmakta ve kendi bünyesinde soğurmaktadır. sanki, kırı ve doğayı, kentin ve insanın buyruğu altında kalmaya ve böylelikle ortadan kalkmaya yazgılı gören modern devletin ideolojisi tersine çevrilmektedir. ormanların evladı, devletin askeri ile hesabını başka türlü görmektedir. asker, toprakları ölçüp biçecek, haritalandıracak ve kayıt altına alacaktır. devlet, bu kayıtları elinde bulundurarak, bu kayıtlara bakarak ve dayanarak toprakların mülkünde ve tasarrufunda olduğunu herkese ve her koşulda dayatacaktır. o toprakların çocuğu dersu ise, o topraklarda, o topraklarla ve o toprakları yaşayacaktır. hayvanın, insanın, bitkinin, cansız varlıkların hepsinin birer cana sahipmiş gibi birlikte yaşamalarından başka türlüsünü düşünemeyecek; her birinin eşitçe o toprakların hem sahibi hem de parçası olduğu bir hak ve hukuktan ötesini bilmeyecektir. devletin askeri olan yüzbaşı (captain), dersu'yla karşılaşınca ve dersu'yu tanıdıkça sanki kaybettiği bir şeyle ya da kendi varlığında eksik kalan bir boyutla temasa geçmişçesine büyülenecektir. dersu, askerin temsil ettikleriyle olan kaçınılmaz hesabını, anımsatan ve böylelikle yüzbaşının kafasındaki kabulleri altüst eden hali, tavrı ve duruşuyla görecektir. yüzbaşı ve temsil ettiği şeyler, kendisini soyup soğana çevirse de öldürse de başka türlü bir hesap görme kendi hukukunda ve kitabında olmayacaktır.

    özetle, dersu uzala karakterinin, bir yandan pek çok yorumcunun da belirttiği gibi kurosawa'nın etik-politik duruşunu temsil ettiği; tam da buna dayanarak diğer yandan ise, seyirciye ve insanlığa, tüm çatışmalara ve sorunlara karşılık benimsenmesi gereken ethos'un cisimleşmesi olarak sunulduğu ileri sürülebilir.