şükela:  tümü | bugün
  • hümeyra'nin türk sinema tarihindeki en iyi performanslardan birini verdigi 1990 tarihli irfan tözüm filmidir. sabahattin ali 'nin cilli, hanende melek ve yeni dünyaadli üc öyküsünden yola cikilarak cekilen filmde tarik akan ve ülkü ülker'in performanslari da oldukca iyidir.

    hümeyra türkiye'de kadin olmak durumunu, birbiriyle kolayca iliski kurulabilecek üc kadinin öyküsünde öyle bütünlüklü bir karakter cizer ki, o üc kadin sanki bir kadinin farkli hayat zamanlarindaki izdüsümünü yansitir. cilli sari perugunu cikarsaymis cok daha iyi olurmus kendisinin de ifade ettigi gibi. ama o saru peruk cikmadan bile, cilli hanende melek ve yeni dünya ayni bakislarda bulusmus...bazen biraz daha umutlu, bazen biraz daha düsmüs.

    hümeyra 'nin finaldeki köcek dansi -yoksa ölüm dansi mi?- türk sinemasinin en unutulmaz sahnelerinin basinda gelir.
  • tarık akan'ın da hümeyra'nın da 4 ayrı karakteri oynadığı 1990 yapımı film.
  • sabahattin ali'nin sade, bir o kadar de etkileyici metaforlarla süslediği statükocu otoriteyi eleştirdiği hikayesi:

    çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin -ikinci devir- adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. bir de bu söylediğimiz devler. bunlar da çeşit çeşitti. boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklıydı. sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. o zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. ilk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. sular onların, karalar onlarındı. ilerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.

    ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. bu birdenbire olmadı. belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti. yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar. kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında, birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.

    ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. o devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. hayalinde onların şekillerini canlandırdı. onlara çeşit çeşit isimler taktı. şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti.

    işte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.

    çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.

    sabahattin ali / 1946
  • kurgusu bayağı antin kuntin bir film, klasik 90'lar diyelim..
    amma hümeyranın insanı şaşırtan ve de pek olağanüstü performansı ile ağzı açık izlediğim bir film..
    sen neymişsin be hümeyra demek istiyorum..
    humeyra'nin devlestigi yeni dünya kısmındaki dans sahnesine ise söz ola bilmez..
  • büyük olurmuş, öyle diyolla!
  • sabahattin ali'nin fevkalade denebilecek sadelikte yazmış olduğudur. okunmalıdır. öyle ki;

    ... ilk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. sular onların, karalar onlarındı. ilerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı.
    ...

    daha anlatacakların vardı belli.
  • sabahattin ali'nin 1947 yılında yayınlanan sırça köşk isimli eserinde bulunan 2.masal

    "çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin "ikinci devir" adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. bir de bu söylediğimiz devler. bunlar da çeşit çeşitti. boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu."