şükela:  tümü | bugün
52 entry daha
  • devlet, ister beğenin ister beğenmeyin (ben tercih hakkımı böyle bir devlet yapısından yana kullanmazdım, zaten bu devlet yapısı, platon'un sadece kendi yararını düşünen devlet'inden, xvi.-xvii. yy.'larda macchiavelli'nin otoriter devletinden, bacon'ın egemenlik ve yayılmacılığı öngören devletinden, grotius'un köleliği doğal sayan devletinden, campanella'nın inançlı devletinden, hobbes'un kargaşayı önlemede her şeyi akla yatkın bulan devletinden yani sonuç itibariyle sadece ve sadece kendi bekaasını düşünmek zorunda kalan devlet anlayışından beslenmiştir. ben de bu yapıdan nefret ettiğimi birçok entiride anlattım, en azından fikrimi merak eden varsa diye söylüyorum bunu.) vatandaşlarına ve dış güçlere karşı egemenliğini koruyabilmek için yani karşısındaki herkese, her şeye dişini geçirebilmek için, ister sanal deyin ister pek manalı ve gerçekçi bulun; kemikleşmiş değerler yaratmak ve bu değerler üzerinden bekaasını sürdürmek zorundadır. bu değerler avrupa ve asya minor'de xvi. ve xvii. yy.'a kadar çok kuvvetli bir biçimde dini nitelikte olmuş, en büyük güç de kilisenin elinde toplanmıştır. benzer şekilde osmanlı'nın cihat anlayışını ve islam'ı yaymak için giriştiği savaşları da değerlendirmeye alabilirsiniz; yani devlet değerlerden hareket etmek durumundadır.

    ilginçtir, devlet- değerler ilişkisinde, zincirleri kırmak isteyen ütopik devlet arayışlarında da bu değerlere zorunluluğu görebilirsiniz. insan aklı niye kafasında ütopik devletin hayallerini kurar? insan rahatsız olduğunda, alternatifleri düşünür, o halde insanın bulunduğu devlette kendisini rahatsız ettiğini düşündüğü bazı nitelikler vardır ve bu nitelikler kafasında kurguladığı yeni devlette olmamalıdır. oysa sorun küçük müdahaleler ve devletin temel aldığı değerler bütününde yapılan değişikliklerle çözülecek gibi değildir ki? bu yüzden hayallerdeki devlet fikri ütopyalaşmıştır. zaten insandan insana değişen bir devlet kabulünden söz ediyoruz. günümüzde bu daha belirgindir, mesela islam devleti kurmak isteyen de, sosyalist düzene geçmek isteyen de sınırlarını kesin ve net bir biçimde belirlemiştir. oysa önceki çağlarda bu ayrımlar daha bulanıktı. sokrates'i zehir içmeye gönderen devletin (nietzsche'ye göre, sokrates'in kendisi zehir içmeye gitmiştir: nietzsche'nin sokrates sorunu) platon'u rahatsız eden bir yapıdan muzdarip olduğu düşünülmektedir, doğrudur. ama onun kafasındaki yeni devlet, eski devletin en temel yasalarını değiştirebilecek güçte değildi. mesela mythos ve homeros devlet dışı kalmıştı ama tümüyle tanrılar veyahut homeros'un mitleri tümüyle yasaklanmamıştı. ya da campanella'nın güneş devleti'nde (bkz: #10341676) sanki erken bir komunizmi andıran "ortak yaşama bilinci" var idiyse de, yine baskın olan değerlerden bazıları hiristiyanlık dinine ve tanrının krallığı anlayışına dayanıyordu, hatta havarilerin yaşayışlarından övgüyle söz ediliyordu. yani insanın devlete karşılık başka bir devlet hayali kurduğu noktada dahi, eski devletin ona kabul ettirdiği değerlerin dışına çıkamıyor; bu bir sorun mu? bence büyük bir sorun. ve bu sorunun en temel kaynağı kategorileşmemizdir. bu kategorileşmeyi ben insanın düşünen hayvanlıktan, ideolojik hayvanlığa geçmiş olmasına bağlıyorum. bu yüz senelik bir hikaye de değil, nereden baksanız 2500 senedir insanlık yolunu çiziyor. bizim dönüp dolaşıp platon ve aristoteles'e varmamızın sebebi budur. ben bunu homo insipiens'te anlatmaya çalıştım, o adam yani ideolojik olan kabuğunu kırıp, aydınlanma yoluna girdiğinde de işler bitmiyor, sorumluluğu daha da artıyor, çünkü akıl insana sadece değerler karşısında olumlu şeyler yaptırmaz, aklı yöneten bir mekanizmaya duyulan ihtiyaç söz konusudur. bu mekanizmayı da yaratan akıldır ancak bu akıl kategorileşmiş bir akıl olacağından, ya da modern dünya böyle görmek istediğinden; islamcı, milliyetçi, faşist, şeriatçı, ulusalcı, komunis, solcu, laik şucu, bucu bir şekilde terminolojide karşılığınız bulunmaktadır, ortaçağ'da ruh ve mistikçiler platoncu, onun karşısında modern bilimin yolunu açan maddeciler ise aristotelesçiydiler. nereden bakarsanız bakın ideolojinin emrinde, homo insipiens yani aptal adam olarak devletin sadık bir fişlenmişisinizdir.

    kategorileşmeden kendini sıyırabilen bir filozof vardı; nietzsche, modern algılayış onu da nazizmin fikir babası yapıverdi, yetinmediler en büyük ahlakçı oyken, onu ahlak dışı ilan ettiler, "durun adam öldü vurmayın daha fazla" demeye kalmadan, en büyük inançlı adam olan, dionsyiak tavır karşısında atın boynuna sarılarak ağlayan, sokratesçi ironi karşısında yunan mucizesinin sonlandığını düşünen bu şarapçıyı birden nihilist sayıverdiler (bkz: nihilizm/@jimi the kewl), o da kategorileşti hem de kategoridışılığı becermiş, söz konusu izleğin dışında kalabilmeyi becermiş tek filozof olmasına rağmen.

    devletten, ütopyaya, değerlere, kategoridışılığa ilginç bir sohbet oldu; teşekkür ederim okuduğunuz için.
  • "adalet olmayınca devlet büyük bir çeteden başka nedir?" (remota itaque iustitia quid sunt regna nisi magna latrocinia?)
    augustinus, de civitate dei ıv.4.
460 entry daha