şükela:  tümü | bugün soru sor
  • ölürken gözümün önünden geçecek film seridinin en belirgin sahnelerinden biri olacaktir eminim.

    istanbuldan uzakta, çoook uzaktaki bir yatili okulun bahçesidir yer. günlerden pazar, hem de utanmadan günesli bir pazardır. anne ve baba, gayet kayitsiz seni birakip giderler. gayet kayitsiz degildirler belki de, ama sana öyle gelir o an. sokaga atilan, hatta evi kolayca bulamasin diye uzak bir yerde birakilan bir kedi yavrusu gibi hissedersin kendini. aglamak istersin, ama serde erkeklik var demis ya orhan veli, gururuna yedirip de aglayamazsin, bakakalirsin arkalarindan.

    yukari kata çikarsin, odana… ilk giden aile seninkiymis meger. esyalarini biraktigin odada 3 kiz, 3 takim anne ve 2 takim baba öpüsüp koklasmaktadir hala. bir anne katlanmis kazaklari dizmektedir bir rafa kizina ögütler vererek, bir digeri masada kizinin defterlerini kaplamaktadir.
    ne gidecek bir yer, ne merhaba diycek bir insan, ne hatirlanip gülünecek bir hatiran vardir o anda. sadece anneler ve kizlari doludur her yer, ve evet, aglamak yakismaz.

    birsey yapiyor olmak için sen de baslarsin defterlerini kaplamaya. diger anne habire konusmaktadir kiziyla, bir türlü susmaz. bir dügüm gelip tikanir bogazina, yanaklarinin uyustugunu hissedersin, birseyler basinçla gözlerine doğru gelmektedir ama hayir, kesinlikle aglanmayacaktir orada, o anda. tüm dikkat defter kaplamaya verilir, sadece defter kabinin isiltili desenine, selebantlarin koparilmasina, kivrilan kagitlarin muntazamligina…

    transa geçmis gibi saatlerce defter kapladim o gün. hatta o diger arkadasin annesi, yillar sonra bile hayretle söylerdi o defter kaplayistaki hizimi, çünkü kimse anlamadi onu aglamamak için yaptigimi.
  • 3 hafta dayida(eksik olmasin) ikamet edilmişken ve yine aile saadetini buyuk olcude yasamisken artik asil gidilmesi gereken yere gidilmistir. yalnizligin anlasildigi anlardan ilki gerceklestigi icin omrunuz boyunca unutmayacaginizi o an anlarsiniz. oyle odanin ortasinda, yatagin uzerine oturup bir anda "nerdeyim lan ben?" sorusu gelir akla. "ben burada nasil yasayacagim?" sorusu gelir birden. "kurtulmaliyim buradan!" ardindan gelen cumle olur. gozlerden akmaya baslayan damlalar cogaldikca cogalir, derken bir arkadasinizdan telefon gelir. gozyaslariniz katlanir da katlanir. nasil olsa kimse yoktur odada. o biter anne arar. anneye caktirmamak lazimdir ama gozyaslarini. onun da icinin nasil ciz ettigi bilinir. "iyiyim ben!", "arkadaslar falan iyiler, oda cok iyi" denir ardindan "valla!" demek sart olmustur. anne bilmez mi senin agladigini? bilir tabii o da caktirmaz bunu. saatler gecmek bilmez. kimlerle tanisacaksin?, kimlerle ayni odayi paylasacaksin? cok zordur bunlar. bunlari dusunmek bile urkutucudur. hicbirini siz secmemissinizdir cunku. kumar gibi. ama gorulur ki korkacak bir sey yokmus.
    ve asla bilmezsiniz orada bu kadar uzun sure kalacaginizi. 5 sene icinde yaklasik 23 kisi eskitilirken kalanin tek siz oldugunu gordugunuzde hissedeceginiz en onemli sey ayni durumda birakmayacagim benim de bu durumda bir cocugum olursa. o zamana neler degisir bilinmese de su durumda akla gelen ilk sey o olur. ne var ne yok ona aktarilir rahat etsin tek. tek bu sikintilari cekmesin diye.
  • -sen hangi bölümden düştün
    - edebiyattan.
    diye ahmak bir diyalogla geçen gün.
  • uyunması mümkün olmayan gün....
  • ilk gün yurtta yöresel olarak farklı kimliklere bürünseler de klasik olarak aynı karakterde öğrenciler bulunur. kısa bir inceleme yapalım ilk gün görülebilecek tipler hakkında.

    1- eski kafalı salak şakacılar : bu arkadaşlar genelde kokuşmuş klasik yurt şakalarında takılı kalmışlardır. atasözü olarak karşılıkları kırık plaktır. mütemadiyen yeni gelen cikleri salak şakaları ile kafalamaya çalışırlar. misal; o yatağı mühürletmezsen yatamazsın en bayık kekleme yöntemleridir. gereksizdirler.

    2- camiadan dayı statüsü alanlar : bunlar okulun siyasi eğilimine göre değişkenlik gösterir. yurttaki ilk gün odada bitip okulun siyasi yapılanması hakkında konferans[[gözdağı]] verir. daha sonra envai çeşit siyasi yayınla karşınıza çıkarlar. yurt hayatını zindan etmeye yemin etmişlerdir.

    3- sevgi pıtırcıkları: bunlarla genelde aynı odada kalıyorsanız karşılaşabilirsiniz. her şeye yardım etmek için çırpınırlar. genelde 2.sınıfa yeni geçmişlerdir ve eve çıkacak kimseleri olmadığından yeni gelenlerden biri ile eve çıkabilir miyim acaba düşüncesindedirler. kısmen de olsa çıkarcıdırlar.

    4- racon insanları: bunlar tüm gün yurdun girişinde oturup yeni gelenlere bakıp gülerler. kendilerinden yardım istendiğinde gayet cool bir şekilde sen nerden düştün buraya sorusunu sorarlar[[sanki kerhaneye düştük pezevenge bak]]. cevabı dinlemezler. okul ve şehir hakkında ahkam kesmeye başlarlar. sanırsın kurdu olmuşlar her bokun. halbuse ilerleyen günlerde aslında yurdun zavallı kontenjanında olduklarını keşfeder ve etkilerinin yalnızca yeni gelen cikler üzerinde olduğunu anlarsınız. tıynetsizdirler.

    5- yöresel elemanlar : bunlar genelde ilk gün yurda bavulları dolu bir şekilde gelirler. çoğunluğu güneyden/akdenizden bir yerdendirler[[adana, hatay, mersin]] bavullarında iki takım kıyafet ya vardır ya yoktur bavulun devamı yöresel yiyeceklerle doludur ve sıcakkanlı olmalarından mütevellit getirdikleri her şeyden size ikram ederler. ilk kankalıklar bu elemanlarla yaşanır. lazımdırlar.

    6- neden geldim buraya havasındakiler: kimseyle konuşmazlar. hallerinden şikayetçidirler. zaman zaman tebessüm ettikleri görülse de sıklıkla suratsız gezerler. yurttaki tüm manyaklıkların altından bunlar çıkar. zaman zaman işe yararlar.

    7- olayın tüm piçliğini çözmüşler: bu gruptakiler feleğin çemberinden geçmişler olarak tanımlanabilir. sizi severlerse tüm işlerinizi nasıl çözebileceğiniz konusunda yardımcı olurlar. büyük ihtimalle son sınıf öğrencisidirler. babacan tavırlar sergilerler, koruyucudurlar. uzun zamandır okulda ve şehirde bulunmanın getirdiği avantajları vardır. herkesi tanırlar. daha önce eve çıkıp anlaşamayıp yurda geri dönmüşlerdir. yurtta en gerekli elemanlardır.
  • gerçekten nevresim takımının yurt müdürünce imzalanması gerektiğini düşünüyorsanız, sizin için bu gün bitmez. daha tek tek memurların paraf atması lazım çarşafa.
  • hani 5-6 yaşlarındayken en sevdiğiniz çizgi filmi izlerken birden ortaya gerçek bir adam çıkar ya (hatta çizgi film karakteriyle konuşur falan). işte tıpkı böyle bir duyguya neden olan gün.
  • benim için; insanın kendini en çaresiz hissettiği anlar’dan birine denk gelir bu ilk gün.

    sızısı geçmez kolay kolay, ardında başka başka hüzünler ve anılar sakladığı için. üniversite için eskişehir yollarına annem uğurladı beni. ondan birkaç hafta önce, yine onunla gidip kayıt işlemlerini halletmiştik, yurda da başvurmuştuk. yurt listesinde adım yayınlandı sonra, ve artık yola çıkma zamanı geldi. annem tek başına yolcu etmişti beni. o geceyi öyle net hatırlıyorum ki, unutmak da istemem üstelik; boyumdan büyük bavullarla imtihanım o gece başladı, gece yolculuklarını yine o gece sevmeye başladım, vedanın ağırlığını o gece iyi anladım, kendimi çok yalnız hissetmenin çaresizliğini yine o gece... saatler geçmedi bir türlü, o gece, o otobüste.

    ertesi sabah eskişehir'e vardım; şiş gözlerim, soluk yüzüm ve halsizliğimle. sora sora bağdat bulunur ya, ben de yurdumu buldum. birkaç işlemden sonra, bir battaniye ve bir yastıkla beraber kalacağım odaya yollandım. çocukluğumdan beri ranzada uyumaya alışık olan ben, o kadar büyük ranzalar görmemiştim daha önce. ve her şeyini içine sığdırman gereken o kadar küçük dolaplar. ve tüm bunların metalik sevimsizliği, yerlerdeki taşın soğukluğu, hiç tanımadığın beş ayrı kişiyle aynı odayı paylaşacak olman, hiç bilmediğin onlarca kişiyle aynı banyoları ve tuvaletleri paylaşacak olman... görmemiştim bunları, bilmiyordum. odada kimseler yoktu; elimdeki yatak numarasına baktım, kapının yanındaki ranzanın üstündeki yataktı. yani; orası artık benim "yeni" yatağımdı. ben evdeki ranzada aşağıda yatardım, “ya yukarıdan düşersem?” dedim içimden, kimse duymadı. ne yapacağımı bilemedim, nereden başlamalı bilemedim. nevresim dedim, önce onu geçirmeli, çarşafı sermeli, hazır etmeli yatağı, yatağımı. o odaya alışabilmenin ilk koşulunu; o yatağı benimsemek olarak görmüş olmalıyım herhalde. koca bavulu açtım odanın ortasında, annemin özenle yerleştirdiği nevresimleri bulup çıkardım, diğer eşyaları ortalığa döküp saçmamaya çalışarak. ve tırmandım ranzanın üstüne. orada kaç dakika cebelleştiğimi inanın hatırlamıyorum. ama inatla; yere inmeden, yukarıda, yatağın tepesinde, o nevresimi geçirmeye çalışıyordum, bunu hatırlıyorum. alt ranzaya inip orada kolaylıkla geçirmek istemiyordum, çünkü o yatağın sahibini tanımıyordum. benim yatağım buydu, bundan sonra hep böyle olacaktı, ve bunu yapmayı orada öğrenmeliydim. kenarları açık olan o devasa ranzanın üzerinde, hiçbir yere tutunmadan, çarşafı yatağa, nevresimi battaniyeye geçirmek için kaç dakika harcadım gerçekten bilmiyorum. çok uzun süre uğraştım ama, ve sonunda ağlamaya başladım, bu sefer hepten yapamadım. aşağı atladım birden, koşarak aşağı indim, bahçeye çıktım, annemi aradım;

    - kızım?
    + (hıçkırarak) anne ben bu nevresimleri geçiremiyorum bir türlü.
    - geleyim mi ben? istersen hemen bir otobüs bulur akşama orada olurum?

    neden geçiremedin, nasıl beceremedin, bak şöyle yap, böyle tut demeden bunu söyledi. konunun nevresim olmadığını ikimiz de biliyorduk çünkü. bu sözü duyar duymaz; güçlendim birden, duruşum dikleşti aniden; “gerek yok, ben hallederim” dedim. çıktım yukarı, derin bir nefes aldım, yarım yamalak hallettim, ama hallettim. belki bu yüzden nevresim geçirmeyi hala sevmem, ama hep hallederim.