şükela:  tümü | bugün
  • türkçesi bir yanılsamanın geleceği olan sigmund freud un bir eseri. 1927-1931 yılları arasında psikoloji üzerine çalışmalarının bir parçasıdır, derlemesidir ya da.

    kitabın ilk cümlesiyle, belki de freud, amacını veya en azından çıkış noktasını belirtmeye kalkışmıştır;

    "kişi belirli bir uygarlıkta uzunca bir süre yaşayıp sık sık bu uygarlığın kökenlerini ve nasıl bir yol izleyerek geliştiğini keşfetmeye çalıştığında, bazen karşı yöne de bir bakarak bu uygarlığın akıbetini ve hangi dönüşlere uğramaya mukadder olduğunu sorma gereksinimini duyar. "
  • tr. bir yanılsamanın geleceği.

    freud, tanri ve dinsel tasarimlar

    psikanaliz’in kurucusu olan sigmund freud, 1927 yılında kaleme alıp ertesi yıl yayımladığı “bir yanılsamanın geleceği” isimli çalışmasında “uygarlığın ruhsal demirbaşlarının belki de en önemli parçası” olarak tanımladığı dinsel tasarımlar üzerinde durmuş ve onları psik-analitik incelemeye tabi tutmuştur. biz de bu makalede söz konusu çalışmaya odaklanarak freud’un sadece “tanrı” ve “din’ kavramları hakkında yaptığı irdelemelere dikkat çekmeye çalışacağız. hemen belirtmek gerekir ki freud’un “totem ve tabu”, “musa ve tektanrıcılık” ve “uygarlık ve hoşnutsuzlukları” isimlerini verdiği çalışmaları konu üzerinde bütüncül bir bilgiye kavuşmak isteyen okuyucuya tavsiye edilebilecek diğer kaynaklardır. çalışmamızın yer kısıtlılığı nedeniyle biz yalnızca en başta belirttiğimiz kaynak ile yetineceğiz. açıktır ki söz konusu kısıtlılık ilerleyen zamanlarda çalışmamızı genişletmemiz açısından hiç bir engel teşkil etmemektedir.

    doğal-toplumsal mücadelede baba-tanrı gereksinmesi

    konunun başlangıcında freud için hemen her meselede çok önemli bir kaygı sebebi olan uygarlık/kültür kavramının(bu iki kavram freud açısından birbirinin yerine ikame edilebilir kavramlardır) yine onun açısından tanımını görmek değerli olacaktır. freudian bakışla uygarlık, doğa kuvvetlerine karşı hakimiyetin, doğanın insanlık için sunduğu refahı elde etmek adına kazanılmış olan bilgi, yetenek ve bu refahın dağıtılmasını sağlayan düzenlemelerin genel adıdır.

    söylenebilir ki uygarlık varlığını korumak ve sürekliliğini sağlamak için yarattığı değerler vasıtasıyla bireyi kontrol altına alarak ondan “içgüdüsel vazgeçiş” bekler. böylece birey örneğin her istediği kişiyi cinsel nesne olarak seçemez, öldüremez ve diğerlerinin malına izinsiz olarak el koyamaz. uygarlık böylece bir anlamda “bir arada yaşama”yı yani toplumsallaşmayı sağlar ve dayatır. gözden kaçırmamak gerekir ki başta vurguladığımız gibi uygarlığın çatışmayı önlemekte yegane amacı kendi varlığını sürdürmektir. ve kuşkusuz freud açısından bu, kutsal bir amaçtır ve bu uğurda bireylerin baskı alınması şarttır. beklenen vazgeçiş olmaması taktirde isteklerin sınırsızlığına bağlı olarak uygarlığın varlığını tehdit edecek çatışmalar başlar. uygarlığın ortadan kalkması demek insanlığın yine en başa dönüşü yani doğanın kurallarıyla baş başa kalması demektir. bizlerden herhangi bir içgüdüsel vazgeçiş beklemeyen doğa kendi kurallarıyla bizleri kısıtlar; depremler, taşkınlar, fırtınalar, hastalıklar ve en önemlisi de ölüm…freud hemen peşinden yazgı(kader) kavramını da bireyi çaresiz bırakan bu kısıtlılıklara bir bonus değer olarak eklemeyi ihmal etmez.

    birey uygarlığın kendisi üzerinde kurduğu baskıyı ona itaat etmeyerek ve hatta onu ortadan kaldırmayı amaçlayarak püskürtmeye meyillidir ancak doğanın üzerinde kurduğu baskı – ki ona yazgı demiştik- karşısında ne yapacaktır? işte burada çaresizliğiyle baş başa kalır. bu çaresizlik karşısında bireyi bir nebze de olsa rahatlatacak olan diğer insanların da kendisi ile aynı çıkmazda olduğu gerçeğinin farkındalığıdır. birey işte bu noktada uygarlık kalkanının ayırdına varır. dahası doğayı zihninde “insanlaştırarak” ona yeni değerler yükler ve böylece onunla girişilecek mücadeleyi kolaylaştırır.

    “insanlaştırma” yöntemi bireyin doğa karşısında duyumsadığı acizliğini ortadan kaldırabilmek için tanıdık bir strateji geliştirmesini kolaylaştırır. nasıl ki topluluk içerisinde karşılaştığı zorbalıklara karşı kimi araçları kullanıyorsa doğanın dayatmalarına karşı da bu araçları kullanmayı dener. freud bu bakış açısını güçlendirmek için dikkatini bireyin çocukluk dönemine odaklar. birey çocukluk döneminde de ebeveynlerine karşı aynı çaresizliğin içine düşmüştür; özellikle babadan korkmaktadır ama aynı zamanda onun sağladığı korumalı ortamda güven bulmaktadır. böylece “ insan doğanın kuvvetlerini yalnızca onlarla kendi eşitleri olarak ilişkiye girebileceği kişilere çevirmekle kalmaz ama onlara bir baba karakterini verir, onları tanrılar yapar…ve bunda soy gelişimsel bir ön-imgeyi izler.” tanrıların belli başlı görevleri olacaktır; doğanın gazabından korumak, yazgının bir getirisi olan ölümle uzlaştırmak ve en önemlisi –ki sonrasında ahlak kavramına evrimleşecektir- ortak kültürel ortamın insanlar üzerinde yol açtığı eza ve noksanlıkların karşılığını ödemek. son olarak gelişen uygarlık bir çok özelliği ayrı ayrı kendilerinde barındıran tanrıları tek bir tanrı’da bir araya getirir.

    dinsel tasarımlar

    freud dinsel tasarımları şöyle tanımlar:
    “dış (yada iç) olgusallığın olguları ve ilişkileri üzerine öğretiler ve öne sürümlerdir ve kişinin kendisinin bulmadığı bir şeyi iletirler ve onlara inanç duyulmasını isterler.”

    freud bu girizgahtan hemen sonra bir coğrafya örneğine başvurur. birebir örneği ele almamız şart değildir. yalova kentinin samanlı dağları eteklerinde marmara denizi’nin hemen kıyısında kurulduğunu orta okul coğrafya ders kitaplarımızda yazdığını hatırlayalım. eğer inanmazsak yalova kentine gidip bu bilginin doğruluğunu sınama şansına sahibiz. freud dinsel öğretilerin bu tarz sınamalar yerine üç önemli teze dayandırıldığının üzerinde durur: “bu tarz öğretiler onlara daha önce ilksel atalarımız tarafından inanıldığı için inanılmayı hak ederler; ikinci olarak elimizde bize o aynı ilksel zamanlardan kalan tanıtlar vardır; ve üçüncü olarak, bu inanılabilirlik sorusunu getirmek bütününde yasaktır.” freud için bu üçüncü nokta önemlidir. bu yasak dinsel öğretilerin ileri sürdüğü tezlerin güvenilmezliğinin kanıtıdır. bunun dışında dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta ilksel atalarımızın geçmişte doğruluğuna inandıkları birçok şeyin günümüz koşullarında yanlışlandığı ve terk edildiğidir. unutmamalıyız ki geçmişte günümüze kıyasla her açıdan bilgisizlik ve yoksunluk hüküm sürmektedir. öyleyse gerçekliği tanıtlanamaz dinsel tasarımların bu diğerlerinden ne ayrıcalığı vardır? dinsel tasarımların diğer önemli iki savunması bunların aklın istemlerinin ötesinde oldukları ve “sanki felsefesi” nin girişimleridir. aklın üzerinde hiçbir otoriteyi kabul etmeyen freud için, “eğer dinsel öğretilerin gerçekliği o gerçekliğe tanıklık eden bir iç deneyime bağımlıysa, böyle seyrek bir deneyimi yaşayamayan bir çok insanı ne yapacağız?” sorusu önemlidir. ve sanki felsefesi…açıktır ki bunun savunucularının temel dayanağı insanlarda ortaya çıkardığı sakınımlar nedeniyle dinsel öğretilere sanki doğruymuş gibi yaklaşmak gerektiğidir ki freud açısından, “düşüncesinde felsefenin yapaylıkları tarafından etkilenmemiş bir insan onu hiçbir zaman kabul edemez.”

    freud bu tespitlerden yola çıkarak dinsel tasarımların birer yanılsama (illusion) oldukları sonucuna varmakta ve kimsenin onları gerçek sayıp onlara inanmaya zorlanamayacağını vurgulamaktadır. işte bu noktada yanılsama ile yanılgı arasındaki farkı açıklama gereksinimi duymaktadır. aristo’nun haşaratların pislikten geliştikleri sanısı tıpkı geçmişteki bir doktorlar kuşağının “organ erimesi” hastalığını hatalı bir şekilde cinsel aşırılığın sonucu olarak görmeleri gibi bir yanılgı iken columbus’un hint adalarına yeni bir yol bulduğuna inanmasının bir yanılsama olduğunu vurgular. freud’a göre, “yanılsamaların kendilerine özgü yanları insan dileklerinden türetilmiş olmalarıdır; bu bakımdan psikiyatrik sabuklamalara yaklaşırlar ama sabuklamanın daha karmaşık yapısına bakılmaksızın onlardan da ayrılırlar.” yanılsama ve yanılgılardan (sabuklamalardan) arındıktan sonra evrenin bilmecelerini çözmek ve dış olgusallıkları kavrayabilmek için çalınması gereken yegane kapı ise bilimdir.

    sonuç yerine

    peki tekrar etmek gerekirse insanların yaşamından tutundukları en önemli dal olan dinsel tasarımları çıkarılması kolay mıdır? daha da ötesi dinsel tasarıları yaşamlarından çıkaran insanların içerisine düştükleri boşluk bizleri korkutmamalı mıdır? görüyoruz ki freud inancı tam olan kişinin bu söylemlerden etkilenmeyeceğinden ve dolayısıyla bu tarz insanların kaygılanmasını gerektirecek bir durumun olmadığından emindir. onun derdi bu gibi vesveseler ile yetiştirilmemiş insanlara ulaşmaktır. onun bilimsel düşünceyi ön plana çıkaran kuşakların uygarlığın gelişimine sağlayacağı katkılara odaklanmış olduğunu söyleyebiliriz. temel kaygısının din-uygarlık ilişkisinin yeniden düzenlenmesi olduğunu anlıyoruz.

    çocukluk dönemi rüyaları güzeldir ancak bu dönem insan hayatının sadece bir bölümüdür. insanlar çocukluk döneminde inanılanların birer sanrı olduğunu ancak yetişkin bir birey olduklarına anlar. işte freud’un üzerinde durduğu nokta da insanlığın, çocukluk sanrılarından (ebeveyne karşı hissettiği korku ve güven ve doğa karşısında hissettiği acizlik) kaynaklanan birer yanılsama (dilek) olan dinsel tasarımlardan vazgeçip bilimin kılavuzluğunda devam ettiğine güvendiği yetişkinlik dönemi gerçekliğini kabullenmesi gerektiğidir.
    neredeyse bir asırlık olan bu önemli çalışmanın yazıldığı tarihten günümüze bilimin yaşadığı değişimlerle birlikte geldiği noktayı da ele aldığımızda kimi soruları sormadan da edemiyoruz. uygarlığı her şeyin üzerinde bir değer olarak gören freud bugün yaşasaydı, en basitinden bir atom bombasının uygarlığın geleceği açısından taşıdığı riski gördüğünde hala bu kadar katıksız bir bilim ve akıl fetişisti olur muydu? açıktır ki bu, cevabı hiçbir zaman alınamayacak bir soru olarak havada asılı durmaya devam etmektedir.
  • bilindiği gibi sigmund freud da bir ateisttir. freud'a göre tanrı, yüceltilmiş bir babadır ve babaya duyulan özlem din gereksiniminin kökenini oluşturmaktadır.

    yanılsamanın geleceği'nde* freud, kendince bir yanılsama olan, "din" olgusunu işlemiştir. fakat yanılsamanın geleceği derken kasteddiği din değil, bilimdir. çünkü gizil bir röportajcı ile soru cevap tarzı kurgulanan bu kitapta, röportajcı freud'a bilimin de bir yanılsama olabileceği eleştirisini getirir. freud buna karşı çıkmaz. bu ihtimali kabul ederek, bilimin bir yanılsama olsa dahi, gelecek yıllarda kendini ispatlayacağına dair umudundan bahseder. bu savını da bilimdeki mevcut gelişmeleri örnekleyerek destekler.

    freud, totem ve tabu'da amacının dinleri değil, totemciliğin kökenini araştırmak olduğunu belirtiyor. elbette totem ve tabuyu araştırırken edindiği bilgiler, din üzerindeki düşüncelerini inşa etmesine yardımcı oluyor.

    özetlemek gerekirse: insanlık tarihinin en başına gittiğimizde, insanlar doğaya karşı (doğal felaketler, bilinmeyenin getirdiği korku) baş edebilmek için, totemler geliştirmişlerdir. dinlerden önce totem ve tabular vardı. onları doğal felaketlere karşı koruyacak, sığınmak istedikleri doğa üstü bir güce ihtiyaçları vardı. bu ihtiyaçtan totemler doğmuştu.
    en eski ahlaki kısıtlamalar ise, insanlık tarihinin en başından günümüze kadar, ensest ve insan öldürme olmuştur. toplumdaki kaos bu iki konuya getirilen yasaklar* sayesinde giderilmiştir. totem ve tabular zamanla yerini dinlere bırakmıştır.

    freud, insanlık tarihini bir bebeğin gelişimiyle özdeşleştirir. ve hala dinlerin boyundurluğu altında olan insanoğlu, henüz çocukluk evresindedir. küçük bir çocuğu ele alırsak, her çocuğun bir baba tarafından sevilmeye ve onun tarafından korunmaya ihtiyacı vardır. fakat çocuk, babasını her ne kadar çok sevse de bir yandan da korkmaktadır. küçük bir çocuk büyüdüğünde, yetişkin bir insan olduğunda çocukluğundaki kaygı ve korkuları elbette aşmıştır, ama hala aşamadığı kaygıları ve korkuları vardır. işte yetişkin bir insanın bu korkuları ile baş edebilmek için sığınacağı baba figürünü ona din sağlamaktadır. o yüzden tanrıya yüceltilmiş baba der. hristiyanlıkta tanrı zaten direkt babadır. islamiyette bu tam olarak böyle olmasa da temelde aynı ihtiyaçtan doğduklarını yadsıyamayız.

    freud, din olmasaydı toplumlarda oluşabilecek kaosu kabul eder. örneğin din olmasaydı yan komşusunu yasak olduğu için öldürmeyen adamın komşusunu öldürebileceğini kabul eder. insanların genelinin bu dogmatik bilgiye* ihtiyacı olduğunu ve bu sayede yaşayabildiğini de kabul eder. fakat tüm bunların bir yanılsama olduğunu da ekler. dogmatik bilginin,insanlık tarihinde bilime nasıl ket vurduğunu örnekler, bu riskin zamanla azaldığını belirtir. bu noktada freud'un yaşadığı coğrafya nedeniyle çok pozitif düşündüğünü belirtmeliyim. "insanlar eskiden dünya yuvarlak dendiği için öldürülüyordu, ama artık bu böyle değil, ben mesela bu kitabı yazarsam insanların bana karşı çıkacağını, düşmanlık besleyeceğini biliyorum, ama en fazla kitabımı yasaklarlar. beni öldürmezler." diyor. ortadoğuda bunun böyle olmadığını, insanların düşünceleri yüzünden öldürüldüğünü, öldürülmek istendiğini biliyoruz. türkiye olarak düşünce özgürlüğünde avrupa'dan en az 100 yıl geride olduğumuzu belirtmeme, sanıyorum çok da gerek yok.

    (bkz: aziz nesin)

    (bkz: sivas katliamı)

    (bkz: turan dursun)

    örnekler çoğaltılabilir. malesef.

    toparlamak gerekirse: akıllı insan, özgür insan önce babaya ardından tanrıya baş kaldırabilmiş insandır. ve şayet bir gün insanlık kendi icat ettiği din olgusundan vazgeçerse, gelişimini tamamlayacak, çocukluktan çıkacak ve yetişkin evreye gelecektir. yani özgürleşecektir. toplum kendisini yalnızca bilimle var edecektir.

    tekrar etmek gerekirse; freud'a göre din; insanlığın obsesyonel nevrozudur. insanlık nevrozunu aştığı an, daha çok uygarlaşacaktır.

    not: okuduğunuz bu yazı yanılsamanın geleceği isimli kitabın şahsıma ait yorumudur. alıntı değil öznellik içerir. kitabı okuyup başka bir şeyler anlayan varsa, kendi algıları ile ilintilidir.
  • freud'un kendisinin de kabul ettigi uzere din ve uygarlik hakkinda yeni bir sey soylemedigi, yalnizca bu kavramlarin birbiriyle iliskisini psikanalitik bir temele oturtmayi cabaladigi, bunu yaparken karsit goruslu birisiyle sohbet edermis gibi guzel bir yontemi tercih ettigi kitaptir.

    freud'a gore din bir yanilsamadir. peki freud'a gore yanilsama nedir?

    "yanilsama, hata ile ayni sey degildir. aristo'nun boceklerin gubreden olustugu bicimindeki inanci bir hataydi; bizden onceki hekim kusaginin frengi hastaliginin asiri cinsel faaliyetin sonucu oldugu bicimindeki inanci da bir hataydi. bu hatalara yanilsama adini vermek cok dogru olmaz. ote yanda kolomb'un hindistan'a ulasan yeni bir deniz yolu buldugunu sanmasi bir yanilsamaydi. bu hatada kolomb'un arzularinin oynadigi rol cok aciktir. hint-alman irkinin uygarlik yaratabilecek tek irk oldugu yolunda bazi milliyetciler tarafindan ileri surulen iddia veya cocuklarin cinselligi bulunmayan yaratiklar oldugu biciminde psikanalizin curuttugu inanc birer yanilsama olarak tanimlanabilir. yanilsamalar icin niteleyici olan nokta, insan arzularindan kaynaklanmalaridir. bu yonleriyle yanilsamalar psikiyatrik hezeyanlara yakin duserler. ama hezeyanlarin yapisinin daha karmasik olmasi bir yana, bir baska ayrim daha gosterirler. hezeyanlar soz konusu oldugunda, gercekle celiski halinde olmalarinin temel bir nokta oldugu vurgulanir.

    yanilsamalarin yalan olmasi gerekmez, yani gerceklestirilmeleri olanaksiz veya gercekle celiskili degildirler. ornegin orta siniftan bir genc kiz, bir prensin gelip kendisiyle evlenecegi yanilsamasina sahip olabilir. az sayida da olsa boyle seyler gerceklesmistir. ama mesih'in yeryuzune inip altin bir cag baslatmasi cok daha kucuk bir olasiliktir. bu inancin bir yanilsama olarak mi, yoksa hezeyan benzeri bir sey olarak mi siniflandirilmasi ornekleri bulmak kolay degildir, ancak simyacilarin tum madenlerin altina donusturulebilecegi bicimindeki yanilsamasi gerceklesmis bir yanilsama olabilir. cok miktarda, mumkun oldugu kadar fazla miktarda altina sahip olma arzusunun, zenginligi belirleyen seyler hakkindaki bugunku bilgimiz tarafindan epeyce kullendirilmis olmasina ragmen kimya bilimi madenlerin nitelik degistirerek altina donusturulmesinin artik olanaksiz olmadigini kabul etmektedir. dolayisiyla, gudulenmesinde arzu doyumu baslica unsur olan inanclara yanilsama adini vermekteyiz. boylelikle, tipki yanilsamanin dogrulanmayi hic de degerli saymamasi gibi, biz de onun gerceklikle olan iliskisini gormezlikten geliriz."

    bu kitabin irdeledigi asil sey, din degil -zira freud dinin yanlislanamayacaginin farkinda olan bir ateist- dinin insanlar uzerindeki etkisi ve uygarliga olan katkisidir. freud insanlarin dine degil de, akil ve mantiga yaslanirlarsa uygarligin daha saglikli bir bicimde gelisecegini iddia etmektedir.

    dogrusunu soylemek gerekirse bu kitapta freud, kendi kendisine sordugu sorulara "bence" tatmin edici cevaplar verememis ve din olmazsa uygarligin daha iyiye gidecegi savini yalnizca tahminlere dayandirdigindan ikna edici olamamistir. -zaten oyle bir amaci da yoktur, bu kitabi bir beyin firtinasi olarak dusunmek gerekir.-

    son olarak kitabi okurken aldigim uygarlikla ilgili birkac paragraf notu da ekleyip, entryi bitireyim;

    " toplumun yalnizca belirli siniflari icin gecerli olan kisitlamalara dondugumuzde, pek cirkin ve daima bilinen bir durumu karsimizda buluruz. bu az imtiyazlara sahip siniflarin, korunan siniflari imtiyazlari nedeniyle kiskanmalari ve kendilerini uzerlerindeki fazladan yoksunluktan kurtarmak icin ellerinden gelen her seyi yapmalari dogaldir. bu durumun mumkun olmadigi yerlerde soz konusu kulturde surekli olarak bir hosnutsuzluk durumu devam edecektir. bu durum tehlikeli isyanlarin nedeni olabilir. ama eger bir kultur, o kulture ait insanlarin bir bolumunun doyumunun bir baska ve olasilikla daha buyuk bir bolumunun ezilmesine bagli oldugu bir noktayi asamamissa ki, gunumuz sosyal kulturlerinin tumunde olay budur; ezilen insanlarin, varligini kendi calismalariyla mumkun kildiklari ama zenginliginden cok kucuk bir pay aldiklari bu kulture karsi yogun bir dusmanlik duygusu gelistirmeleri anlasilabilir olmaktadir. bu turden kosullar altinda, ezilen insanlar arasinda kulturel yasaklamalarin icsellesmesi beklenemez. aksine, bu insanlar yasaklamalari onaylamaya hazir degillerdir; kulturun kendisini ortadan kaldirmak gibi bir arzuya sahip olurlar. bu siniflarin uygarlik karsisindaki dusmanliklari oylesine acik bir sekilde ortadadir ki, gozden kacmayacak kadar iyi olanaklara sahip toplumsal katmanlarda bile gizli bir dusmanliga neden olmustur. o kulture ait insanlarin bu kadar buyuk bir bolumunu doyumsuz birakan ve onlari isyana iten bir uygarligin varligini surekli kilma umudundan yoksun oldugunu ve boyle bir gelecegi de hak etmedigini soylemek gereksizdir."

    *

    "kulturel ideal tarafindan saglanan narsistik doyum, kulturel birim icinde yer alan, kultur dusmanligiyla mucadelede basari saglayan gucler arasinda da denge saglayici yerini alir. bu doyum, yalnizca kulturun yararlarini tadini alan ve kayirilan siniflar arasinda paylasilmakla kalmaz, kulturleri disindaki insanlari kucumseme hakkinin, kendi birimlerinde acisini duyumsadiklari haksizliklara karsi bir telafi saglamasi nedeniyle ezilen siniflarca da paylasilir. kisi, hic kuskusuz, borc ve askeri hizmet yuku altinda ezilen yoksul ve caresiz alt siniftan biri olabilir. her seye ragmen o bir roma yurttasidir, diger uluslari yonetme ve kendi yasasini kabul ettirme gorevinde onun da bir payi vardir. bununla birlikte ezilen siniflarin, yoneten ve onlari somuren sinifla bu ozdeslesmesi daha buyuk bir butunun yalnizca bir parcasidir. ayrica bastirilan ve ezilen siniflar efendilerine duygusal olarak da baglanabilirler. dusmanliklarina ragmen ezen sinifta kendi ideallerini gorebilirler. temelde doyum verici olan boylesi iliskiler var olmasaydi, buyuk insan kitlelerinin hakli dusmanligina ragmen bazi uygarliklarin nasil olup da bu kadar uzun sure varliklarini surdurebildiklerini anlayabilmek olanaksiz olurdu."
  • freud'un 'uygarlık ve din' ilişkisi hakkında karşıt görüşlü birisine anlatır gibi yazdığı kitaptır. genel anlamda anlattığı, uygarlığın dinle değil bilim ve eğitimle daha çok gelişebileceğidir. nesilleri eğer sadece sevgi ve eğitimle yetiştirmek mümkün olsaydı-ki freud'a göre mümkün- uygarlık çok daha gelişebilirdi.
  • “hayır, bilimimiz bir yanılsama değildir. ama onun bize veremeyeceğini başka bir yerden kazanabileceğimize inanmak bir yanılsama olacaktır.” son sözüyle gerçek yanılsamanın ne olduğunun güzel özetlendiği freud kitabı. freud kitabında uygarlığın gelişme sürecinde din ve bilimin olumlu-olumsuz ne tür etkilerinin olduğunu, dinsel öğretilerin basıncından özgürleşmiş eğitimin insanın ruh bilimsel özünde neleri değiştirebileceğini ele alır.
  • türkçe karşılığı bir yanılsamanın geleceği olan müthiş bir freud kitabıdır.

    dinsel dogmaların gerçeklik değerlerinin sorgulandığı ve psikolojik açıdan yanılsama olup olmadığının ele alındığı rasyonel bir kitap olmuş.
  • kısa ve fakat bir o kadar da öz bir kitaptır.
  • değindiği gibi, insanların tıbbi, ekonomik mana da yakaladığı gelişmişliği, neden insan ilişkilerinde ve insan uygarlığını yakalayamadığı sorusuna cevabı nevrotikler.
    toplumsal anarşik tiplerin birleştiği nokta ise ensest, yamyamlık gibi insan sapkınlıkları.
    haklılık payı olabilir. insan gelişimini engelleyen, ensestten doğan çocukların yaptıkları...
  • sigmund freud'un her zaman yaptığı gibi psikanalitik bakış açısı kullanarak din olgusuna bilimsel olarak yaklaştığı kitaptır. dinin oluşumu, kökeni, gelişimi, geleceği ve tarihsel önemi hakkındaki yorumlarıyla, dinin evrensel bir nevroz olduğu iddiasında bulunuyor. insanlığın yanılsamalara sarılarak acılardan kurtulabildiğini baba ve tanrı analojileriyle açıklamaya girişmiş.

    freud, düşüncelerindeki kusurları şüpheci bir başka benlik yoluyla yine kendisi saptayarak cevap veriyor. sokratik diyaloglar etrafında inşa edilen fikirleriyle; dinin, medeniyetin gelişiminde oynadığı rolü kültür ve uygarlık ekseninde bağlantılı olarak ele alıyor.

    freud'un kendisinden sonraki tüm felsefecilere ve bilim insanlarına verdiği ilham şüphe götürmez. birçok düşünce insanı onun açtığı yoldan gitti. bu kitapta bulunan fikir ve düşüncelerin izlerini harari ve eric fromm'da da okumuştum. ezcümle, freud bize sadece bilim bize bilgi ve gerçeklik sunabilir diyor. bir de şunları diyor:

    ~ alıntılar ~

    “mantığın terazisinden başka yargı ölçütü yoktur.”

    “insan, geçmiş ve şimdiki durum hakkında ne kadar az şey bilirse, gelecek hakkındaki yargısı da o derecede önemsiz olur.”

    “uygarlık insanların evrensel çıkarının bir nesnesi olması gerektiği halde her birey gerçekte bir uygarlık düşmanıdır.”

    “uygarlığın esas görevi, gerçek varlık nedeni bizi doğaya karşı savunmaktır.”

    “çok az sayıda insan, doğanın bir gün tümüyle insana tabi kılınacağını umut etme cesareti gösterebilir.”

    “uzun vadede hiçbir şey mantık ve deneyime karşı koyamaz.”

    “bilimsel düşüncenin dönüşümleri devrimler değil, gelişme ve ilerlemelerdir.”

    “her çağda ahlâksızlığın dinden aldığı destek, ahlâkın aldığından az olmamıştır.”

    “bizim bilimimiz yanılsama değildir. ama bilimin bize veremediğini başka bir yerden alabileceğimizi sanmak, yanılsamanın ta kendisi olacaktır.”

    “ölümün kendisi yok oluş, inorganik cansızlığa bir dönüş değil, daha üstün bir şeye doğru gelişme yolundaki yeni bir tür varoluşun başlangıcıdır.”

    “sanatsal yaratılar, kişinin, her kültürel birimin çok gereksinim duyduğu özdeşleşme duygularını, yüksek değer verilen duygusal yaşantıları paylaşma fırsatı sağlayarak yükseltir.”

    “insan bir kez dinsel doktrinlerin önüne koyduğu her safsatayı eleştirmeksizin kabul etme ve hatta bunlar arasındaki çelişkilere önem vermeme noktasına geldi mi, aklının zayıflığı doğrusu bizi pek şaşırtmamalıdır.”

    “çocukluğun aşılması mukadderdir. insanlar sonsuza dek çocuk kalamazlar; eninde sonunda "zalim yaşam"ın içine girmelidirler. buna "gerçeğin öğrenilmesi" adını verebiliriz.”

    “dini atmak istiyorsanız, bunu ancak başka bir doktrinler sistemi aracılığıyla yapabilirsiniz. ve böyle bir sistem kendisini savunmak için daha başlangıçtan dinin tüm psikolojik özelliklerini -aynı kutsallık, katılık ve hoşgörüsüzlüğü aynı düşünce yasaklamasını- devralacaktır.”

    “dinsel düşünceler, dış veya iç gerçekliğin, kişinin henüz kendisi tarafından keşfedilmemiş yönleri hakkında bir şeyler söyleyen ve kişinin inancını gerektiren olguları ve koşulları hakkındaki öğreti ve iddialardır.”

    “kültürel doğrularımızla sağlanan bilginin tümü arasında doğruluğu en az kanıtlanabilmiş unsurlar, tam da bizim için en fazla önem taşıması gereken ve evrenin bilmecelerini çözme, yaşamın acılarına katlanmamızı sağlama görevi üstlenmiş unsurlardır.”

    “yanılsamalar için niteleyici olan nokta, insan arzularından kaynaklanmalarıdır. bu yönleriyle yanılsamalar psikiyatrik hezeyanlara yakın düşerler. ama hezeyanların yapısının daha karmaşık olması bir yana, bir başka ayrım daha gösterirler.”

    “hıristiyanlığın ilk asırlarında yaşamış kilise babalarından birine ait olan "credo quia absurdum" ("saçma olduğu için inanıyorum") deyişidir. bu görüş, dinsel doktrinlerin mantığın yargılama alanı dışında -mantıküstü- olduğunu ileri sürer. bu doktrinlerin gerçekliğini içimizde hissetmeliyiz, bunların kavranması gerekmez.”

    “siz mutluluğun hemen ölümden sonra başlamasını istiyorsunuz; ölümden olanaksızı bekliyorsunuz ve bireyin taleplerinden vazgeçmeyeceksiniz. bizim tanrımız logos (mantık) ise, bu arzulardan dışımızdaki doğanın gerçekleşmesine izin verdiği arzuları tatmin edecek ama bunu yavaş yavaş, yalnızca önceden görülmeyecek bir gelecekte ve yeni bir insan kuşağı için yapacaktır. o, yaşamdan ciddi bir biçimde acı çeken bizlere herhangi bir telafi olanağı vadetmez.”

    “zamanın geçişiyle doğal olguların düzenliliği ve belirli kurallara uygunluğu konusunda ilk gözlemler yapılmış ve bununla birlikte doğa güçleri insansı niteliklerini kaybetmişlerdir. ama insanın çaresizliği, bunun yanısıra babasına ve tanrılara olan özlemi sürüp gitti. tanrılar güçlü görevlerini korudular. doğanın dehşetini gidermeli, insanı -özellikle ölüm konusunda olduğu gibi- kaderin zulmüne alıştırmalı ve uygar bir yaşamın onlara ortaklaşa kabul ettirdiği acı ve yoksunluklar için bir telafi sağlamalıdırlar.”

    “tanrıların görevi, uygarlığın kusur ve kötülüklerini düzeltmek, ortak yaşamları sırasında insanların birbirlerine verdikleri acıları sağaltmak ve uygarlığın insanların bu kadar yetersizce uydukları hükümlerinin yerine getirilmesini gözetmekti. bizzat bu hükümler ilahi bir köken atfedilerek yüceltiliyorlardı; bunlar, insan toplumunun üzerine çıkarılıyor, doğayı ve evreni içine alacak kadar genişletiliyorlardı. ve böylece, insanın çaresizliğini katlanabilir kılma gereksiniminden doğan, kendi çocukluğuyla insan ırkının çocukluğundaki çaresizlik anıları materyalinden inşa edilen bir düşünceler toplamı yaratıldı.”

    “kültürel ideal tarafından sağlanan narsisistik doyum, kültürün yararlarının tadını çıkaran sınıflar arasında paylaşılmakla kalmaz, kültürleri dışındaki insanları hâkir görme hakkının, kendi birimlerinde ıstırabını çektikleri haksızlıklara karşı bir telafi sağlaması nedeniyle ezilen sınıflarca da paylaşılır. kişi, hiç kuşkusuz, borç ve askeri hizmet yükü altında ezilen sefil ve biçare bir plep olabilir; ama bunun karşılığında bir roma yurttaşıdır, diğer ulusları yönetme ve kendi yasasını kabul ettirme görevinde onun da bir payı vardır. bununla birlikte ezilen sınıfların, yöneten ve onları sömüren sınıfla bu özdeşleşmesi daha büyük bir bütünün yalnızca bir parçasıdır. çünkü, öte yanda, ezilen sınıflar efendilerine duygusal olarak da bağlanabilirler. düşmanlıklarına rağmen onlarda kendi ideallerini görebilirler. temelde doyum verici türden olan böyle ilişkiler var olmasaydı, büyük insan kitlelerinin haklı düşmanlığına rağmen bazı uygarlıkların nasıl olup da bu kadar uzun süre varlıklarını sürdürebildiklerini anlamak olanaksızlaşırdı.”

    “psikanalizin sözünü ettiği anakliktik bağlılık tipine uyan nesne seçimini sanırım hatırlıyorsunuz. bu seçimde libido, narsisistik ihtiyaçlar yolunu izleyerek kendisini bu ihtiyaçların doyumunu sağlayan nesnelere bağlar. bu şekilde çocuğun açlığını gideren anne onun ilk sevgi nesnesi ve hiç kuşkusuz aynı zamanda onu tehdit eden belirsiz tehlikelere karşı ilk koruyucusu -endişeye karşı ilk koruyucusu da diyebiliriz- olur. bu koruma işlevinde annenin yerini kısa zamanda daha güçlü olan baba alır ve çocukluğun geri kalan dönemi boyunca yerini korur. ama çocuğun babasına olan tavrı kendine özgü bir kararsızlıkla renklenmiştir. bizzat baba, belki de annesiyle olan daha eski ilişkisi nedeniyle, çocuk için bir tehlike oluşturur. dolayısıyla çocuk babasından, ona duyduğu özlem ve hayranlık derecesinde korkar. babaya karşı tavrındaki bu kararsızlığın belirtileri, totem ve tabu'da gösterildiği gibi, her dinde derin izler bırakmıştır. büyüyen birey, sonsuza dek çocuk olarak kalmaya mahkum olduğunu, bilinmedik üstün güçlere karşı korunmaya mutlaka muhtaç olduğunu anladığında, bu güçlere kendi baba figürüne ait özellikleri aktarır; kendisine, korktuğu, yatıştırmaya çabaladığı ve gene de kendi korunmasını emanet ettiği tanrılar yaratır. dolayısıyla, bir babaya olan özleminin, kendi insani zayıflığının sonuçlarından korunma ihtiyacıyla aynı özellikleri taşıyan bir güdü olduğu görülmektedir. erişkin insanın gerçekliğini bizzat kabul etmesi gereken çaresizliğe karşı tepkisine -ki bu tepki tam da dinin oluşumudur- karakteristik özelliklerini veren şey, çocukça çaresizliğe karşı geliştirilmiş olan savunmadır.”

    “birey, doğanın, kaderin tüm insanları olduğu gibi kendisini de tehdit eden üstün güçlerine karşı acaba kendisini nasıl savunmaktadır? uygarlık, bireyi bu görevden kurtarır. bu sorunu herkes için aynı biçimde çözümler. ve bu konuda tüm uygarlıkların benzer bir davranışı göstermeleri dikkate değer. uygarlık, insanın doğaya karşı savunulması görevini duraklatmaz, yalnızca onu başka araçlarla sürdürür. görevin çok çeşitli yönleri vardır. insanın ciddi bir biçimde tehdit altında olan özsaygısı huzur aramaktadır; yaşam ve evren dehşet verici özelliklerinden kurtarılmalıdırlar; dahası, insanın en güçlü pratik çıkar tarafından uyarılan merakı bir yanıt peşinde koşmaktadır. ik aşamada bile büyük bir kazanç sağlanır: doğanın insansallaştırılması. insanın dışındaki güçlere ve mukadderata erişilemez, bunlar sonsuza dek ulaşılmaz kalırlar. ama temel unsurların da tıpkı bizim ruhumuzda olduğu gibi coşup taşan tutkuları varsa, bizzat ölüm kendiliğinden ve ani bir şey değil de şeytani iradenin bir şiddet gösterisiyse, doğada her yerde kendi toplumumuzdan tanıdığımız türden varlıklar çevremizde bulunuyorsa işte o zaman rahat bir soluk alabilir, bu esrarengiz ortamda kendimizi evimizde hissedebilir ve mantıksız bunaltımızla psişik araçlar aracılığıyla uğraşabiliriz.”

    “birer öğreti olarak sunulan bu düşünceler, deneylerle elde edilmiş sonuçlar veya düşünce ürünleri değildirler; bunlar yanılsamalar, insanlığın en eski, en güçlü ve en acil arzularının doyumudurlar. bu düşüncelerin gücünün sırrı, bu arzuların gücünde yatar. daha önceden bildiğimiz gibi çocukluktaki çaresizliğin dehşet verici izlenimi baba tarafından giderilen bir korunma -sevgi yoluyla korunma- gereksinimine yol açmıştı; ve bu çaresizliğin tüm yaşam boyu sürdüğünün bilinmesi, bir babanın -ama bu kez daha güçlü bir babanın- varlığına bağlı kalmayı gerekli kılmıştır. böylelikle ilahi bir tanrının iyiliksever egemenliği yaşam tehlikelerinden kaynaklanan korkumuzu bertaraf eder; ahlâkî bir dünya düzeninin kurulması, insan uygarlığında büyük oranda düzeninin kurulması, insan uygarlığında büyük oranda gözardı edilmiş olan adalet talebinin yerine getirilmesini garanti eder ve dünyadaki varlığımızın gelecekteki bir yaşamla sürmesi bu arzu doyumlarının gerçekleşeceği zaman ve mekan çerçevesini belirler. evrenin nasıl oluştuğu veya bedenle ruh arasındaki ilişkinin ne olduğu gibi insanı meraklandıran bilmecelerin yanıtları, bu sistemin temelinde yatan varsayımlarda uyum içinde geliştirilmişlerdir. baba kompleksinden kaynaklanan - ve çocuğun hiçbir zaman tümüyle yenemediği- çocukluğa ait çalışmaların akıl alanından soyutlanıp evrensel kabul gören bir çözüme ulaştırılmaları bireyin ruhu için çok buyük bir rahatlık sağlar.”

    “insan yavrusunun, kendisini kimi zaman çok kimi zaman az belli eden bir nevroz aşamasından geçmeksizin uygarlaşma yolundaki gelişmesini başarıyla tamamlayamadığını biliyoruz. bunun nedeni, ileriki dönemlerde gerçekleştirilmeleri mümkün olamayacak çok sayıdaki içgüdüsel talebin, yalnızca çocuk zihninin ussal işleyişiyle bastırılamaması ve gerisinde bir kural olarak endişe güdüsünün yaptığı baskı eylemleriyle ehlileştirilmesinin gerekliliğidir. bu çocukluk nevrozlarının çoğunluğu, büyüme süreci içinde kendiliğinden çözülür. bu özellikle çocukluk çağındaki saplantı nevrozları için geçerlidir. geri kalanlar ise, ileride psikanaliz aracılığıyla çözülebilir. bir bütün olarak insanlığın da, çağlar boyunca gelişmesi sırasında tıpkı bu biçimde, aynı nedenlerle -yani, insanın komünal varlığı için vazgeçilmez olan içgüdü feragâtlarının, cehâlet ve akl zayıflığı içinde bulunulan dönemlerde yalnızca duygusal güçler aracılığıyla sağlanabilmiş olması nedeniyle- nevrozlara benzer durumlara girdiği düşünülebilir. tarih öncesi dönemlerde gerçekleşen bu bastırma benzeri süreçlerin kalıntıları, uzun dönemler boyunca uygarlığa asılı kalmıştır. böylelikle din, insanlığın evrensel saplantı nevrozu olmuştur; çocukların saplantı nevrozu gibi o da oedipus kompleksinden, babayla olan ilişkiden kaynaklanmıştır. eğer bu görüş doğruysa, bir büyüme sürecinin mukadder kaçınılmazlığıyla birlikte dinden uzaklaşmanın mutlaka gerçekleşeceği ve bu gelişme aşamasında kendimizi tam da bu dönüm noktasında bulacağımız varsayılabilir.”