şükela:  tümü | bugün
  • en büyük savunucusu george lucas olan teknoloji. günümüz sinema teknolojisinde gelinen mantıklı bir nokta. sinema icad olunduğundan beri, sinema salonlarında projeksiyon, bir lensin arkasından geçen filmin perdeye yansıtılmasıyla yapılıyor. onun dışında da, video projeksiyon var ki, bu elektronik sinyallerin ccd yardımıyla bir perdeye yansıması. ancak, yıllardan beri elektronik projeksiyon düşük çözünürlükte, video kalitesinde yapılıyor. dijital projeksiyon, bu kaliteyi dörde, hatta daha fazlaya katlayarak, film kalitesinde dijtal görüntü izlememizi sağlıyor.
    avantajlarının bazılarını sıralamak gerekirse:

    1- günümüzde, filmlerin çoğu çekildikten sonra, yüzlerce görsel efektle süsleniyor. görsel efektle süslenmese bile, en azından dijital renk ayarından geçiyor. yani, filmler zaten elektronik ortama taşınıyor. elektronik ortama taşınan bu filmler, sinema salonlarında gösterilmesi için tekrar negatife basılıyor. bu esnada, hem kalite kaybediyor, hem daha çok grenleniyor, hem de para yiyor. dijital projeksiyon sayesinde, filmler elektronik ortamdan direk harddisklerle, ya da özel kasetleriyle, hatta network üzerinden, sinemalara sıfır kalite kaybıyla gönderilecek.

    2- dijital kopya çıkartmak, aynı zamanda çabuk bir işlem. normal zamanlarda, ana negatiften sinema kopyaları çıkarmak, haftalar alan bir işlem. bu yüzden, bir filmin yayına girmeden bir aydan fazla süre içerisinde tamamen bitmesi gerekiyor. ancak dijital projeksiyonda, filmin yayınından 2 hafta önce de film bitirilebiliyor. hatta bu yüzden, star wars episode 2'nin dijital sinema kopyasıyla normal sinema kopyası arasında bazı farklar bulunmakta. george lucas, filmi sinemalara yetiştirdikten sonra, dijital sinema kopyası için üstünde birkaç hafta daha uğraşmaya devam edip, öyle çıkardı.

    3- belki de en büyük artısı: standartlara uygun yayın. nasıl şu andaki normal sinemalar dolby standartlarına uymak zorundaysa, dijital sinemalar görsel standartlara da uymak zorunda. film yapımcıları, filmin renkleriyle, parlaklığıyla, kontrastıyla çok fazla uğraşıyorlar. onlara göre, *bir karenin siyahlarına yüklenmiş maviler, filmin verdiği duyguda, keyifte çok şey değiştirebiliyor. ancak normal sinemalarda, kendi oluşturduğu renkleri tutturmak, her projeksiyoncuyu takip etmek, imkansız birşey. ancak dijital sinemalar, artık sonunda, seyircinin bir filmi tam anlamıyla yönetmenin görmesini istediği gibi görmesini sağlayacak.
  • afedersiniz, sik gibi teknolojidir efendim.

    ulan bütün sinemalara yerleşiyor galiba yavaş yavaş. hacı çok değil, 10 sene önce 2-2,5 dolar verip, eşek kadar perdelerde, jilet gibi 35mm görüntüleri, kemikleri titretecek ses seviyelerinde seyrederken şimdi 7 dolara, çük kadar perdelerde evdeki televizyondan hallice kalitede dijital projeksiyonlar seyrediyoruz. kontras yarak gibi, görüntü cansız. ses desen, avm'lerde yan yana 20 salon koyduklarından mıdır, izolasyon maliyetlerini düşürmek için midir nedir, son birkaç senedir kısık sesle film izliyoruz imax ya da büyük perdeler hariç.

    sözde bu dijital olayının avantajı kopya maliyetlerini düşürüp seyirciyi sinemayla daha ucuza buluşturmaktı. amına koyim eskiden verdiğimizin üç mislini veriyoruz şimdi, nasıl bir ucuzluk bu? hem de daha düşük kaliteyle?

    kusura bakmasınlar da, bu kalite düşüşü ve fiyat artışı devam ederse sikmişim sinema salonlarını. evimdeki sistemde daha rahat, hatta yerine göre daha kaliteli ve reklamsız film seyredebilirken ne sikime para vereyim sinemaya değil mi?

    her şeyde olduğu gibi sinemanın da büyüsünü kaçırıyor siktiğimin dijital teknolojisi. film yapımcıları da dijitale günden güne daha çok prim vermeye başladı, çekimler de dijital yapılıyor.

    her gün azalan film üretimi de durdu muydu tamam, "sinema" diye "video" seyredeceğimiz yıllar yakındır. hatta sinema salonuna ne gerek var, dijital içeriği satın al, seyret, unut. sinemalar bile kapanır 20 seneye...
  • "dijital dönüşüm: bildiğimiz sinema öldü mü?" adlı başlık üzerinden konuya dair görüşlerimi altta belirttiğim teknolojik kırılmadır.

    dijital projeksiyon, beyazperdede daha kararlı ve parlak bir görüntü demek. peki ama son yıllarda analog görüntüden dijitale yapılan bu geçiş asırlık sinema tarihi için ne anlama geliyor?

    hemen hepimiz sinemaya gittiğimizde sadece filme odaklanır ve büyülü fenerin arkasında olup bitenleri pek düşünmeyiz. fakat biz ne kadar dikkat etmesek bile perdenin arkasında dijital bir devrim yaşanmakta. işin aslı bu devrim çok da yeni değil. 100 yıllık sinema tarihi 35 mm analog film makaraları üzerinden dönse de, 90’ların sonundan bu yana dijital projeksiyonlar da sinema salonlarında kullanılmakta.

    ilk dönemlerde sinema salonları için elbette böyle bir dönüşüme gitmek ve eldeki mevcut ekipmanı bir kenara atıp dijital projeksiyona geçmek pek mümkün değildi. 2008 yılında british film ınstitute (bfı) tarafından yapılan araştırmaya göre; ingiltere’de yer alan sinema salonlarının %10’undan daha az bir kısmında dijital projektörler kullanılmaktaydı. bugüne geldiğimizde ise tablo biraz daha farklı.
    dijital film teknolojisi yapımcılar için neler sunuyor?

    2009 yılında vizyona giren james cameron‘un gişe canavarı filmi avatar sinema salonlarında oynatılmış ilk 3 boyutlu dijital film değildi. fakat filmin elde ettiği gişe başarısı, yapımcı firmalara ve sinema salonu sahiplerine heyecan verici yeni bir kapı açmayı başardı. dijitale dönüşü hızlandıran bu hamle sonrası her ne kadar 3 boyutlu dijital uyarlamalar avatar’ın ulaştığı seyirci rakamlarına ulaşamamış da olsa, artık yeni nesil sinema deneyimine yapılan yolculuk başlamış oldu. hatta dijital sinemanın yarattığı heyecan dalgasıyla birlikte konvansiyonel sinemanın içine düştüğü sıkıntıyı anlatmak adına şöyle başlıklar atıldı; “r.ı.p., the movie camera: 1888-2011” (klasik film kamerası / huzur içinde yatsın: 1888-2011)“.

    bu dönüşümün seyirciler kadar yapımcı firmaların da yüzünü güldürdüğünü söyleyebiliriz. öncelikle analog film makaraları, başta lojistik ve depolama olmak üzere çok fazla zahmet ve maliyeti beraberinde getiriyor. ayrıca analog filmler kimyasal yapıları gereği tutuşmaya son derece elverişli maddeler. geçmişte andrei tarkovsky‘nin stalker filminin kayıtlarının başına gelenleri usta yönetmenin hayranları hatırlıyor olsa gerek. diğer tüm faktörleri göz önüne almasak bile analog film makaraları, digital cinema packages (dcps) adındaki dijital formattaki kayıt dosyaları kolajından çok daha maliyetli.

    sinemanın erken yıllarında analog film makaraları öyle değerliydi ki; o dönemde aynı makaraları farklı farklı kurgularla vizyona sürmeye çalışan genç rus sinemacılar sayesinde sinemada kurgu ve montaj bugünlerine gelebildi. yenilikçi kurgu tekniklerini böyle bir dönemde icat eden ve uygulayan sergei eisenstein‘i sinema tarihinde tam da bu yüzden çok çok özel bir yerde görüyoruz.

    bu dönüşüm sinema emekçileri için ne anlama geliyor?

    gelin olaya bir de sinemalarda projeksiyondan sorumlu sinema makinistlerinin cephesinden bakalım. cinema paradiso (cennet sineması) filminin alfredo’su gibi makinistliği büyük bir beceri ve ustalıkla yapanlar için dijital dönüşüm tam bir kabus. kişisel müdahaleyi neredeyse tamamen gereksiz hale getiren, filmin aktığı sırada herhangi bir ek desteğe ihtiyaç duymayan ve hatta filmin başlangıç ve bitişlerini bile önceden programlamaya elveren dijital teknoloji, bu sinema emektarlarını emekli etmek üzere.

    dijital dönüşüm bu noktada pek çok sektöre kattığı yeniliğe ilave olarak, robotik ve organik olmaktan uzak bir deneyimi de beraberinde getiriyor. analog film makaraları daha fazla titreşim ve enerji dolu, daha yüksek renk doygunluğunda ve doğal bir film sunarken, dijitalin kusursuzluğu ve yapaylığı sinemaya gönül vermiş geniş bir kitle tarafından tepki topluyor. dijital dönüşümün sinemanın ruhunu öldüreceğini söyleyen bu kitlenin öne çıkan isimlerinden quentin tarantino; dijital sinemayı “topluca televizyon izlemek” olarak tanımlamakla kalmayıp, dijital dönüşümü bildiğimiz anlamıyla sinemanın ölmesi olarak nitelendiriyor.

    1888 yılında louis aimé augustin le prince tarafından ilk film şeridi ve bu şeridi kullanan kameraların icat edilmesinden günümüze dek, film kameralarının ve gösterim cihazlarının kabiliyetleri “sesli film”, “renkli film”, “genişperde-sinemaskop çekim ve gösterim”, “çok kanallı dolby ses kaydı”, “üç boyutlu sinema” gibi pek çok devrimci yenilikle zenginleştirildi. fakat “görüntünün bir objektiften geçen ışınlar aracılığıyla bir film şeridinin üzerine düşürülerek kayıt altına alınması” şeklindeki ana işlem auguste ve louis lumière kardeşlerin paris’te salon ındian du grand café‘de 28 aralık 1895 tarihinde yaptıkları gösterimden beri hala değişmedi.

    şu bir gerçek ki; yeni teknolojiler eskiye duyulan özlemi de beraberinde getirir. sessiz sinema emekçileri sinemada sese gerek olmadığını anlatmak için ellerinden geleni yaptılar ama bu değişime direnemediler. 10 yıllardır analog olarak yapılan karasal (terrestrial) televizyon kanalları birer birer dijitale döndü ve akabinde büyük analog kapanış (analog switch-off) gerçekleşti. yani sancılı da olsa değişimin önünde durmak imkansız. bu yüzden duygusallığı bir kenera bırakarak arkamıza yaslanalım ve teknolojinin bize daha neler sunacağını birlikte takip edelim.
    not: bu yazım daha evvel bir kaç sitede yayınlanmıştır ama son kertede kopyala yapıştır değil, alın teri, göz yaşı, kan, ihtiras, vs, vs...