şükela:  tümü | bugün
  • dilin ani değişim dönemi
    kullanılan alfabenin değişmesi veya yabancı sözcüklerden arındırma kampanyası
  • türk dil devrimi tarihinin kısa bir özeti için şu maddeye bakınız: #940335
  • herhangi bir dilde olabilecek devrim, modernlesme, yeni kelimelerin turemesi gibi aktiviteler.
  • zamanın kosulları itibariyle bu degisimin kökten ve zorla yapılması anlasılabilir bir durumdur ama toplumun gecmişle olan tum baglarını koparmıstır.bu topraklarda 100 yıl once konusulan dilden,yazılan yazıdan nerdeyse kimsenin haberi yok artık.o gecmise dair bildiklerimiz bize sunulanla kısıtlandırıldı.dogru mudur,yanlıs mıdır,eksik midir,fazla mıdır bilmek mumkun degil.
    yunanistan benzer bir soruna cozum olarak eski yunancayı okullarda ders olarak okutmakta.yani yunanlılar bi yerde aristo tarafından yazılmıs bir metin gorduklerinde adamın ne dedigini bizzat kendileri anlıyorlar,birilerinin acıklamasına muhtac degiller.bizim karsımıza osmanlıca yazılmıs bir sey cıktıgında biz ne yapıyoruz,salak salak bakmaktan oteye gecemiyoruz.ha bir de "hehehe bakın eksi sozluk yazarı'nın arapcasını yazdım ne komik" diye sacmalıyoruz.aferin bize.
    not:bu topraklardan kastın sadece istanbul olmadıgını belirtmek zorundayım,zira anlamayanlar olmus.yunus emre,karacaoglan elleri opulesi insanlardır ama uzulerek belirtmek isterim ki gecmis sadece onlardan ibaret degildir.burda elestrilen devlet politikasıdır,bilincli yapılan bir gecmisi unutturma eylemidir.bunun da savunulacak bir tarafı yoktur,savunmaya calısıp komik haller almayınız.
  • (bkz: dil evrimi)
  • cumhuriyet'in kuruluş aşamasında, osmanlı'yı ve ondan geriye kalan her şeyi "gericilik" olarak görme saplantısının sonuçlarından biri diyebileceğimiz "devrim". aslında, 'devrim' kelimesi genellikle olumlu anlamda kullanılan bir kelimedir; fakat, ne hazindir ki, bu kelimenin buradaki kullanılışı hiç de olumlu değildir, olmamalıdır da. zira gündelik hayatımızda yaşadığımız 'kıt kelime kullanımı' durumu, biraz da bu devrimin eseridir.

    bir kültürün bizzat içinde bulunan, hattâ onu yaratan ve onu içselleştiren bir halk yaşamına devam ederken, o kültürün en önemli temellerinden biri olan 'dil', ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. yani karşımızdaki, dönüştürmeye çalıştığı halkın ayaklarının altından, o halkın yaşadığı, bizzat içinde bulunduğu kültürünü söküp atmaya çalışan bir toplum mühendisliği çalışmasıdır.

    bu 'ortadan kaldırma' işlemi ne kadar başarılı olmuştur, ne kadar başarısız olmuştur, diye sorarsak, maalesef ibre "başarı" yönündedir. ve bu başarı(!)nın sonuçlarını görmek için de yunus emre'ye kadar gitmeye gerek yoktur. acaba bugün kaçımız ahmet hamdi tanpınar'ın eserlerini, orjinal metinlerinden hiç zorlanmadan okuyabiliriz?
  • (bkz: dil darbesi)
  • konuya katkı sağlıyacağını düşündüğüm bir yazı:

    internet haberleşmesinin genişleyerek yoğunlaşması, yeni bir örgütlenme biçimi doğurdu; pek tutulacağını zannetmem fakat bu yeni örgütlenme şeklinin ortaya çıkardığı topluluğa ben “internet cemaati” adını verdim. bu cemaatin, gelecekte sayıca artması ve kamuoyunu etkileme gücü bakımından sanal bir baskı grubu oluşturması kuvvetle muhtemeldir. internet sitelerine üyelik yoluyla oluşan bu gruplar, birbirleriyle yüzyüze görüşme ihtiyacı duymaksızın ağ üzerinde güç birliği kurup seslerini ve görüşlerini duyurabiliyorlar.

    istanbul yakınlarında yapılan formula 1 pistine ingilizce isim konulması üzerinde bu gruplardan birisi kampanya açtı ve internet üzerinde ulaşabilecekleri adreslere tekrar be tekrar yüzlerce e-mektup yollamak suretiyle yarış pistine türkçe isim verilmesi için görüşlerini dile getirdiler. bu kampanyanın tarzı, dozu ve muhtevası üzerinde tenkidlerimi, önceki hafta “flaster değil yara bandı” başlıklı zaman yazısında ifade etmiştim. bu yazı, grup üyelerinin dikkatini çekmiş olmalı ki, büyük çoğunluğu itibariyle kınayıcı, eleştirici mektuplar aldım. eleştiri sahipleri beni, kampanyalarını baltalamakla, gençlerin şevkini kırmakla itham ettiler. halbuki “flaster değil...” başlıklı yazı, hacim itibariyle kısa olmasına rağmen gerçek niyetimi ortaya koyacak derecede dikkatli tertib edilmiş ve bu yüzden zaman zaman yoğunlaştırılmış ifadelere yer veren bir özelliğe sahipti.

    dikkatsiz okumalar, özellikle gençler arasında yaygınlık eğilimi gösteriyor; bu, biraz da harp ve sulh romanını okuduktan sonra hikâyeyi, “olay rusya’da geçiyor” diye özetleyen adamın halini hatırlatıyor bana. nice zamandır, “anlamadığımız eski ve yabancı kelimeler kullanıyorsunuz” diye şikayetlenen okuyucu mektuplarından eni konu acı duymaya başladığımı itiraf etmeliyim. gazete veya dergi okuyucusunun, okuduğu her metni, bütün kavram, imâ ve atıflarıyla anlaması gerektiği yolunda yazılı olmayan bir kaide mi var acaba diye şüphelenmeden edemiyorum. bana göre okuyucu, yazardan “anlaşılırlık” kriterine uymasını beklemek hakkında sahiptir; “anlaşılırlık”, yani eski tâbirle fasâhat, bir metindeki bütün kelimelerin ve kavramların okuyucu tarafından biliniyor olmasını gerektirmez; bazı kelimelerle bir metinde ilk defa karşılaşmak son derece tabiidir ve dünyanın her yerinde okuyucu, bilmediği kelimeler hakkında sözlüğe başvurarak kelime hazinesini zenginleştirir. bir metnin anlaşılırlıktan uzak olması, metindeki bütün kelime ve kavramlar biliniyor olduğu halde anlamın kapalı, muğlak ve karmaşık kalmasıdır. yirmi yaşlarındaki bir gencin, karşılaştığı her metindeki kelimeleri bilmesi nazari planda imkânsızdır ama türkiye’de özellikle gazete ve dergi okuyucusunun bu talebi mânidar bir sıklıkla tekrarlaması, ortada esaslı bir yanlışlık olduğunu düşündürüyor.

    1975 yılında cemil meriç’in ‘bu ülke’sini, neredeyse her sayfasında defalarca sözlüğe bakarak, bilmediğim kelimeleri fethederek okumuştum. ‘fetih’ten kasdım sadece sözlüğe bakmaktan ibaret değil, o kelimeyi tasarruf edecek derecede sahiplenmek, anlamı ve kullanıldığı yer hakkında tecrübe sahibi olmak, o kelimeyi zihnin, düşünme, konuşma ve yazma melekesinin malzemesi haline getirmektir. o esnada ‘fasâhat’in ne olduğunu farketmiştim; bilinmeyen kelimenin anlamını yerine koyduğumda cümle olanca ihtişâmı ile parıldıyor ve mânâ bütün güzelliği ile kendini size teslim ediyordu.

    o tarihten bu yana sözlüğe başvurmadan geçirdiğim günü ziyandan sayarım; “okuyucu” olmak sözlükle yaşamaktır. kendimi hâlâ türkçe talebesi sayıyor ve bundan saadet duyuyorum. türkçe o kadar zengin ve parıltılı bir dil ki onda tam tasarruf sahibi olmak bir insan ömrünü aşabilir; hâlâ türkçe yanlışları yapmamın sebebi, dikkatsizliğim kadar öğrenecek şeylerin hâlâ mevcud oluşudur bir yerde.

    ana dil emek ister; ne var ki türkiye’de her okur-yazarın, okuduğu her metni anlayabileceği varsayımı geçerlidir; bu yaklaşım türkçe’nin mukavemetini kırıyor, zenginliğini köreltiyor ve sokakta konuşulan türkçe’nin bir okur-yazara ömrü boyunca yetebileceği inancını pekiştiriyor ki bu zan doğru değildir.

    formula 1 pistine türkçe isim konulduğunda kendini zafer kazanmış hissedecek bir “internet cemaati” üyesi genç, bu anlam yoğunluğu ile hiç karşılaşmamış olduğu için esasen ne üzerinde konuştuğumuzu bile anlamayacaktır. ona göre tabelalarda türkçe isimlere rağbet gösterilmeli, konuşmalarda dublaj ingilizcesinin beylik tâbirlerinden kaçınılmalıdır. bu heyecana sevgi ve saygı duymamak imkânsız ama asıl meseleler o noktadan sonra başlıyor işte.

    türkçe meselesi, sadece türkçe isimler meselesine indirgenmemelidir; bu meseleyi daraltıcı ve anlamını saptırıcı bir yorumdur ve neticede sadece türkçe’de yaygın şekilde kullanılan ingilizce kelimelerin tasfiyesine gider. kaldı ki o hedefte başarıya ulaşılacağını sanmam. oysa ki o gençlere, ana dilde yabancı menşeli kelimelerin de bulunmasının son derece tabii olduğu, hiçbir dilin arı-duru kelimelerden meydana gelmediği, her dilin başka dillerden kelime “fethederek” zenginleştiği hiç anlatılmamış, tam tersine dil bilinci, kelimelerde ırkçılık ve öze dönüş biçiminde sunulmuştur. bizim asıl meselemiz, bütün kelimelerin türkçe karşılığını bulmaktan ibaret değildir; öyle olsaydı vaktiyle büyük “özleştirme devrimi” esnasında bu amaca ulaşabilirdik; bizim asıl meselemiz, türkçe’nin gücünü, itibarını, ifâde kabiliyetini, mukavemetini, hayatiyetini geliştirmek ve elbette muhafaza etmek dâvâsıdır. bu dâvâ en evvel türkçe’yi bütün yazılı ve sözlü kaynaklarıyla kucaklamak, benimsemek ve onlara nüfûz edebilmekle başlar. vaktiyle babasının annesine yazdığı mektubu okuyup anlayabilmek kabiliyetini kaybetmiş bir kuşağa bu ihtiyacı hissettirebilmek kolay mümkün olmuyor. 60’lı yılların magazin dergisi hayat’ın dili bile bugün “arkaik türkçe” görüntüsünü kazandı. kuşaklar arasında lisan itibariyle büyük kopukluklar meydana geldi. biz türkçe’nin birikimine sahip çıkmakta acze düştük. bizde olduğu gibi dilinin tarih içinde tasarruf ediliş biçimine hakaretle, küçümsemeyle bakan, onu anlayamayan, okuyamayan başka hangi topluluğu örnek göstermek mümkündür?

    bir genç, “mukavemet” kelimesini kullandığım için beni osmanlıca konuşmakla itham edebiliyorsa eğer, bu dâvâ kaybedilmiş demektir; türkçe, köküne tutunamadığı için her yirmi senede bir şekil değiştiren ve yuvarlandıkça cılızlaşan bir dil haline geliyor. türkçe için mücadele verdiğine inanan internet cemaati, bütün iyiniyet ve heyecanına rağmen yaranın üstüne bant yapıştırmaktan öteye gidemiyor. gidemez, çünkü bilmediği, tasarruf edemediği, konuşamadığı, anlamadığı bir birikimi savunuyor ve daha fenası, vaktiyle türkçe’nin bağışıklık sisteminin nasıl tahribe uğratıldığından habersiz olduğu gibi üstelik ‘dil devrimi’ni, türkçe uğruna kazanılmış en büyük meydan muharebesi zannediyor.

    dil devrimi, türkçe’nin bağışıklık sistemini alt üst etti; gücünü kırdı, hâfızasını sekteye uğrattı ve kendini sürdürebilme kabiliyetini dumûra uğrattı; o yüzden yakın gelecekte ingilizce’nin türkçe üzerinde büyük egemenlik tesis etmesi, neredeyse kaçınılmaz gibidir.

    yaşayan görür; inşallah yanılırım.

    ahmet turan alkan, aksiyon, sayı: 548
  • gelenek yayınları'ndantuğrul şavkay'ın çıkardığı bir kitap. dili epey akademikti. bilgi edinmek isteyen abanmasın yani hemen. epey fikir ediniliyor ama helak da olunuyor o ara:

    dil devrimi, bir çok siyaset bilimci tarafından, türkleri bir ulus-devletolarak yeniden örgütlemek iddiasındaki kemalist kadroların gerçekleştirdiği önemli reformlardan biri sayılagelmiştir. özellikle modernleşmeci yaklaşımı benimseyen siyaset bilimciler, bu devrimin bir ulus-devlet için vazgeçilmez teknik gerekliliği üzerinde durmuşlardır. söz konusu görüşü paylaşanlar, dil devriminin, batı'daki benzerleri gibi, bir ulusal halk dili oluşturmayı hedeflediği iddiasındadırlar.
    buna karşılık dildeki reform hareketinin siyasi sebep ve sonuçları, hemen hiç araştırılmamış bir alan oluşturmaktadır. bu eser ile, cumhuriyetin kurulmasını izleyen yıllarda kemalist kadrolarca gerekli zeminin hazırlanması ile gerçekleştirilen harf devrimi ve bunun hemen ardından da, yine aynı kadrolarca atatürk'ün emirleriyle meydana gelen, dil devrimi'nin bu teknik sınırları aşan siyasi gerekçe ve amaçları araştırılmıştır.
    bu çalışmada, harf ve dil devrimi'ni hazırlayan gelişmeler, ilk ortaya çıkışından o güne kadar incelendikten sonra, kemalistlerin milliyetçilik anlayışı ve bunun bir uzantısı olan kemalist tarih tezinin çizdiği siyasi çerçeve içinde, her iki devrim de oluşum süresince ayrıntılı olarak gözden geçirilmiştir.
    böylelikle, dil devrimi'nin basit bir teknik ulus-devlet dili yaratmanın çok ötesine giden yanları ortaya çıkarılmıştır. çalışma, dil devrimi'nin, kemalistlerce bir iktidar ve rejim meselesi olarak manipüle edildiğini ve kemalist kadroların bu devrimleri gerçekleştirme sürecinin de söz konusu dönemin siyasi hayatına ışık tuttuğunu göstermeye çalışmıştır.