şükela:  tümü | bugün
  • sayın hocamız bedia demiriş tarafından istediği "antikçağ 'da dilbilgisi kuramları" dersi kapmasında fikir yürütmemiz, olması veya olmaması gerekenleri sunmamız istendiğinde, hiç tereddüt etmeden ben kendi üzerime düşen sorumluluk gereğince bir konunun altını çizmeye çalıştım, o da şuydu; dil'in araştırılmasında -tabi ki klasik çağ dillerini kastediyorum ama bunun üzerinden türkçeye geleceğim- dilcilere düşen en önemli görev, diğer disiplinlerle bağlantılarını koparmadan bir dünya tarihini topyekün kucaklayan bir yerden bakabilmektir, bu gerçekten de bir görev midir, evet gerçekten de bu bir görevdir. bana göre; düşünce tarihinin en büyük açmazlarında dil problemleri göze çarpmaktadır. dil önemlidir, dilin önemsenmediği sözlü veyahut yazılı tartışmalarda hep bir sorunla karşılaşılır, o yüzden dilcilerin bütün yan disiplinleri tarihi, felsefeyi, siyaset bilimini, arkeolojiyi ve onunla alakalı epigrafiyi, paleografiyi hazmetmesi, ve bu hazmedişin sayesinde dil problemlerini tespit edip, söz konusu alanlardaki kafa karışıklılıklarını önleyebilmek en azından tartışmacı tarafların önünü aydınlatabilmelidir. zaten bilen bilir, birçok konuda taraflar arasındaki en temel uyuşmazlığın kendi fikirlerini ortaya koyarken kullandıkları dilden kaynaklandığını düşünürüm ve sözlükte bunu birçok kez dile de getirdim. (örn. hz muhammed/@jimi the kewl)

    peki dil problemi'ni ekşi sözlük formatına uygun bir şekilde tanımlamak gerekirse; "jimi 'nin dil problemi'nden anladığı şey; gerek dilin matematiği, biçimsel sistemi (grammatica) gerekse de içeriğiyle ilgili çeşitli yanılgıların, kimi zaman bilinçli kimi zaman da bilinçsizce çarpıtmaların, yanlış aktarımların incelenmesi ve özellikle de kavramların en doğru bir biçimde ele alınmasıyla, bu açıdan sabun köpüğü tartışmaların sonlanması ve en nihayetinde birçok sorunun da aslında yürütülen fikrin sunumundaki dilde yattığının anlaşılmasını sağlamaktır." bu haliyle bu problem özellikle de felsefeci ve filologların işbirliği içinde, disiplinlerarası çalışmasıyla çözülebilir. şimdi bazı örneklerle dil probleminin sınırlarına iyice girelim bakalım nelerle karşılacağız.

    "kelimeler doğmaz, onları insanlar ortaya koyar, insanlar onları kullandıkça yaşarlar, daha doğrusu insanlar yaşadıkça kullanılırlar. "1 suat yakup hoca böyle diyor, ben de diyorum ki; insanların yaşamlarında çeşitli alanlarında kullandıkları dilin de o alanların çerçevesinde bir yaşamı sürdürdüklerini varsaymamız lazım. örneğin din dili bazı noktalarda felsefe diliyle kolkolayken, bazen bilim dili ile felsefe dili iç içe geçebilirse de, herbiri kendi sınırları çerçevesinde (bu sınırlar her alandaki düşünce adamları tarafından farklı şekillerde çizilebilir.) yaşamaktadırlar, bana kalırsa bu da zorunludur. zira üzerine düşünülen ve fikir yürütülen alanın kendisi, varlığını kendi diline borçludur. örneğin; "tanrı" terimi, "apollon eski bir tanrıdır" gibi ifadelerde kullanıldığında, belli bir özelliğe, yani "tanrılık" a işaret eden bir terim; daha doğrusu, bir tanım olarak kullanılmaktadır. öte yandan, "tanrı sonsuzdur" gibi bir cümle kullandığımızda, bu terimi belli bir bireyin (varlık) özel adı olarak kullanmış oluruz.2 biz ibrahim'in dinleri açısından düşünürsek, "tanrı" kelimesinin kendisi, yukarıda verdiğim apollon'lu örnekteki gibi bir niteliği değil, özel varlık'ın kendisini göstermektedir. bu haliyle yukarıda bahsettiğim alanlardan "din" alanında kullanılan terminoloji hususunda bile alt sorunlar ortaya çıktığına göre; o halde gittikçe genişleyen ve çeşitlenen ağacın dalları gibi başka kategoriler de alanların içinde oluşacaktır. işte buradaki muhtemel bir karmaşıklık veya kavramların yerinde kullanılmaması kastettiğim dil problemi çerçevesinde güzel bir örneği teşkil etmektedir.

    dünyanın her çağdaki akil adamları sayesinde, din, felsefe-bilim üçgeninde müthiş bir terminoloji zenginliğine kavuşmuşuz. yukarıda söylediğim gibi, bunlar arasında alışveriş had safhaya ulaşabilirse de genel manada hepsinin dili ayrıdır, kendisi için, kendisiyledir. ben çeşitli alanların birbiriyle alışverişine örnek olarak ekşi sözlük bünyesindeki en sevdiğim başlıklardan olan tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi'ni gösterebilirim. bu bütünüyle birçok filozofun tarih boyunca bu ve benzeri sorulara cevaplar vermesi, yeni sorular üretmesiyle alakalı değildir. stoalı seneca'nın ahlak anlayışı, augustinus'un , anselmus'un, abaelerdus'undescartes'ın, gazali'nin, farabi'nin, david hume'un, leibniz'in, nietzsche'nin ve russell da dahil olmak üzere daha birçok özel düşünürün kullandıkları dillerde dini ile felsefi terminoloji iç içe geçmiştir. tabi saydığım isimlerdeki augustinus, anselmus ve abaelardus zaten ilahiyatçıdırlar, bu durum onlar için kaçınılmazdı, ama yine de diğer filozoflarla birlikte düşünüldüğünde bu alanların, kendi niteliklerinden (sorularından ve cevaplarından) ötürü bir alışverişin kaçınılmaz olduğu unutulmamalıdır.

    bu üzerinde durduğum hususta, dil problemine dair bazı ışıkların okuyucunun kafasında yandığını düşünerek, artık kesin ve net örneklerle, dil probleminden kaynaklı bazı sorunların altını çizme vaktidir. zaten hz muhammed başlığında geçen ay süregelen tartışmada da dile getirdiğim gibi; değişik alanların verilerini birbirine çarpıp, analitik ve diskursif bir nitelikteki metodla değil de, çarpık çurpuk, ne olduğu belli olmayan biraz ondan, biraz bundan alarak bir sonuca ulaşmış olduğunu sanmanın ne kadar da sorunlu olduğunun altı çizilmelidir. ben tabi bu tarz gidimsiz, hikayeci bir anlatıma uygun dille ciddi konuların tartışılmaya çalışıldığına çok şahit olduğumdan vereceğim örnekleri daha üst noktalarda tutmaktan yanayım, zira birikimli olduğunu düşündüğümüz russell gibi bir düşünür bile çeşitli sebeplerle bu dehlize düşmüştür, tabi benim fikrim bu.

    bertrand russell, düşünce tarihinin en sade bir dile sahip düşünürlerinden biriydi. hatta bir keresinde adama "neden bu kadar basit bir dil kullanıyorsunuz?" diye sorulduğunda, "isterseniz ayrıntılı ve karmaşık cümleler kurayım? onu da yapabilecek kabiliyete sahibim." gibi bir laf etmiş. çok daha kompleks yapıda ifadelerle görüşlerini sunması gerekir mi gerekmez mi? bence buradaki sorun, fikrin sunumunda kullanılan dilin biçimsel karmaşıklığa ihtiyaç duyulup duyulmaması değil, nasıl konuşulursa konuşulsun ortaya konan fikirlerin , kullanılan dilin yetersizliğinden veyahut fazlaca sofistike yapısından ötürü hep söylediğim, alanlar arası kaymada, yanlış bir noktadan hareketle, bambaşka bir noktanın eleştirilmesi ve en nihayetinde yanlış anlaşılmış olmaktır. russell'a baktığımızda dil probleminin ilk başta yaptığım bölümleme çerçevesinde içerikle ilgili kısmını gördüğüm birkaç husus var.

    evvela şunu belirteyim; "tanrının sorgulanması" ipte yürümek gibidir benim için. zira tanrı deneyci bir metodla kendisine aklın somut verileriyle ulaşılamayan olduğundan, sezgi aracılığıyla inanılır olmasından ötürü; russell 'ın tanrının varlığını reddedişi biraz değil bir hayli sakat gidimin ürünüdür. "maddenin tüm hareketlerinin dinamik yasalarca sağlandığına inanıyordum: nitekim bir insanın dudakları da bu çeşit maddesel bir belirleme sonucu kımıldar... tanrının varlığını ispatlamak için birçok kanıtlar öne sürülmüştür. bense şöyle düşünüyordum ve şimdi de bunu düşünüyorum: bu kanıtların hepsi değerden yoksundur ve bunlardan bir sonuç çıkarıp ona inanmak gereksinmesi olmasaydı, hiçkimse onları hiçbir zaman kabul etmezdi."3 russell'ın kullandığı dilin sadeliğinden bizim anladığımız ilk başta "tanrının varlığı üzerine sunulan kanıtların değersiz olmasıdır." oysa aynı eserde sonradan diyeceği gibi, bu aslında yeterli bir sebep de değildir. "tanrının yokluğunun kesin bir şey olduğunu düşünmüyorum. sorunun tıpkı olympos ya da norveç tanrıları için olduğu gibi, aynı düzeyde ortaya konulduğunu düşünüyorum. olympos'un ya da valhalla'nın bu tanrıları da var olabilirler, tersini kanıtlayacak durumda değilim. fakat hiristiyanların tanrı'sının da ötekilerden daha çok gerçek olamayacağını düşünüyorum. bir olanak görüyorum onlarda, hepsi bu." 4 russell'ın bize sunduğu tanrının varlığına dair fikirlerindeki temel yanılgı, üzerinde konuştuğu alanın kendisinin , dinin uygulayıcılarının gereksinmeleriyle bir alakasının olmamasıdır. işte dil problemi başlığı altında incelenmesi gereken müthiş bir örnek. oysa russell 'ın fikir yürüttüğü "tanrı var mıdır, yok mudur?" sorunu ne onun belirttiği gereksinmeyle açıklanabilir, ne de başka olumsuz fikirlerdeki gibi; sorun sosyolojinin veyahut tarih biliminin (evet tarihi bilim dalı olarak görüyorum) sorularıyla deşilecek, irdelenecek gibi değildir. "kötülük varsa tanrı yoktur, tanrı olsaydı kötülük olmazdı." , "insanalr yaşadıkları yere göre belli bir inanç sistemini benimsiyorlar." veya "insanlar korktukları için din ve tanrı var." (bu da russell'a ait bir sözdür.) gibi ifadeler din olgularının her birinin kendi sınırları çerçevesindeki, kendi sistemli biçimlenişleri ile ilgili değildir. bunlar tanrı veyahut dine eğilerek, bunların ne olduğunu sorgulayan veyahut sorgu sonrasında varılmış olan çıkarımlar değildir. burada temel sorun en başta belirttiğim gibi; bilinçli veyahut bilinçsizce kullanılan terminolojinin ağırlığını kaldıramamak, alanın sınırları içine girmeden, bambaşka bir dille o alanı yargılamaktır. bu da kavram karmaşasına ve söylenenlerin kimse tarafından anlaşılamamasına, yok yere bir tartışma çıkmasına sebep olmaktadır. ama şunu da belirteyim, yanlış anlaşılabilirim. ben her şekilde tartışmadan yanayım, fikirlerin çarpıştığı, fikir sahiplerinin bir sonraki tartışmaya kadar kendilerini eğitmek zorunda kaldıkları bir ortamda gelişim olur, başka türlü birbiri üzerine eklemeli tartışmalardan oluşan düşünce tarihinde ilerleme olamazdı. kullanılan dilin hem biçimsel (bu entiride bu kısmına pek değinemedim) hem de içerik bakımından doğru olması koşuluyla, tartışmayı yeğlerim.

    bu konu burada bitmedi, daha üzerine yazacaklarım var. zaten russell'ın o "basit" denilen ifadelerini tek tek yorumlasak, alabildiğine entry içeren başlıklar listesinde üst sıralara tırmanır bu başlık. ama daha başka örneklerle de bu konuyu biçimlendirmek istiyorum; şimdilik bırakıyorum, aslında bir süredir aklımda olan bu konuyla ilgili en azından böyle bir giriş yapabileceğimi de sanmıyordum, ama yine de yazabildim, devamının geleceğine dair söz vererek kapatıyorum bu entiriyi.

    notlar:

    1- suat yakup baydur, dil ve kültür, sf. 94
    2- turan koç, din dili, iz yay. sf.34
    3- b. russell, dünya görüşüm, varlık yay. sf.17
    4. b. russel a.g.e., sf:18
  • görüşleri basitçe çürütülebilecek felsefelerin son sığınağıdır

    don't feed the troll