şükela:  tümü | bugün
  • nörobiyologların beyinde "tanrı merkezi" denilen bir kısım bulmalarının ardından bu yazıyı yazma gereği duydum.

    din: çoklu yanılgı, toplulukların doğayı anlamlandıramamasından ortaya çıkan "sakınma, korunma" güdüleri karşısında beliren "telkinler" zinciridir.

    aşk: bireyci yanılgı, kişinin cinselliği temelde algılayamaması üzerine zihninde oluşturduğu güdüsel abartıdır.

    din nedir? aşk nedir?
    din ve aşk sürekli neden çatışır?
    dinin beyinde ve evrimde yarattığı olgu nedir?
    aşk'ın beyinde ve evrimde yarattığı olgu nedir?

    bu soruları elimden geldiğince cevaplamaya çalışacağım. hadi başlayalım.

    din nedir?

    din anlamlandıramamak üzerine bireylerin güdülerini yönlendiren telkinler topluluğudur. örnek vericek olursak ilk insanlar dil konusunda zayıf oldukları için bilmemek olağandı. doğada gördüklerini, tecrübelerini birbiriyle paylaşmak zorundaydılar. nedendi peki bu zorunluluk? sosyal canlının gerekliliğindendi. klanını ve aileni olası yabancılıklara karşı sakınma güdüsündendi

    din neden telkinler zinciridir? bunun için insandaki madde-akıl arasındaki iki algılama yeteneğini incelememiz gerek:
    1.algılama-monist, aklın madde olmadan olamayacağını savunur. rasyonel algılamadır.
    2.algılama-düelist, akıl ve maddeyi ayırır. aklın bedenden ayrılmış bir ruh olduğuna inanır. ruh bedende ikamet eder ve ruh "bazı" durumlarda bedenden ayrılır astral bir gezinti yapar. bir bulut kümesi olup dünyanın etrafında dolanabilir. aynı zamanda zihinsel bir hastalığı "cin çarpması" "kötü ruhların etkisi" olarak yorumlayabilir. cansız fiziksel eşyaları canlılaştırır. karanlıkta şeytanlar, cadılar , hayaletler , ruhlar görür.

    0-7 yaş arasında olan çocukların beyinlerinin düelist algılamayla çevreyi tanıdığı, anlamlandırdığı olmuştur. bir düelist algılama açıklamalarla ilgilenmez , algılamasını güdülerine göre izah eder. örnek vericek olursak:

    -baba bu ne?
    - akarsu.
    -ne?
    -akarsu akıntı varken oradan uzak dur ve sakın orada yüzme!
    -ı-hı tamam.

    normalde akarsu tanımlaması şu an hepimizin zihninde mevcuttur. bir mistik özelliği yoktur. fakat çocuk zihni bu olumsuz telkinleri nasıl bağdaştırır görelim.

    -bu bu ne?
    -ocak, yemek pişiririz, sakın biz yokken ocağa yaklaşma!
    -tamam orada yüzmem.
    -?

    şimdi çocuk bağdaştırması düelist algılamayla tüm telkinleri bir havuzda toplar. telkinlerin hepsini "yaşaması ve hayatta kalabilmesi" için güvendiği ebeveynin sözlerini uygulama olarak kullanır. dikkat ederseniz küçükken din eğitiminin önemini vurgularlar. dinde bir düelistik algılamadır. çocukların 0-7 yaş arası algılama yeteneği de öyle.

    din neden yaşlılara saygıyı içerir? çünkü yaşlılar yaşamış, çevreyi daha çok tanımış , ölenlere göre doğadan elenmemiş. adaptasyonu sağlamıştır.

    din: bir ebeveyn telkinleri topluluğudur. çocuk zihninin "monist" akılla çelinmemesi ve topluluğun varlığını sürdürebilmesi için insanlığın var olduğu ilk tarihlerde gerekli bir yapıydı.

    bir kabile düşünün. kabilenin bir arada durması, bir arada avlanması sosyal bir yardımlaşmadır. bunu kabile bozmamak ister. böylece yaşlılar dil ve tanıma konusunda zayıf olduğu için düelist telkinlerle tehlikelerden kabilesini korur. daha önce bir ormana girip kaybolmuş bireyler kabilede önceden yaşadıysa, kabile o ormana girmemeye meyillidir. bu meyili düelist algılamayla "ruhlaştırır" . işte cadılar yutuyormuş. orman insanı yiyormuş gibi insanın doğaya karşı en sağlam güdüsü "korku" üstünden telkinler verir. tabi bu yaşayış ve koruma kabilenin devamlılığı için gereklidir. ne zaman ki kabileden biri ormana girer bu telkinleri hiçe sayıp kabilesine tekrar hediyelerle dönerse işte bu telkin yıkılır. daha bir çok kişinin ormana girip çıkmasıyla o telkin unutulur gider. artık işe yaramaz. korkuya hükmedemez.

    peki neden ilk monist algılayış gerçekleşmedi? monist algılama basit gibi görünse de daha karmaşıktır. neden-sonuca bağlayacak sağlam kanıt ve dil kültürü gereklidir. bu yüzden monist algılayış belki de ilk insanlarda hiç yoktu.

    aşk nedir?
    evrim ağacı'nın tanımlamasına göre:
    "bu noktada, unutmamak gerekir ki en "kutsal" hislerden biri olarak görülen aşk da, belirli hormonlar ve diğer kimyasalların beyinde yarattıkları biyokimyasal reaksiyonlara verilen tepkiden başka bir şey değildir. temel olarak, tüm duygular gibi bir yanılgıdır. ancak doğal seçilim tarafından, cinselliğe katkı sağladığı için desteklenmiştir. hepimiz biliriz ki, aşık olduğumuzda, aşık olduğumuz kişinin etrafından ayrılmak istemeyiz ya da ona yakın olmak isteriz. bu yakınlığın cinsel birleşme ile sonuçlanması çok muhtemeldir. işte bu sebeple doğal seçilim, aşkın evrimleşmesini desteklemiştir. cindy hazan ve phillip p. shaver 1987 yılında bu konuda bir makale yayınlamıştır."

    aşk bireyseldir. cinselliğin bilinmemesi veya karşı cinsle cinsellikte mutlu olunmaması üzerine beyinde oluşan bir yanılgıdır.

    antropolog helen fisher neden aşık oluruz isimli çalışmasında. erkeğin tanıdığı kadınlar arasından herhangi bir kadının diğerlerine göre 100 kat daha güzel ve çekici olması "sen bir de aşığın gözüyle görsen" deyişle desteklenen bu olgu hiçte inandırıcı değildir. bu tekeşlilik fanatizmidir. doğal uyuşturucuyla mantığını bir kenara bırakmasıdır. insan tek bir şeyi tek bir kadını sevebileceğini düşünür. bu yanılgıdır. insan bir çok şeyi sevebilir.bir çok şarap çeşidi, değişik kitaplar, kardeşlerini, öğretmenlerini, arkadaşlarını ve ev hayvanlarını sevebilme fikrini onaylarız.

    nazım hikmet

    kimi der ki kadın
    uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
    kimi der ki kadın
    yeşil bir harman yerinde
    dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
    kimi der ki ayalimdir,
    boynumda taşıdığım vebalimdir.
    kimi der ki hamur yoğuran.
    kimi der ki çocuk doğuran.
    ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
    o benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
    yavrum, annem, karım, kız kardeşim,
    hayat arkadaşımdır."

    bir çok kadını meziyetine göre monist akılla sevebileceğini kanıtlamıştır nazım hikmet.

    öyleyse aşkta ki tutuculuk nedir? bireyin fizyolojisine olan etkisi nasıldır? bu konuları aşk ve fizyolojisi adlı başlıkta inceledim. #40376872

    aynı zamanda aldatmak başlığında #40306896 şöyle bir incelemede bulundum.

    aşkta bir düelist algılamadır. pembe hayaller, süslü cinsellik, bedenin yanması ve aslında nörobiyologların dediği tanrı merkezi kısmındaki "doğal uyuşma" olayıdır. işin garip kısmı "din" olgusu da aynı bölgeyi uyuşturur. helen fisher ve daniel dennett bu uyuşmayı ortaya çıkarmışlar.

    insanın aşık olacağı yaşı 15-16 olarak bilim adamları belirlemiştir. bana göre bu evre düelist akıldan monist akla geçiştir. ikisi birbiriyle çatışır. kazanan hangi algılamaysa kişi ona göre yaşar. düelist akılla yaşayanlara hatta "çocuk musun abi bu yaşta nasıl davranıyorsun" diye uyarılarda bulunmuşuzdur. işte bu o ergenlik evresinde düelist aklını seçen kişidir.

    din ve aşk sürekli neden çatışır?

    aşk yanılgı olarak dinle aynı konumda bulunur. biri bireysel, biri topluluğu düşündüğü için birbiriyle çelişir. fakat etki olarak aynı bölgeyi uyuştururlar. daha öncede söylediğim gibi dinsel inanç hiç şüphesiz aşık olmakla aynı karakter yapıdadır. her ikisi de bağımlılık yapıcı bir uyuşturucu etkisini taşır.

    dine göre aşk, topluluk yaratıcı aşktır. tek olana aşktır. çünkü o yaratmış, yol göstermiş, korumuş ve bize sahip çıkmıştır.

    kişiye göre aşk, bireyi ilahlaştırmadır. ona tapılır. delilik haliyle ne dese yapılır. aşık olunan kişinin ağzından hadisler dökülüyormuş gibi hissedilir. topluluk, aile, klan umursanmaz.

    aşk bu yüzden dinde kötülenmiş. bazı katolik mezheplerinde dini yayan kişilere yasak edilmiştir. bu eski ahit'e kadar yaratılış destanına dayanır. adem ile havva ağaçta bulunan elmayı , ağaçta yılan olmasına rağmen topluluğun telkiniyle uzak durduğu meyveyi "aşklarının pekişmesi, aşk cesareti" uğruna yemişlerdir. oradaki meyve sembolik olarak dünyayı temsil eder. yani dünyayı kendi zevkleri uğruna hiçe saydıkları için topluluk tarafından ağaçta tehlikeli görülen yılana -telkine karşı- rağmen yemişlerdir. böylece cennetten(bahçeden) kovulmuşlar. topluluktan kovulmuşlardır. çünkü aşık olan kişiler topluluğun telkinlerine doğal olarak uymazlar. george orwell 1984 adlı kitabında "aşık olan kişinin siyasi ve toplumsal meseleleri umursamayacağını" yazmıştır. yani aşıklar kabilenin savaşlarında, avlanmalarında , ortak sosyal yapısının dışında kalacaktır. bu yüzden dinsel olgular hep cinselliği ve aşkı düzenleme rolüne bürünmüşlerdir. bu yaratılış destanı aslında "dinin aşka karşı savaşıdır"
    paulo coelho "piedra ırmağının kıyısında oturdum ağladım" kitabında bir rahibin aşkı arasındaki git gellerini anlatır. ikisi de yanılgıdır ve beyni aynı şekilde uyuşturur. ya birini seçeceksin ya diğerini. biri toplumsalcılık üzerine telkinlerle hayatta kalma üzerinedir. diğeri cinselliği şatafatlandırmak üzerinedir ve topluluğu umursamaz. bu yüzden çatışırlar.

    dinin ve aşkın beyinde yarattığı olgu ve evrim nasıl gerçekleştirmiştir?

    genetik sürüklenme, kişi doğaya karşı en iyi tepkiyi dinsel olgularla veriyor ve kabilesinin devamını sağlıyorsa dinsel olgular genetik sürüklenme, telkinler şeklinde bir sonraki nesile aktarılar. darwinci düşünce bunu emreder.

    aşk topluluktan uzak bir yanılgı olduğu için hiç bir ulus aşk üzerine kurallarla kurulmamıştır. bireyseldir. kişiye bırakılmış ve telkinlerle kontrol altına alınmak istenmiştir. fakat herkes de olmasa bile toplumda baskılanan, aşk yüzünden günah keçisi ilan edilen, erkeğin aşk yüzünden toplum dışına ittiği kadın bireylerin zihninde içten-içe pompalanır ve evrimleşir. kadın bu yüzden dine göre sadık ve gösterişsiz olmalıdır. oysa ki kadın doğası göre güzelliğini göstermeye, etkilemeye meyillidir. zihninde her kadın baskılandığı toplumda bu yüzden dine karşı güçlü bir düşman olan yanılgıyı aşk olgusunu geliştirir. bu aşkı isteyen kadınların istediklerine ne kadar cevap alır bunun istatistiğini bilemiyorum. cinselliği kısıtlanan kadın aşk yanılgısına düşer ve nesilden nesle çekinik olsa da bu genleri dişi yavruya aktarır.

    ataerkil toplumda egemen olan erkek dini bu yüzden reddedemez. çünkü varlığını sürdürmesi için gerekli telkinler küçük yaştan itibaren kendisine verilmiştir. sosyal faaliyetlerinde kısıtlandırılması sadece "kadının aşkı" üzerine olur. kadın ataerkilliğin egemenliğinde olduğu için sadık ve uysal olmak zorundadır. içten içe aşk yanılgısını zihnine pompalamakta da gecikmez. bu yüzden sağlıklı bir anne olma yolunda geridedir.

    neyse ki monist aklıyla hareket eden şüpheci bilim adamları var. bu yanılgıları bize gösteren. mistizme kaymayan.

    otto gross'un meşhur sözüyle makalemi bitirmek istiyorum:
    "hiç bir şeyi baskılamayın."

    kaynaklar: tanrı yanılgısı. dawkins r. 2007
    evrim ağacı
    "insan". arabacıoğlu c. 1976

    adem ile havva'nın diğer bir sembolik yorumu için:

    #40055468
  • "din ve aşk diye düşündü clarissa, sinirden titreyerek odasına döndü. ne iğrençtiler, ne iğrenç. çünkü miss kilman gözünün önünden uzaklaşınca, özellikleri ağır basmaya başlamıştı yine. bu kavramları; beceriksiz, öfkeli, hırçın, iki yüzlü buluyordu; kapılara kulak dayıyor, kapı eşiklerinde yağmurluklara sarınarak kıskançlıkla, kinle tutuşuyorlardı din ve aşk. kendisi hiç kimseyi değiştirmek istemiş miydi? herkesin olduğu gibi kalmasından hoşlanmıyor muydu? pencereden karşı evdeki ihtiyar kadının merdivenleri çıkışını gözledi. isterse çıksın merdivenleri, isterse dursun sonra yine çıksın, yatak odasına girsin usulca (clarissa onun yatak odasına girişini kaç kere gözlemişti), perdeleri aralasın, gözden kaybolsun odanın içinde. gözlendiğini bilmeyen bu kadının pencereden bakmasında saygıdeğer bir şey vardı. küçümsenemeyecek bir şey - ama aşkla din, yok ederlerdi bunu, ruhun bu dokunulmazlığını. iğrenç kilman'dan başka ne beklenirdi! ihtiyara baktıkça ağlamak geliyordu içinden.

    aşk da yokediyordu bir sürü şeyi. güzel olanı, doğru olanı yıkıyordu. sözgelimi peter walsh'u ele alalım. işte yakışıklı, zeki bir adam; bilmediği yok sayılır. tutun ki pope yada addison hakkında bir şeyler öğrenmek istiyorsunuz, ya da şundan bundan konuşmak, insanları falan tartışmak geliyor içinizden, daha iyi birini bulamazsınız. kendisini eğiten peter'dı; kitaplarını vermişti okusun diye. ama bir de âşık olduğu kadınlara bak- adı, silik, alelade kadınlar. peter'ı bir aşık olarak gözünün önüne getir - bunca yıl sonra dönünce ne anlatıyor? kendini! korkunç bir tutku bu! diye düşündü. iğrenç bir tutku! miss kilman'la (hristiyan geçinen dindar kadın) elizabeth'in (anlatıcının kızı) ordu pazarlarına doğru yürüdüklerini düşündü.
    big ben buçuğu vurdu.
    ihtiyar kadının bu sese ince bir iplikle bağlıymışcasına pencereden uzaklaşışını görmek (yıllardır komşuluk ediyorlardı) ne tuhaf, evet ne dokunaklı bir şeydi. bu dev sesle garip bir ilgi vardı arasında. aşağılara günlük olayların tam ortasına indi parmak, an'a damgasını bastı. ihtiyarı kalkıp gitmeye zorluyor bu ses, diye düşündü clarissa(anlatıcı)- ama nereye acaba? onun dönüp odada usulca kayboluşunu gözledi, gerilerde inip kalkan beyaz başını güçlükle izleyebiliyordu. yine de oradaydı, odanın öte yanında kımıldanıp duruyordu. peki bunca bağnazlığın, duaların, yağmurluklarının ne gereği var öyleyse? diye düşündü clarissa; mucize, gizem buydu iste, bu ihtiyarın çekmecelerden aynaya doğru yürüyen bu ihtiyarın ya kendisiydi. onu hâlâ görebiliyordu. kilman'la peter'ın çözümlediklerini söyledikleri, oysa yanından bile geçemedikleri kutsal gizem apaçık ortadaydı işte: burada bir oda vardı, karşıda başka bir oda. din çözümleyebiliyor muydu bunu, aşk çözümleyebiliyor muydu?"

    mrs. dalloway / virginia woolf