şükela:  tümü | bugün
  • bir müslüman olarak bütün maddeleri ele alıyorum...

    edit: başlığı açan arkadaş kaçmış, başlık başa.

    edit: tekrar canlandırmış. biri şu delinin ne yapmaya çalıştığını izah etsin.

    üst not: olmayan sebeplerdir. en azından felsefi ve bilimsel anlamda... islam'ın etrafındaki -sözde- şüphelerin tümünün izahı mevcuttur. ateistlerin geneli, duygusal ve tamamen keyfekeder kaprislere dayalı inkar ederler dini. sonrasında bu inkarlarını, dinde kusur ve çelişki arayarak rasyonel bir temele oturtmak için çırpınırlar. zira "ya varsa" düşüncesi içlerini kemirir. nefretlerinin ve saldırganlıklarının sebebi de budur. çünkü inkarlarının kökünde öfke, garez veya bu minvalde güdüler vardır.

    neyse, biz görevimizi yapalım...

    1) peygamber efendimizin kadınlara düşkün bir insan olduğunu ve amacının cinsellik olduğu iddia edilmiş.

    el cevap: gidip peygamber evliliklerini incele, birinde dünyevi heva yok. ilk olarak peygamber, ömrünün büyük kısmını, -gençlik dönemini- kendisinden yaşça büyük olan hatice ile tek eşli olarak geçirdi. cinselliğe karşı fıtri meyilin yaş ilerledikçe düşüş gösterdiği de bizatihi açık.

    ayrıca peygamber, vefatından 10-12 yıl öncesine kadar hiç evlilik yapmamıştır. yaptığı bu evlilikler de belli vecizelere dayalı evliliklerdir.

    mesela cüveyriye ile evliliği, bir kabile ile olan savaşın sona ermesine; meymune ile olan evliliği, o kabiledeki bireylerin peygamberi lider olarak kabul etmesine; bir yahudi kabilesi liderinin kızı olan safiye’de, yahudilerle ilişkilerin yumuşamasına sebep olmuştur.

    peygamberin amacı cinsellik ise, neden ömürünün en hareketli dönemlerini, kendisinden 15 yaş büyük olan hatice ile tek eşli olarak geçirsin? ya da müşriklerin, "sana para, makam, statü ve 'en güzel kadınlar'ı verelim, yeter ki islam'dan vazgeç" teklifini reddetsin? ne gerek vardı onca acıya, sıkıntıya, kedere? ne gerek vardı ambargolara, muhasıra altına alınmaya, eziyet çekmeye?

    aişe evliliğine gelirsek, naturalizm ve evrimsel ahlakı benimseyen bir kimsenin, ergenlik dönemine girmiş olan aişe ile peygamberin evliliğini eleştirmesi saçmalığın daniskasıdır. senin ilham kaynağın olan doğaya göre erkeğin üreme dönemi sperm üretimi başlayınca, kadının ise regl olunca değil mi? evrimsel biyolojiye göre kimsenin tabiat ana'nın dilini eleştirme hakkı yoktur. yani etik değerlerini şempanzelere, gorillere bakarak çizmeye çalışan sizlerin ahlak eleştirisi yapması baya eğrelti.

    buna karşın evliliğin ve cinselliğin ertelenmesi yalnızca son yüzyıl'da ortaya çıkmıştır. peki islam ergen evliliğini mi savunur? hayır. yalnızca ruhsat koymuştur ve alt limit olarak belirlemiştir. alt limit ergenlik dönemidir ve ötesi tamamen kültürel seçimlere bağlıdır.

    günümüzde o yaşta bir insanın yuva sorumluluğu taşıyamayacağı açıktır. bu yüzden burada "rüşd" kavramına bakarız ve kuran da bunu açıkça ifade eder:

    "yetimleri evlenme çağına varıncaya kadar gözetip deneyin. akıllıca olgunlaştıklarını görürseniz, mallarını kendilerine teslim edin." (nisa 6)

    2) kuran'ın evrensel olmadığı iddiasında bulunulmuş.

    el cevap: neden arabistan'a inmiş miş. sanki islam japonya'ya inseydi, "neden japonya" şeklin itiraz etmeyecekmiş gibi... zamanında bu mevzuya değinmiştim, tekrar bırakıyorum.

    arabistan'da, coğrafi konumu itibari ile semavi dinler başta olmak üzere diğer inançlara azımsanmayacak derecede yakınlık söz konusu. üç kıtaya da komşu ve diğer medeniyetler ile sürekli temas halinde.

    kabe, arafat, safa ve merve tepelerinin kutsal kabul edilmesi de bir yerde etkindir. ayrıca ticaret kervanları girip çıkıyor, yani sürekli bir hareketlilik var.

    bu da arabistan'ın; indirilen bir dinin birincil amacı olan "hızlı yayılma"ya elverişli bir konuma sahip olduğunu gösterir.

    henüz peygamberin vefatı gerçekleşmeden, neredeyse kıtanın tamamına, 100 yıl gibi kısa bir süre içerisinde de dünyanın öbür ucuna -endülüs'e, kuzey afrika'ya, sicilya'ya- kadar nüfuz etmesi de referansımdır. yani denendi çalışıyor.

    ek olarak peygamber efendimizin doğduğu belde olan hicaz bölgesi'nin bağımsız bir karakteristik özelliği vardı. mesela arabistan'ın kuzey'ine bakıyorsunuz sasanilerin siyasi uydusu hireliler ile bizans'a bağlılık gösteren gassani arapları. güney'e bakıyorsunuz yemen'de sasani etkisi. içeride yahudi-hristiyan çatışması vs var.

    fakat gelin görün ki, kuran'ın indiği hicaz bölgesi, çevre beldelerin aksine, tam bağımsız bir hal gösterir. hicaz'a ne sasaniler uğrar, ne bizanslılar, ne de yahudi ve hristiyanlar...

    anlayacağınız peygamber, bağımsızlığı seven, birbirlerine düşkün, kültürünü ve örfünü içselleştirip angaje etmiş bir yere gönderildi. dolayısı ile böyle bir toplumun tabularını yıkmak için de, ekstra mücadeleler gerekti fakat yine buradaki arapçılık damarı yıkılırsa, diğer bölgelerin islam'ı benimsemesi daha kolay olacaktır.

    ayrıca islam, muhtemelen avrupa veya avrupa ayarında mitoloji bakımından zengin ve genel bilgiye ulaşımın kolay olduğu başka bir beldede indirilseydi, kuran'ın farklı kökenlere dayalı bir kitap olduğu iddia edilebilirdi.

    fakat yaradan, dini arabistan gibi yazı yazmasını dahi bilmeyen zır cahil bir topluluğa, fasihin ve beleğatın dibine vurarak, üstelik bunu ümmi bir insan üzerinden göndererek, bu minvalde itirazların reddini en başından vermiştir ve hz muhammed'in kuran'ı tek başına yazamayacağının farkında olan inkarcıları; kuran'ı, peygamberliğin verilişinden hemen bir yıl sonra vefat eden varaka'ya nispet edecek kadar aciz ve çaresiz bırakmıştır.

    sonuç olarak iddia edildiğinin aksine "arap yarımadası'na din indirmek" saçma değil, isabetlidir. allah isabet etmiştir.

    ayrıca tarihi referans alarak, inkarcı arkadaşlara soruyorum; aksi halde 13. yüzyıla kadar, 5-6 asır boyunca, dünyanın tamamında rüzgarı esen islam'ın başarıya ulaşmasının izahı nasıl yapılır? şu koca dünyanın bir köşesine sıkışıp kalmış arap yarımadası'ndan, okuma-yazma bilmeyen ümmi bir insan çıkıyor ve çok kısa bir süre içerisinde, dünyanın tamamında nüfuz ediyor... hikmeti nedir bunun sayın ataizler? nasıl bir devrimdir bu?

    ayrıca kuran'da çöl geçiyor, "deniz" kelimesi geçmiyor demek nasıl bir kafa arkadaş. kuran'da tam 41 ayette "deniz" kelimesi geçiyor. (evet, fihristten baktım)

    "kuran'da dinazorlardan bahsetmiyor" demiş. kuran'da kıymalı pideden de bahsetmiyor ona bakarsan? te allah'ım ya. kuran zooloji veya arkeoloji kitabı mı arkadaşım, dinazorlardan neden bahsetsin?

    evrenin genişlemesinden (zariyat 47) tutun, pulsarlara (tarık 1-3) kadar; sütün üretiminden (nahl 66) tutun, insanın embriyodaki oluşumunun sırasına (muminun 14) kadar; tozlaşmayı biliyormuşcasına rüzgara "dölleyici" sıfatını yakıştırmasından (hicr 22) tutun, suyun her canlının yapısında bulunmasına (furkan 54) kadar; dünanın en alçak yeri olan lut gölü'nden (rum 3) tutun, gökyüzü tabakalarına (mülk 3) kadar, o dönemin araç-gereçleri ile ulaşılması imkansız ve birbirinden bağımsız tonla hadisat ve fenni keşife atıfta bulunan bir kitap için, "neden dinazor yok" şeklinde itiraz etmek... ne bileyim, inna sabirin.

    3) islam dinin arap karakterinin ihtiyaçlarına, gereçlerine ve mizaçlarına göre biçilmiş, biçilmek zorunda kalınmış bir din olduğunu ve islam'ın ilk indiği zamanda hedefinin ufak olduğu, aslında tüm dünyaya yayılmak olmadığı iddia edilmiş.

    el cevap: kuran, müslümanların henüz bir avuçken, oldukça erken bir zamanda, yani mekke döneminde nazil olmuş sureleri, davetin evrensel olduğunu ve bütün insanlar için bağlayıcı olduğunu resmen söyler. kuran, müslümanların sayısı 40 kişiyken de, 40 bin kişiykende, "din evrenseldir" der.

    mekke dönemine bakalım. müslümanlar baskı altındaydılar. ambargolar, eziyetler, işkenceler... ve onlara yardım eden kimse de yoktu. bir insan hayali bu dini bizzat üretmiş olsaydı, duyguları ve düşünceleri bu vaziyetteyken, dinin bütün dünyaya yönelik olduğunu söylemesi nasıl mümkün olurdu?

    mekke'de inmiş ilk surelerden tekvir suresi'nde allah şöyle söyler:

    "o ancak alemlere bir öğüttür." (tekvir 5)

    mekki bir başka sure olan sebe suresi'nde şunu söyler:

    "biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici olarak gönderdik." (sebe 28)

    yine mekki surelerden
    müddessir 35-36, enbiya 107,
    araf 108'de de aynı şekilde, islam'ın evrensel olduğuna işaret eder... söylediğim gibi, bu ayetler mekki'dir ve müslümanlar henüz kendi vatanlarında bile yere basamazken, yer yüzünde küçük bir bölgeye tıkılıp kalmışken, kureyş'liler peygambere
    -bırakın diğer arapları- kendi aşiretine dahi sesini duyurmasına izin vermezken inmiştir... (çünkü onun en yakınları, ona karşı savaşan ilk düşmanlarıydı)

    bu din arapları da, arap olmayanları da gayet güzel kapsar. ilk iman edenlerden bilal habeş'lidir. suhayb rumi, selman ise farisi'dir.

    islam farsları, hintleri, çinlileri, rusları, türkleri, moğolları, tatarları, berberileri ve siyahileri kuşatacak kadar yayılmadı mı? endülüs'te, avusturya'da ve balkanlarda avrupalıları da kapsadı. 7-8 asır boyunca hüküm sürmedi mi? geçini. bir akıllı sizsiniz fakat şimdiye kadar yaşamış muhtelif bölgelerden milyarlarca müslüman sincap... cidden bak, gerçekten geçiniz.

    4) islamın sosyal, kültürel ve ekonomik alanda, etrafındaki dinlere ve inançlara benzediği iddia edilmiş.

    el cevap: islam aynı zamanda yöneticinin ilahlaştırılması ve kutsallaştırılmasını ortadan kaldırma temeline dayanır. yani islamın etrafındaki inanç ve kültürlere dayalı, bu kültürlerden beslenen bir din olduğunu söylemek ahmaklıktır.

    islam'ın getirdiği sosyal ve ekonomik düzeni, o dönemde ne yahudiler, ne hristiyanlar, ne rumlar, ne de farslar biliyordu.

    putperestliğe gömülü hintler, farslar, mecusiler vs insanı allah'tan başkasına kul olmaktan tenzih eden islama nasıl kaynak olabilir?

    "üzeyr allah'ın oğludur", "mesih allah'ın oğludur" diyen hristiyanlık ve yahudilik, "tevhid" inancını esas tutmuş islam için nasıl kaynak olur?

    öyle cahili bir ortamda hz ebubekir'i şu sözleri söylemeye itecek hangi dinamik vardı mesela: "yaptığım uygulamalarda, allah'a ve resulü'ne itaat ettiğim sürece itaat edin. eğer allah ve resulüne isyan edersem, bana itaat edin deme hakkım yoktur." peki ya hz ömer'in şu sözü: "isabet edersem yardım edin, eğer saparsam beni düzeltin." bu sözün üzerine selman-ı farisi'nin: "eğer sende bir eğrilik görürsek, seni kılıcın keskin tarafıyla düzeltiriz" şeklinde sitem etmesi ve sonrası bu sözü duyan ömer'in allah'a hamd etmesi...

    insanı devlet otoritesinden kurtarıp özgürleştiren bu dinin kaynağı, "kabile reisi azarsa ben de azarım" diyen araplar mı? liderlerini ilah bellemiş farslar veya rumlar mı?

    müslümanların asırlar boyu sadaka vermek için uzun yollar sarf etmek zorunda kaldığı, ömer bin abdullaziz'in "dağlara buğday serpin, müslüman ülkesinde kuşlar aç kaldı demesinler" şeklinde serzenişte bulunduğu, gelirler arası dengenin sağlandığı bu düzenin kaynağı, baştan aşağı hezeyanlarla, tuğyanlarla çevrili beşeri sistemler olamaz.

    geçiniz, cidden geçiniz...

    5) islam köleliği kaldırmıyor demiş.

    el cevap: bırakın islam'ın ilk indiği 600'lü yılları; çocuk 1 buçuk asır evvel avrupada yaşasa ve potansiyeli yetse yani statü sahip biri olsa, o dönemin derebeylerine rahmet okutaca ve fefodalizme ön ayaklık edecek, gelmiş burda islam'daki köle hukukunu eleştiriyor.

    sahi, bütün ticaretin köleler üzerinden döndüğü bir dönemde sivrilip "köleliği kabul etmiyorum, hiç etik değil" diyebilcen mi? bırak bunu söylemeyi, kölelerin eşya gibi görüldüğü o dönemde, kölelerin hakları olduğunu ve bu hakların gözetilmesi gerektiğini bile söyleyemeyeceksin. çatır çatır köle alış verişi yapıldığı 19. yüzyıl avrupa'sında, din olmadan köleliğe karşı çıkacak kimse yok aramızda, birbirimizi yemeyelim.

    ayrıca aynı arkadaşlar ortalamanın bir gıdım üzeri gelir sahibi olunca, evlerine hizmetçi, şirketlerine hademe alıyor.

    neyse, şöyle toparlayayım. islam asla köle alın satın demez, bir anda kaldıramaz da, o dönemde bu zaten mümkün değildi. bir anda hop kaldırdık bitti gitti istense de yapılamazdı. dediğim gibi, bütün düzenin köleler üzerinde kurulu olduğu bir dönemde, islam'ın yapabileceği iki şey var. birincisi, hayvan muamelesi gösterilen kölelere insani haklarını tekrar tanımak. ikincisi ise, köleliği alabildiğine azaltmak.

    peki islam bu ikisini de yapmış mı? evet yapmış. bizim inkarcıların kafası sürekli batı'ya indeksli çalıştığından, islam'daki köle hukukunun, karanlık ortaçağ'da avrupa'nın kölelik anlayışıyla aynı zannederler.

    neyse, konumuza dönelim. islam bu ikisini de yaptı dedik... peygamber köleler için "giydiğinizi giydirin, yediğinizi yedirin." der. hatta onları evlendirmek gibi bir çok kişisel ihtiyaçlarının giderilmesi gerektiğini de söyler. nisa 36'da, "kölelere kötü muamele etmeyi" tenkitle yasaklar. islam fazlasıyla mevcut düzeni reforme edip, aradaki statü farkını kaldırmıştır. kölelere alabildiğine hak tanımıştır.

    ikincisi de, azaltmak ya da azaltarak bitirmek demiştik. islam köleliğe teşvik etmediği gibi, kölelerin sürekli azad edilmesi gerektiğini öğütler. köle azad etmenin ecrinin çokluğundan bahseder. hatta bazı günahların kefareti olarak, köle azad etmeyi şart kılar. bu sayede köleler için hürriyetlerine kavuşma yollarını çoğaltır.

    ayrıca islam devletinin hukukuna göre devlet, gelirinin belli bir kısmını köle azad etmeye harcar.

    sonuç olarak islam'ın hedefinin, köleler ile hürler arasındaki statü farkını kaldırmak ve nihayetinde ağır da olsa köleliği bitirmek olduğu açıktır.

    niye birden kaldırmadı gibi bir soru gelebilir. düşünün ki halkı oluşturan topluluğun yüzde ellisi kölelerden oluşuyor. birden bunca köleyi hürriyetine kavuşturup başı boş sokaklara saldığınızı düşününüz. emin olun cemiyet hayatı felç olur.
    köleliğin birden kaldırılması, hem sosyal, hem de ekonomik açıdan halkı direk felakete sürükler.

    son olarak şunu da ekleyeyim: islam'da kölelik yalnızca savaş esirlerine münhasırdır. savaşta alınan esirlerin salınması gibi bir durum zaten düşünülemez. geriye iki seçenek kalır, biri idam etmek -ki idam hem vicdani rahatsızlık verir hem de hiçbir fayda sağlamaz- diğeri köle olarak almak. başka bir alternatifi yok yani.

    6) "kadına yarım miras, mirasta adaletsizlik var" demiş.

    el cevap: genellikle nisa 11'e bakılarak, kadının yarım miras alması üzerinden kadına haksızlık yapıldığı düşünülür. oysa erkek ve kadının ekonomik mükellefiyetine bakılırsa, miras ayetinde kadına neredeyse pozitif ayrıcalık tanınmıştır.

    bir islam devletinden kadının ekonomik görevleri:

    1) zekat
    2) sadaka, hac ve diğer mali ibadetler

    erkeğin ekonomik görevleri:

    1) zekat
    2) sadaka, hac ve diğer mali ibadetler
    3) evlendiği kadına mehir vermek?
    4) evlendiği kadının giyimi, yemeği, içeceği
    5) çocuklarının giyimi, yemeği, içeceği
    6) eğer anne-baba ve kardeşleri de muhtaç ise onların giyimi, yemeği, içeceği
    7) boşanırsa anneye süt parası, çocuğun bütün geçiminin üzerinde olmaya devam etmesi

    ama mirasta sonuç halen 2/1...

    modern hukuk sistemleri kadına eşit veriyor gibi görülse de islam'ın bu verdiği hakları da vermezler. dünyada birçok hukuk sisteminde kadın ve erkek eve harcama konusunda eşittir. yani miras eşittir evet ama, eğer kadın kazandığından eve vermiyorsa bu erkek için boşanma sebebidir. bunlar ışığında allah'ın mirasta kadını aşağı tuttuğu şöyle dursun, ona ayrı bir ekonomik özerklik verdiğini söyleyebiliriz.

    7) "kadına alt sınıf insan muamelesi yapılıyor" demiş ve 2 kadının şahitliğinin 1 erkeğe denk gelmesi durumunu delil getirmiş.

    el cevap: bu konuda açıklama yapmaktan da yoruldum fakat tekrardan bilal'e anlatır gibi...

    hukuk gibi son derece derin bir hususta bakış açısı çok önemli. aslında doğru açıdan bakıldığında burda islam, herhangi bir şekilde aşağılama değil, iddia edilenin aksine, kadına yönelik "pozitif bir ayrıcalık" tanıyor.
    şahitlik, riske ve tehdite açık, duygu ve kaprislerin karıştırılmaması gereken mühim bir konu olduğu için, bu yükü fıtraten daha uygun olan erkeğin omuzlarına yüklemiştir. bir de işin psikolojik yönü var. bugün deneyler ile de sabittir ki, kadın, erkeğe kıyasla ruhen daha heyecanlı ve daha merhametlidir. olurda heycanını arttıracak bir olayda, erkeğe nazaran duygusallığı daha ön planda olan kadına yardımcı olması için birini vermiştir ve bu şekilde fıtrat olarak daha hassas olan kadını büyük mesuliyetlerden kurtararak ancak alkışlanması gereken bir iş yapmıştır.

    iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit gelmesi, asla kadının, erkeğin yarısı kadarı ettiği anlamına gelmez. bu, son derece komplike ve hassas bir alan olan hukuki sahada, yalnızca bir icraattır. yoksa kadın ile erkek varoluşta dibine kadar eşittir. can, ırz ve mal güvenliğinin sağlanması, yüzüne karşı alay ya da arkasından gıybet edilmesi, izni olmadan evine girilmesi vs bütün emir ve yasaklar ikisi için de eşittir. bütün haklar, erkek ile kadın arasında ortaktır.

    "erkeklere kazandıklarında bir pay olduğu gibi, kadınlara da kazandıklarında bir pay vardır." (nisa 4-7)

    8) "tevrat ve incil'de yer alan kavimlerin helakı metinlerinin aynısı kuran'da da var" demiş ve kopya iddiasında bulunmuş.

    el cevap: e arkadaşım bunda ne var? tevrat ve incil de, kuran gibi tanrı vahyi zaten. bozulmuş olmaları, içeriklerinin tamamının değiştirilmiş olduğu manasına gelmez ki.

    allah incil de nuh tufanı'nı misal vererek israiloğulları'na nasihatte bulunmuş olabilir. aynı işlemi kuran'da tekrar etmiştir. ya da ad kavmi'ni örnek verip eş cinselliğin yasak olması durumunu tevrat'ta destekleyebilir. aynı işlemi kuran'da da yapabilir. bu hiçbir şey ifade etmez. yani bu durumdan nasıl bir çıkarım yaptın merak ediyorum.

    ayrıca sebe kavmi'nin helakı milattan sonra gerçekleştiği için, ne tevrat'ta, ne de incil'de geçer. yalnızca kuran'da vardır.

    9) "kuran'ın dünyayı düz sanması" demiş. demez olaymış.

    el cevap: ben bitiyorum bu zır cahil ateistlerin idealistliğine. sorsan on arapça kelime sayamaz, gider merdiven altı forum sitelerinden otlanır, gelir buraya pisler.

    kuran, "dehv" kelimesini kullanarak, dünyayı geotik bir yapıya sahip olan deve kuşu yumurtasına benzetir. (naziat 30) böyle tevile ve yoruma mahal bırakmayacak şekilde direktif bir ifade kullanmasına rağmen, bizim ateistimiz gider ta kehf suresi 86. ayetten, adeta bir müfessir edasıyla, dünyanın düz sanıldığı sonucunu çıkarır. ve bunu öyle bir özgüvenle yapar ki, sanarsın arapça kelime haznesi "ikra"dan ibaret değil keratanın.

    neyse, konumuza dönelim. dünyanın düz olduğu sonucunu çıkardıkları ayet, kehf 86'dır. kehf suresi 86. ayette “onu kara çamurlu bir gözede batmakta buldu” ifadesinden yola çıkarak kuran’da güneşin suyun içine battığını söylendiği iddia edilir. doğal olarak bu ayete dayanarak "bakın, kuran dünyayı düz sanıyor" şeklinde bir çıkarımda bulunurlar.

    kelimelerin anlamlarını kavramanız için basitçe anlatıyorum. söz konusu ayette iki kere "batmak" fiili geçer. bunlar farklı kelimelerdir fakat türkçe, arapça kadar zengin bir dil olmadığından, iki kelimeyi de "batmak" olarak çevirmişlerdir.

    şimdi ayeti dikkatlice okuyun: sonunda güneşin "battığı(mağrib)" yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözede "batmakta(garabe)" buldu..."
    (kefh 86)

    görüldüğü gibi, iki farklı kelime kullanılmasına rağmen, ikisi de "batmak" olarak çevrilmiş.

    işte, bizim ateistlerimiz bu basit ayrımı dahi yapamamakta ve kuran'a göre güneşin, denize battığını zannettiğini söylemekte. "güneşin batması" ile bir şeyin "suda batması" türkçede aynı kelimelerle ifade edilebilir fakat arapçada farklıdır.

    mesela "garabe" güneşin batması demektir. hatta bu kökten türeyen "ğarb" kelimesi türkçeye de geçmiştir, "batı" demektir.

    bir nesnenin suda batması ise "ğarake"dir. hatta bu kelime de türkeçe geçmiştir. "suya ğark oldu" derken bu fiili kullanırız.

    kuran da, bir şeyin suya battığını ifade etmek için bu kelimeyi kullanır: "içindekileri batırmak(ğarake) için mi onu deldin?" (kehf 71)

    hadi bir insan arapça bilmese bile, yukarıdaki gibi bir çıkarımda bulunmak art niyet olmadan gerçekleştirilemez. birisi gelip "deniz kıyısında güneşin batışını izledim" dese, o kişiye "gerizekalı, güneş denize batsa söner" mi diyeceksin? ya da "güneş doğuyor" dese, "güneşin annesi kim" mi diyeceksin?

    zaten kelimelerin arapça karşılıklarına baktığımızda konunun çok açık olduğu farkedilmiştir. güneşin battığı yer olarak ayette geçen kelimenin orijinali "mağrib" kelimesidir. bu kelime batıda bir yer anlamına gelir. bu ifade batıda gidilecek en uzak yeri ifade etmektedir. mesela kuzey afrika ülkesi fas’a araplar "mağrip"derler. çünkü batı yönünde gittikleri bir yer olduğu için böyle isimlendirmişlerdir. buradan da dünya düz anlamı nasıl çıkar anlamıyorum doğrusu. mesela günümüzde de türkçede ya da diğer dillerde benzer ifadeler kullanılır. japonya bir uzak doğu ülkesidir (ingilizcede de türkçedekiyle aynı anlama gelen "far east") doğu da gidilebilecek en uzak ülke japonya’dır. peki japonya’nın dünyanın en doğudaki ülke denmesi dünyanın düz olduğunu mu gösterir?

    geçiniz efendim, geçiniz... 15 asırlık bir kutsal kitaba gelen itirazların bu kadar kıt oluşu bile, o kitabın hak olduğunun ap açık delilidir. sürekli 20-30 pasif itirazı kısır döndürüp duruyorsunuz. yeni şeylerle gelin.

    site dışı ulaşım için twitter adresim
  • araplar ve anadolu müslümanları bunlardandır.

    balkan göçmenlerine bakıp ayrımı görebilirsiniz.
  • türkiye'de yaşamak
  • dinin kendisidir.
  • 8.madde çok ilginçmiş yalnız. sen daha 4 kutsal kitap olayını anlamamışsın dostum.

    “sana kitabı, gerçeğin ta kendisi ve daha önce indirilen kitapları tasdik edici olarak indiren o’dur. bundan önce de, insanlara doğru yolu göstermek için tevrat ve incîl’i indirmişti.” (âl-i imran, 3/3)
  • felsefi, bilimsel, antropolojik, sosyolojik, psikolojik, kültürel, ekonomik, siyasi vs. olanları geçtim, sadece etimolojik sebepleri bile mevcuttur.

    ilgili olanlar için #69208437
  • dindarların dediğiyle yaptığının birbirini tutmaması. çatır çatır kul hakkı yiyip patır patır sıçmaları.
  • 1- (bkz: kölelik)
    (bkz: cariyelik)
    20.yuzyil insan hakları evrensel beyannamesi ne göre suç olan ve insan onurunun asla kabul edemeyeceği bir şeyin tanrı tarafından yazıldığı iddia edilen bir kitapta gayet sıradan bir şekilde anlatılması ve yasaklamaması. oysa mesele domuz içki olduğunda şak diye yasaklamış.
    2- (bkz: çocuk yaşta evliliğe ve ilişkiye cevaz vermesi)
    (bkz: talak 4)
    (bkz: nebe 33)
  • dinciler tek başına yeterlidir.