şükela:  tümü | bugün
  • bir görüştür. bu görüş, gerçeklerle bağlantılı olmayacak bir iddia olmaktan öteye gidemez.

    dünyadaki bütün dinlerin ortak noktası erdemdir. erdem ise, bireyin kötülük yapmayarak bir çeşit ahlaki değer kazanmasıdır. örneğin hırsızlık bütün dinlerde büyük bir günahtır. çünkü başka insanların emeğini gasp etmektir. burada şöyle bir ayrıntı vardır. kişi allah yada tanrı korkusundan hırsızlık yapmaktan kaçınmak yerine, birinin emeğini gasp etmenin kötü bir şey olduğunu düşünerek hırsızlıktan kaçınmalıdır. çünkü iyilik, karşılığı alınacak bir değer değildir. ''ben hırsızlık yapmazsam cennete giderim.'' mantığı yanlıştır. ''ben hırsızlık yapmam, bu kötü bir şeydir.'' mantığı doğrudur.

    lev tolstoy'un çok sevdiğim güzel bir sözü vardır der ki;

    ''menfaat karşılığı yapılan iyilik, iyilik değildir. iyilik sebep netice zincirinin dışındadır.''

    bir dinin etkisi altında kalarak, cennet mükafatını kazanmak için yapılan iyilik, iyilik değildir. bu etik değildir ve ahlaki prensiplerle bağdaşmaz.

    elinde büyük bir gücün var. istediğin kötülüğü yapabilirsin ama yapmıyorsun. iyilik işte budur. kötülükten vazgeçmektir. kötülüğü ise bir sebep aramaksızın yapmamaktır.

    ben şahsen, kötülük yaparsam, allah cehennemde beni yakar mantığını, irademe bir hakaret olarak kabul ediyorum. ben bu kadar aciz, cahil, ahlaki prensiplerden yoksun bir insan değilim. bir şey kötü ise, sırf kötü olduğu için yapılmamalıdır.

    dinlerin geneline baktığımızda inanıp inanmamaktan ziyade, ben; dünyaya bakarak, bu seçeneğin fazla lüks olduğu mantığına sahibim.

    fyodor mihaylovic dostoyevski, karamazav kardeşler isimli romanında der ki;

    ''yeryüzünde tek bir çocuk dahi acı çekiyorsa, tanrı yoktur.'' konunun özü bu kadar basittir.

    semavi dinleri baz alırsak, bir dünya yaratılıyor. insanlar gönderiliyor ve insanlara iyi-kötü seçenekleri gösteriliyor ve iyiler cennete, kötüler cehenneme gidiyor. peki amaç nedir? neden uyuyan sonsuz bir sistemin varlığı bozularak, dünya gibi bir yerde insanların savaşlarla birbirini yemesi isteniyor?

    sınav diyorlar adına. peki bu sınav ne için yapılıyor? bu sınava ne gerek var? tanrı yada allah, kendi yarattığı canlılarla neden mücadele ediyor?

    hayatın anlamını ''çektiğimiz acılar'' sağlar. acın kadar varlığın vardır. bu acıyı insan neden çekmek zorundadır? ahirete, ilk insan olduğu gibi gönderilse bu kadar sorun olur muydu? neden önce dünyada eleme sınavı yapılıyor? neden allah yada tanrı ilk insanın yememesi gereken bir elma yüzünden bütün insanlığa aynı muameleyi gösteriyor?

    insan bireysel bir canlıdır. bir birey hata yapıyorsa, toplumun her üyesi aynı cezayı çekmek zorunda değildir.

    hegel'in bir ifadesini bırakmak istiyorum;

    "tanrı, insan ve madde diye ayırım yapmak anlamsızdır. evrensel cevher, saf bilinç olan ruhtur. düşünce basamaklarını kateden insan sonunda kendisine döner. gerçek ruhun kendisi olduğunu keşfeder. aslında insan tanrı; tanrı da insandır."

    buraya dikkat edelim;

    ''aslında insan tanrı, tanrı'da insandır.'' olayın özü budur. tanrıyı yaratan da insandır.

    insan toplumsal bir canlı olduğu için korunma ihtiyacı duyar. çünkü özgürlük verili değildir. başına ne geleceği belli değildir. insan sürekli güvende olmak ister. gökyüzünde bir tanrı'nın, bir allah'ın olduğu güveniyle yaşamak insanları rahatlatır. insan, tanrı ile güven ihtiyacını karşılamaktadır. olayın başlangıç aşaması budur.

    tom robbins'ın sevdiğimbir sözü vardır der ki;

    ''eğer insanlar korku ve ölümden kurtulmak için illaki cennet değneğini kullanacak denli zayıfsa belki de ihtiyaçları olan, korku ve ölümdür. çıldırıp kendilerini sokaklara vurmaktan, birbirlerini soymaktan ve birbirlerini gebertmekten din vasıtası ile geri duracak kadar ahlaksızsalar siktirsinler efendim. bırakın çıldırsınlar; çünkü layık oldukları şey, suç ve deliliktir belki de."

    arthur schopenhauer bu anlamda noktayı koyar;

    ''ölümden sonra, doğduktan önce neysen o olacaksın.''

    bu kadar basittir. insanlar yok olmayı gururlarına yediremiyorlar. bu kara kaşlar, bu iyilikler, bu değerler, bu güzel vücudum, bu zekam, bu çevikliğim yok mu olacak?

    evet yok olacaksın. sen bir hiç olacaksın. bir gaz kütlesi olacaksın. korkma yaşa. anın tadını çıkar.

    bu anlamda, the prestige filminde güzel bir replik vardır:

    ''siz gerçeği bilmek değil kandırılmak istiyorsunuz.''

    lübnan'lı yazar amin maalouf der ki;

    "dünyaya uyanık gözle bakan kişi, yaşamın çürüyüp giden bir tohum olduğunu, gözler kuşkusuz... yalnızca özgür bir ruh, üstünde mutsuzluktan başka bir şey bitmeyen çayırlardan vazgeçip, sonsuzluğun kokusunu içine doldurmayı bilir."

    sonsuzluğun kokusunu içinize çekin. beklenti içinde olmayın. kendinizi kandırmayın.

    son olarak theodor adorno'dan bir alıntı yapmak istiyorum;

    "tek sorumlu davranış biçimi şu olabilir: kendi bireysel varoluşumuzu bir ideolojiye dönüştürmekten kaçınmak ve özel yaşamımızı da en alçakgönüllü, en iddiasız ve en gürültüsüz biçimde sürdürmek -ama artık iyi yetişmiş olmanın bir gereği olarak değil, bu cehennemde hala soluyabilecek havayı bulabiliyor olmanın utancından ötürü."

    peki, bunca varoluş acısına karşılık insan nedir, amacı ne üzerinedir diye sorarsanız burada konuyu fyodor mihaylovic dostoyevski'ye bırakıyorum;

    ''insanlar bir düşünceye sahip olmak için dünyaya gelirler. bu düşünce onları bilinçsiz olarak hayatları boyunca oradan oraya sürükler. bu olay istedikleri bir işe başlayıncaya kadar devam eder. bundan sonrada artık kafaların kullanmalarına bir ihtiyaçları kalmamıştır. elde ettikleri güçle tanrılaştıklarını hissederler ayna karşısında. bu güç büyürken öfke, nefret ve kin gün geçtikçe eritir bedenlerini. artık bunu bile göremeyecek derecede hırslarına yenik düşmeye devam ederler. bir zaman sonra saplantılarının kendilerine sunduğu zehri içerek bu dünyadan ayrılırlar.''

    ben herkesin kararına saygı duyuyorum. hakaret etmiyorum. dünyada her insan istediği hayatı yaşayabilir. insanların hayatına karışma münasebetsizliği göstermiyorum fakat gerçek budur. saygılarımla.
  • inancın demek daha doğru olur.

    çünkü yeryüzünde inanç dışında insanları bir arada tutabilen başka birşey yoktur. dil, ırk, milliyet, zürriyet, renk, cinsiyet hiçbiri uzun vadede sorunsuz bir arada tutamaz.
  • din tüccarlarının uğraşıdır.
  • her boşluk bir şeyle doldurulmalıdır.

    dolayısıyla o kalibrede insan için doğrudur.
  • insanoğlu bazen o kadar çaresiz kalır ki ..çok sevdiği biri öldüğünde, amansız bir hastalığın pençesindeyken veya aşk acısı çekerken ... yani kendi kendinin veya başkasının derdini çözemeye gücü yetmeyeceğini anladığında tek çare bir yaratana sığınmaktır.
  • halt etmiştir.ihtiyaç değil araçtır.
    vergi ödemeden para kazanabileceğiniz tek gelir kapısıdır çünkü.
  • din değil cevaplar ihtiyaçtır.
    din bu cevaplara en kolay yoldan cevap verdiği için ihtiyaç haline getirilmiş/gelmiştir.

    güdülecek insan çok olunca...
  • ruhunuzdaki boşluk büyükse size bu bir ihtiyaç gibi gelebilir. ruhunuzdaki boşluğu bir şekilde başka şeylerle doldurduğunuz takdirde bunu hissetmezsiniz.
  • dinlerin çıkış noktası büyük oranda korkulardır.

    hemen hemen bütün dinlerde tanrılar büyük bir korku uyandırır ve insanlar da tanrıların niyetini merak eder. eski zamanlarda büyüler, kehanetler, astroloji bu merakı ve dolayısıyla korkuları gidermenin yolu olarak görülüyordu. şimdilerde bile özellikle geri kalmış toplumlarda büyüler(belki olası, ağır basan kaderi değiştirmek için), fallar(bir çeşit eğlence olarak görünse de tanrının, tanrıların kişiyle ilgili gelecekteki niyetlerini öğrenmek için) hâlâ geçerliliğini ve popülaritesini korumaktadır.

    insanlar tanrıların hoşuna gidecek şeyler ile anlayamayıp tanımlayamadıkları ansızın ortaya çıkan salgın hastalıkların, çeşitli ölümcül şeylerin ve hatta kazaların nedenini bilmeliydi. eğer bunların neden olduğunu bilirse kuşku yok, tanrıların cezalandırıcı kızgınlığını, öfkesini, diğer bir deyişle şimşekleri üzerine çekmez ve tanrıların hoşuna gidecek şekilde davranabilir, kendini de koruyabilirdi. o halde tanrıların gönderdiği düşünülen veba salgınlarından tutun da sebepsiz bir hapşırmaya kadar bile devam edebilen bu işaretleri yorumlamak gerekiyordu. tabi bir iş yapmadan önce de tanrılara danışmak, iyi olup olmayacağı, başarılı olup olmayacağı konusunda işaretler beklemek şarttı. kimi kutsal hayvanların iç organlarının, özellikle karaciğerinin incelenmesine ve gökyüzü olaylarının büyük bir iştahla yorumlanmasına dayanan metotlar bütününü adeta saplantıya varan büyük bir dikkatle ilk kez mezopotamyalılar ortaya koymuştu. tabi kendilerini küçümsemek için verilen isimleriyle kaldeliler ise astrolojinin yaratıcılarıdır. gökbilim ve astroloji işleri için rasathaneye benzer, adeta gökdelenimsi benzeri uzun kuleler inşa etmişlerdi.

    eski romalılar ve yunanlılar'da da kâhin ve uygulayıcıları vardı. en bilinenleri roma'da ölüme gönderilen kurbanlarının incelenmesinde de görevlendirilen haruspex'ler, ayrıca kuşların uçuşlarından işaretlere, sezgilere ve yargılara varan augur'lar. bir de kutsal yerlerde kâhinlerin yardımıyla tanrılara danışılırdı. yine eski yunanda, delphoi'de güneş tanrısı apollon'un arzusu, üç ayaklı bir iskemleye oturtulan pythia denilen rahibe kadının içirilen bir içki ve yerden yayılan gazla kendinden geçmesiyle öğrenilirdi. ne tuhaf ki ve ironik ki apollon aynı zamanda müziğin, sanatın, şiirin, bilgeliğin, kehanetin tanrısıdır. insanlar ta eski tarihlerden beri bilgiyi aramışlar, ama hep de tanrılar yoluyla hazıra konmak istemişler. yine italya'nın güneyinde yaşamış sibylla adı verilen kadın kâhinler vardı ki kehanetleri gelecek kuşakların faydalanması için sibylla kitapları'nda toplanmıştı ve bu kitapların roma dini üzerinde büyük ve sürekli bir etkisi olmuştu.

    tanrıların isteği doğrultusunda hareket etmek yararlı, onları bir şekilde isteklere göre yönlendirmek ise insanın arzusuydu. yunanlılar'ın ve romalılar'ın, rakiplerinin, düşmanlarının ölümünü sağlamak, olması istenen bir işi hızlandırmak için veya sadece baştan çıkarmaya yardım etmek için özel büyücüleri vardı. ne tuhaf değil mi? zaman çok eski, ama şimdilerin aşk-bağlama büyülerini, hastalık ve ölüm veren büyülerini, vefk denilen tılsımlı duaları eski medeniyetleri kapsayan o çok eski zamanlarda da görmek mümkünmüş. büyü veya lanet ile ilgili yazılar ve bu büyücülerin şeytanı kovmak için yaptıkları büyüler bilinen ve ortaya çıkarılmış gerçekler.

    eski girit'teki adak törenlerinde süt ve şarap sunularının yanı sıra iki hayvan kurban edilirdi.

    eski mısırlılar ve yunanlılar günahsız ölüler için ebedi mutluluk bahçesi, yani cenneti düşünmüşlerdi.

    bazı ölüler de karanlık bir dünyada, gölge halinde bir yaşam sürmeye devam ederler ve bu da cehennemdir. cehennem tasvirleri, öteki dünya tasvirleri içinde büyük yer kaplar. mezopotamya edebiyatında gılgamış destanı'nda anlatılmıştır. homeros'un şiirlerinde benzer bir öbür dünya vardı. bu eserlerde anlatılan yerlerde kapılarda bekleyen şeytanlar, ziyaretçileri tehdit eden üç başlı köpek kerberos tarafından korunur. ve her zamanki aynı, bildiğimiz masalla kötüler ve asiler cezalandırılır. yunanlılar cehennemlikler için bir işkence bahçesi tasarlamışlar ve bu işkence bahçesinde ışıksızlıktan, susuzluktan bahsedilir.

    eski mısır'da mumyalama ölümden sonraki yaşamı güvence altına alıyordu ve bu nedenle anıt mezarlar yapıldı. bu anıt mezarlar ölümden sonraki yaşamın başlangıç yeri ve ölü mumyalandıktan sonra lahite konuluyor, ardından ise anıt mezara konulan hediyelerle ölünün ebedi yaşamını sürdürmesi sağlanıyor. bu hediyeler et, süt, meyve gibi yiyecekler ve bunlar da ölünün yanına konulduktan sonra mezar kapatılıyor.

    sonrası musevilik, hristiyanlık ve müslümanlık. öyle görünüyor ki dinler, tıpkı kulaktan kulağa oynamak gibi birbirinden beslenerek bugünlere gelmiş. yunan ve roma'nın çok tanrılı dinleri ile daha yakın zamanların tek tanrılı dinleri arasında bile büyük benzerlikler var. bir din ya da dinler, insanlar arası etkileşimlerle duyulmuş ya da kim bilir yabancı bir topluluk, başka bir topluluğu ziyarete gittiğinde dinsel bir ayine tanık olunmuş da "onlar böyle yapıyor, biz de şunu ekleyelim" der gibi doğurulduğu topluma göre biçimlenmişler. dinlerle ilgili göze batan başka önemli bir nokta şu ki o toplum neyden şikayetçiyse, bıkmışsa, neyi istemiyorsa ona uygun bir din ortaya çıkmakta/çıkarılmakta. dinler o toplumun insanlarına ve o insanların yapısına, inanışlarına göre yumuşuyor veya zalimleşiyor. dinin asıl hammaddesinin korku olduğuna bakarsak sayılı birkaç din dışında dinler insanı daha da korkutup ahmaklaştırmaya yöneliktir.

    hammaddesi korku olmayan bir-iki din ise insanlara özgürlük bağışlamaktadır. ne var ki insanlar özgürlüğü değil, korkuyu, korkmayı ve korkutmayı sever. bu nedenle kendilerine korkunç tanrı/tanrılar icat ederler. insan korktuğunu sevebilir mi ve korktuğuna inanabilir mi? elbette hayır. insan korktuğunu sevemez ve korktuğuna inanamaz. insan tanrı'yı sevemez, korku oldukça sevgi ve inanç olanaksızdır.

    bu durum, insanın insana duyduğu aşk bahsinde bile geçerlidir. korkarsanız sevemezsiniz, korkutursanız sevilmezsiniz.

    insanın korkusu ve tanrı'ya, tanrılara olan inancı sürecek. dinler doğuyor ve ölüyor, ama insanın tanrı'ya, tanrılara inanma isteği devam ediyor. bu nedenle de dinler zamana ve insanların ihtiyacına göre giyilen elbiseler gibi. hiçbir din ya da tanrı olmasa bile insan yine de kendine bir tanrı/tanrılar bulabilir, edinebilirdi. en basitinden sevilen pop idollerini, parayı, gücü, bir sanatçıyı tanrı olarak edinebilir kendine. tıpkı büyük yıldızların konserlerinde kendini adeta yırtan, o yıldız tarafından duyulmak uğruna ses tellerini koparacak kadar haykıran, bir kez dokunmak için çıldıran insanlar gibi.

    dediğim gibi: insanlar korktukları için tanrı, tanrılar, dinler vardır ve insan korktuğunu sevemez, korktuğuna inanamaz. dinler ise gelmiş geçmiş en büyük inançsızlık toplanmasıdır.