şükela:  tümü | bugün
  • https://medium.com/…yendi̇r-46984c6d5335#.7upozoloa

    bundan onbeş yirmi yıl önce istanbul meyhanelerinden birinde bir yunan, bir makedon, bir sırp, bir bulgar ve bir türk; 5 arkadaş bir araya gelmiş bir yandan meylerinin keyfini çıkarırken bir yandan da yemek yiyip muhabbet ediyorlar. derken meyhanenin ufak çaplı bir orkestrayı andıran müzisyenleri nihavend makamından bir şarkıya başlıyor:

    mifamire dosidore mifamire dosiila…
    üsküdara gider iken aldı da bir yağmur…

    https://www.youtube.com/watch?v=7h7gthsx5uk

    müziği duyan bulgarka* hemen türke dönüp: “aa sizde bulgar şarkıları da mı vardı?” diye sorunca türk “ne bulgarı canım halis muhlis istanbul şarkısı bu” diye cevap veriyor. oradan sırp müdahil oluyor tartışmaya ve bunun “%100 olarak bir sırp şarkısı olduğunu, sırpça güftedeki kelimelerin oluşturduğu kafiyenin de bunun ispatı olduğunu” söylerken yunan kalkıp “ne alakası var, bu şarkının net olarak bir yunan şarkısı olduğuna eminim hatta şarkı midilli’de bestelenmiş ve güftelenmiştir” diyince makedon kalkıp “ne yani siz şimdi makedonların en ünlü şarkılarından biri olan bu şarkıyı mı sahipleniyorsunuz?” diye soruyor. bütün gece bu şarkının hangi balkan halkına ait olduğunu tartışıp duruyorlar. her biri kendi tezlerini ve gerekçelerini öne sürüyor ve kimse kimseyi ikna edemeden gece sonlanıyor.
    bulgarka tv yapımcısı bir kadın. bu işin peşini bırakmak istemiyor, ertesi gün bir karar alıp “ cija je ovo pesma?” (bu şarkı kimin?) adında bir belegesel hazırlamaya karar veriyor. şarkıyı sahiplenen tüm balkan ülkelerini gezerek orada bulabileceği müzisyenlerle görüşüp bunu vidyoya kaydedecek. rotası şu şekilde:

    türkiye istanbul,
    yunanistan midilli,
    arnavutluk görice,
    bosna hersek saraybosna,
    makedonya üsküp
    sırbistan vranje
    bulgaristan ıstranca

    istanbul’da zeki müren’in 1968 yapımı “katip” isimli filminin yönetmenini bulup konuşuyor. film “katibim” şarkısından çıkmış zaten oynayan da filmde şarkıyı söyleyen de zeki müren. elbette yönetmen ülkü erakalın bu şarkının ta osmanlı’dan kalma çok eski bir türk şarkısı olduğunu beyan ediyor.

    yunanca katibim-apo kseno topo

    bulgarka’nın ikinci durağı yunanistan’ın midilli adası. ünlü yunan rembetikocu glykeria söylüyor aynı şarkıyı bu sefer:
    “yabancı ve uzak diyarlardan
    12 yaşında bir kız geldi, benim ışığım…”
    bulgarka midilli’de birilerinin bu şarkının ne kadar yunan bir şarkı olduğuna dair çabalayışlarını dinliyor, teşekkür ediyor ve arnavutluk’a doğru yola koyuluyor.

    arnavutça katibim-mu në bahçen tënde

    arnavutluk’un görice şehrinde sokakta alelade vatandaşlara bu şarkının arnavutluk’a ait olup olmadığını soruyor ve aldığı cevap net: evet bu bir arnavutluk şarkısıdır. hatta birileri bunun asla bir sırp şarkısı olamayacağını, çünkü sırpların böyle şarkılar yapamayacağını çünkü sırpların kültürsüz olduğunu iddia ediyor. ve yola koyuluyor: istikamet saraybosna.

    boşnakça katibim— anadolka

    “hey anadolulu kız benim ol
    oy anadolulu kız benim ol
    sana “sevdalinka” türküleri söyleyeceğim…”

    bosna halk müziğinde “sevdalinka” geleneğinden bir şarkı bu aynı zamanda. yunanlıların anadolu ile ilişkili müzik geleneği nasıl “rembetiko” ise bosnalılar için “sevdalinka”dır. bosna’ya varan bulgarka bosna’daki yıkıcı şavaşın henüz son bulduğu bir dönem olduğu için savaşın etkilerine dair konuşmalar da kaydetmiş belgeseline ayrıca bu şarkının net olarak şüphe götürmez biçimde bir boşnak şarkısı olduğuna dair kelamlar dinleyip bu kez makedonya’nın üsküp şehrine doğru yola çıkıyor.

    makedonca katibim-oy devojçe

    “oy kız, oy kız
    seni kalkandelen elması
    oy kız, oy kız
    seni kalkandelen elması
    siyah gözlerini göster, onları görmek istiyorum
    siyah gözlerini göster, onları görmek istiyorum”

    üsküp’de içinde halife ali resimleri asılı dergahlardan birinde baba erol isimli biri ile görüşüp ona bu şarkıyı soruyor. şarkıyı dinlettiğinde baba erol şarkının cihat şarkısı olduğunu söylüyor. bosna savaşının “bosnalılar 750.000 dinlerarası (gayrimüslümlerle) evlilik yaptığı için” allahın bir laneti olduğu gibi fantastik fikirlerden bahsediyor. daha sonra görüştüğü makedon bir müzsyen ise şarkının tam olarak makedon şarkısı olduğunu müziğin içeriğinin makedon geleneğine bütünüyle uyduğunu söylüyor. bulgarka ardından sırbistan’ın vranje kasabasına doğru yola koyuluyor.

    sırpça katibim-ruse kose tsuro imaş

    “ah saçların kızıl kız, böyle olmasın ister miydin?
    aman eğer isteseydim seni nasıl büyüleyeceklerdi…”
    sırplardan bir muhabbet masasında biraz “müstehcen” fıkralar dinleyip yemek yerken konuyu şarkıya getiriyor ve şarkının bir sırp şarkısı olup olmadığını soruyor. sırplar şarkının kesinlikle bir sırp şarkısı olduğunu söylüyorlar. onlara şarkının boşnak versiyonunu dinletmeye kalkınca ortalık birden karışıyor. bulgarka’yı bir ajan olmakla suçluyorlar, boşnakların şarkı hırsızı bir millet olmasından bahsedip kamerayı kapatmasını isteyerek masayı terk ediyorlar. bulgarka da masadan kalkıp memleketi bulgaristan’a doğru yola çıkıyor.

    bulgarca katibim-cherni ochi imash libe

    bulgarca ve makedonca güney slav dillerinden ve %95 oranında aynı diller. google translate’e şarkının ismini yazıp dili otomatik algıla diyince makedonca olarak algıladı ilk, bulgarcayı seçince yine aynı çeviriyi verdi: siyah gözlerin var sevgilim gibi bir şey. bulgarka, bulgaristan ıstranca dağlarına döndüğünde petrova niva bayramı var, osmanlı idaresinden kurtuluşu kutluyorlar. elbette bulgarlar da sert bir dille bu şarkının kendilerine ait olduğunu iddia ediyor. gerçi belegeseldeki bulgarca söylenen katibimden çok “annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı” isimli türküye benziyor ama ben burada orada bahsedilmeyen bulgarcanın linkini verdim.

    bulgarka, belgeselinin sonunu “araştırmaya ilk koyulduğumda bu şarkının bizi birleştirebilen bir şey olacağını düşünmüştüm, nefret kıvılcımlarının bu denli büyük bir yangına dönüşmüş olabileceği hiç aklıma gelmezdi" diyerek bitiriyor.

    belgeselin tamamı burada ingilizce alt yazı ile: https://www.youtube.com/watch?v=2swwhixmagi

    katibim şarkısının bu belgeselde bulunmayan farklı versiyonları da var. bazıları orijinallik iddiasında sanırım:

    arapça- banat iskandaria
    arapça2- talama ashku gharami
    yunanca2 versiyonu-echasa mantili
    bengalce versiyonu- shukno patar nupur paye
    yahudi ispanyolcası-fel shara

    şimdi…kimin şarkısı bu? net cevap verebilecek bir babayiğit var mı içimizde? bunca şeyi gördükten sonra açıkçası ben kendimde net bir cevap verebilecek cesareti göremiyorum. oysa eğer şarkının bu kadar farklı versiyonu olduğunun farkında olmasaydım, onca eski tv kaydını, youtube vidyolarını, andele peevan’ın o belgeselini görmemiş olsaydım çıkıp küstahca “bu türk şarkısıdır ulan, şarkımızı çalmayın” derdim. işte cehaletin verdiği o muazzam cesaret böyle bir şey. işte “hakikat” yolunda ter dökmek bu yüzden kutsaldır. bizler insan olarak belki hakikate ulaştıran patikada yarı yolda kalırız, belki bir arpa boyu bile yol kat edemeyiz ancak bu yola bir kez girdik mi bir şeyden emin oluruz: bize hakikat diye yutturulmaya çalışılan ne kadar saçmalık varsa tümüne lanet okuyabilecek bir güçte ve özgürlükte olduğumuz. bizi hakikati arama yoluna minicik bir şüphe bile çıkarabilir. bambaşka dünyaların bütün sırları o minicik şüphe kapısında gizlidir.
    hakikat bu hayattaki en değerli şeydir. çoğu insan hakikatten bağımsız şekilde sadece “haklı” olmak ister. insanların gerek bilinçdışında gerekse bilinç seviyesinde iki temel içsel ereği vardır: güçlü olmak ve haklı olmak. en büyük erek ise “haklı iken güçlü” olmaktır. akıl gücü ve vicdan da haklılığı kontrol eder. işte bu iki istemsiz/otonom erek hakikati perdeleyen kumaşın en büyük porsiyonunu oluşturur. hakikat sadece en doğru soruların akıl ve vicdan süzgecinden geçirilerek bulunmuş cevabıdır. hakikate ulaşmada ilk ve en önemli adım sorulabilecek en doğru soruyu bulabilmektir.
    peki, türkiye’nin bütün meselelerinin kökündeki, her şeye etki eden o en büyük soru ne?

    memleketin ahvali

    memleket, vatandaşı en kutsal hazinelerinden mahrum eden dahili ve harici bedhahlarla dolmuş; istikbal ve cumhuriyete kasteden düşmanlar dünyada emsali pek görülmemiş galibiyetlerin mümessili durumuna gelmiş; cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kalelerini zapt etmiş, bütün limanlarını ve tersanelerini peşkeş çekmiş, bütün ordularına sızmış/sızdırmış ve bir çoğunu bu gerekçe ile dağıtmış, bir takım iktidar sahipleri gaflet ve delalete düşmüş işi hıyanete varacak seviyeye getirmiş, şahsi menfaatlerini müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhit etmiş, sosyal devlet geleneğini yerle yeksan etmiş, taşeroncu kan emici vampirane kodomanlara “hizmet alımı” ihaleleri ile garibanın kazandığının yarısını haraç mezat satmış, millet fakr-ü zarüret içinde harap ve bitap düşmüş.

    personel sayısı 5 milyon civarı olan, birbirine finansal ve “siyasal islamcılık” denen uyduruk bir ideoloji ile bağlanmış çoğunluğu tarikat ve cemaatlerden geri kalanları çıkar ilişkisi içinde kişilerden oluşan bir anonim şirket memleketin ensesine kene gibi yapışmış, memleketin bütün belediyelerini ele geçirmiş, arsa rantı, müteahhitlik ve elektrik satıcılığı üzerinden palazlanan “arabistan bayrağı yeşili” bir sermaye ülkenin bütün marketlerini, mağazalarını kendi ürünleri ile doldurmuş, hemen hemen bütün medya oluşumlarına çökmüş, ele geçiremediğini sindirmiş, tüm sendikaları susturmuş, meslek odalarının bütün yetkilerini kendi üzerine almış, sorgulanamaz, kontrol edilemez, itiraz edilemez bir güç haline gelmiştir.

    tüm bunlarla yetinmeyen bu hantal ve devasa organizma kendisine biat etmeyen son kaleleri de yıkabilmek için adına “hukuk” dediği kılıfı kullanmak gibi kofti senaryoya sarılmış durumdadır: kendi hukukçunu yetiştir, kadro ver, senin için çalışsın.

    1-cumhuriyet gazetesi yazarlarının tutuklanması ne tür bir meydan okuma?

    parlamento dediğimiz yer esasında ideolojik homojenliğe ulaşamamış sosyolojisi mozaik şeklinde olan toplumlarda tarafların birbirine kibarca/hafifletilmiş “savaş” nutukları ettikleri yerdir de. tarih aynı parlamentoda sözlü münakaşaya giren politikacıların savaş meydanlarında birbirleri ile fiziksel/mermili münakaşaya girmesinin örnekleri ile doludur. yugoslavya’da da oldu bu osmanlı’da da. türkiye için gerçekten böyle bir gelecek hayali olanlar memlekette zaten var olmayan huzur, eşitlik, kardeşlik ve beraberlik duygusunu milyonların sesi/nefesi olan bu yazarları tutuklayarak sonsuza dek yok etme çabasındalar. 15 temmuz denen garabet bir günden aldıkları yetki ile ohal ilan ederek zaten sorgulanamaz olan idarelerini eleştirilemez de yapmaya çabalayanlar, bu amaçla ele geçen fırsatı “maksimum ideolojik fayda”ya çevirmeye uğraşanlar tarih metinlerine türkiye cumhuriyeti’nin en istibdadi döneminin mümesilleri olarak geçmekten başka bir iş başaramayacaklardır. yazarlarını hapsederek susturduklarını sandıkları 18–20 milyon nüfuslu cumhuriyetçi kitleden her zamankinden daha fazla ses duyacaklardır. her zamankinden daha fazla rahatsız olacaklardır.

    2-onbeş temmuz irtica ile mücadele bayramı

    cumhuriyeti “10. yüzyıl arap el yazmalarını hakikat sayarak, orada yazan dogmalarla ülke yönetebilme özgürlüğü” olarak tanımlayan siyasal islamcılar adına ne derse desin 15 temmuz dünya tarihine “irtica/gericilik ile mücadele” günü olarak geçecektir. ve gün gelecek bu ülke 15 temmuzu “irtica ve dinci kandırmaları ile mücadele bayramı” olarak kutlayacaktır.15 temmuz cumhuriyete sadık kitlelerin 90 yıldır durmaksızın uyardığı o “irtica” belasının fiziksel varlığını bütün dünyaya gösterdiği, 90 yıldır dalga geçilen “ne irticaymış be” denilen, “irtica diye diye din düşmanlığı yapıyorlar” diye bağıranların ne tür ahmaklar ve gerzekler olduğunu bütün dünyaya gösteren 90 yıllık bir hipotezin -irticanın cumhuriyete kastettiği tezinin- kanıtlandığı, ispatlandığı, kanuna dönüştüğü gündür. darbe ile ya da demokrasi ile alakalı bir gün değildir. hala muktedir olanlardan çok az farkı olan bir siyasal islamcı örgüt takiye kabiliyeti ve dini cemaat organizasyonları ile milyonlarca vatandaşı olan bir ülkenin tepesine nasıl çökebilir onu gördük biz o gün. ve bu işin gerekçesini de o örgütün “bir çift huri memesine vatan satma” doktrinini aldığı islami inanç algısı ile bulduk. siyasal islam elbet bir gün silinecek bu kutsal anadolu topraklarından. anadolu başına musallat olmuş bu laneti elbet bir gün kusacak bozkırlarından. işte o gün 15 temmuzu hatırlayanlar o günü bu anlamı ile hatırlayacaklar: soyut inançların somut dünyayı cehenneme çevirmesi tehlikesi.

    3-hdp‘li idarecilerin tutuklanması hukuki mi?

    akepe hukuku sadece siyasi kararlarına bir kılıf olarak kullanır. akepe modern hukuka saygı duymaz, bu ideolojik yapılanmanın tek aidiyeti şeri hukuka; en fazla “mecelle” türü geçiş formlarınadır. kapalı kapılar ardında alınan kararları manipülasyon ve iktidarı sürdürme amaçlı yapılan anketlerin sonucu belirler. “kürtçülük” hareketine ne kadar düşman olursak olalım türkiye’de her zaman bir kürt partisi, mecliste de kürt vekiller olacak. bunu kabul etmek bu ülkede makul bir insan olmanın temel şartlarındandır. 80'li yıllar kürtlerin kürt kimlikleri ile henüz bu denli bir uluslaşma gayesi güden siyasi kabiliyetinin olmadığı dönemlerdi. bu yüzden mecliste bugünkü yoğunlukları ile varlık gösteremiyorlardı. kürt şehirlerindeki aşiretler demirel, özal ya da shp/dsp türü partilerle anlaşıp meclise onlara lokal çıkar sağlayacak ağalarını/temsilcilerini sokarlardı. pkk’nın palazlanması ve doğudaki aşiret ağalarını indirmesi, onların yerine muktedir olarak kürtlerin yoğun yaşadığı köylere, ilçelere ve şehirlere çöreklenmesi kürtlerin siyasi tavırlarını da değiştirdi. bu tavır dep/hadep/dehap/bdp ve en son hdp’ye dönüştü. hdp’yi var eden şeyin bizzat pkk’nın kendisi ve üzerine akp ile yapılan “çözüm süreci” safsatası olduğunu kimse inkar edemez. 90'lı yıllarda mecliste yemin etmeyi “kürt ulusluğunu palazlandırmak” amacıyla reddeden vekillerin vekilliklerinin düşürülmesi, memleketin mevcut anayasasına meydan okuyanlara bu işin çocuk oyuncağı olmadığının gösterilmesi elzemdi. nitekim gösterildi. ancak bugünkü durum 90'lı yıllarla bir değil artık. çünkü ortada hukuk diye bir şey kalmadı. kürt hareketi geçen zamanla ehlileşmek, ılımlılaşmak- yaşadığı ülkede onlarca etnik ve ideolojik gruptan oluşan onca çeşit vatandaşa meydan okumayı kesip birlikte yaşamanın yollarını bulmaya çabalamak- yerine arı kovanına daha uzun çomaklar sokma, söylemlerini daha da sertleştirme, bulduğu her fırsatta gücünü arttırma; örneğin akp’nin siyasi çıkarları ile örtüşen “çözüm safsatası” sürecindeki serbestlikten bulduğu fırsatla silahlı güçlerini daha da güçlendirme, ekonomik alt yapısını daha büyük meydan okumalara hazırlama, uluslararası alanda daha aktif müttefik arama, sınır dışı sözde müstakbel vatandaşları ile daha organize hareket etme, dağ yapılanmalarının yanında şehir yapılanmalarını da kurma ve güçlendirme gibi yollar seçti. demirtaş’ın bana göre suç olan bir sürü söylemi var: “apo’nun heykelini dikeceğiz” bunlardan biri örneğin. bir şehit yakını olarak benim akrabamı şehit eden örgütün elebaşına heykeli dikilecek bir kutsiyet atfeden kişiye saygı duyamam. elbette durumun hukuksallığı ile benim şahsi duygusallığım ayrı şeyler. memlekette olmayan hukuk ile hdp’nin suç teşkil edebilecek hareketlerine akp mahkemeleri ile hukukilik taslamak benim alkışlayabileceğim türde bir hareket değil. eğer demirtaş’ın ve diğer hdp’lilerin somut hukuksal düzende bir suçu var ise ve bu suç bir infaz gerektiriyor ise bu aksiyonu almak cumhuriyetin fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür asil savcılarının vazifesidir. gel gelelim memlekette bu türden savcıların soyu hemen hemen tükenmiş yerine -adaleti bulmak- kaygısı olmaktan çıkmış ve siyasi emellere kılıflıktan başka bir işe yaramayan göstermelik, adında hukuk diye bir kelime barındıran bir sistem kalmıştır. memlekette iyi kötü daha önce var olan hukuku bitiren şeye karşı olmak kadar net değil burada tavrım. kürt meselesi artık benim o kadar da büyük meselem değil. hdp’lilerin çözüm sürecinde bunca sempatizan yaratıldıktan, pkk bunca güçlendikten sonra şu ortamda tutuklanmasını iyi bir şey olarak görmüyorum. pkk'lılar bu ay içinde bütün memleketi patlatırlar. bir sürü masum insan ölecek şimdi, belki bizi bulacak bombalar. yazık sadece. memlekete beş kuruş fayda vermeyecek siyasi hesaplar yüzünden. hdp’lilerin tutuklanmasına sevinmek akp’nin ve onun inşa ettiği kendi hukuk sisteminin adaletine inanmış olmak demektir. eğer geçen 14 senede bunları biraz olsun tanıdı isem akp hdp’lileri tutukluyorsa bunun ardında ne vatandaş için ne mhp için ne de chp için beş kuruş fayda yoktur, akp kârını hiç kimseyle bölüşmez. bütün rantı kendisi yer.

    4-bahçeli cumhuriyet yok olmadan bırakmayacak mı?

    belki seneye erken seçim olur, ben olsam şu “yenikapı ruhu masalı” ortamında hele hele mhp’de bölünmüşlük yarası bunca taze iken 2019'u beklemeden yapardım en azından; onlar da düşünmüşlerdir bunu. mhp ve hdp’nin önümüzdeki bu erken seçimde o olmadı eğer olağanüstü bir durum ( ölüm, ekonomik kriz vs.) gerçekleşmezse 2019'da bile barajı geçme ihtimali düşük. özellikle mhp’ninki çok daha düşük. mhp’li seküler milliyetçilerin bir kısmı mhp ile kanlı bıçaklı hale geldi. chp’ye epey bir geçiş olacaktır nitekim belediye başkanlarından chp’ye geçenler oldu diye biliyorum. bu ne demek? akp millet vekili sayısını belki 400'e yaklaştıracak belki de geçecek demek. mecliste akp milletvekili sayısının bir kişi artması bile bu memleketi onca geriye götürürken, meclisin hemen hemen tüm hakimiyetinin, anayasa değiştirecek sayıda vekilin akepede olması cumhuriyetin artık tam olarak yok olması anlamına geliyor. şu hesabı bahçeli yapamıyor mu? bu hesabı çocuk bile yapar. bahçeli, cumhuriyetin yok olması ihtimalini umursamıyor. chp’nin bazı seçmenlerinin bile 2015 seçimlerinde hdp barajı geçsin diye yaptığı emanet oy muhabbetini mhp’ye başta devlet bahçeli varken yapmayı midelerinin kaldıracağını düşünmüyorum. şu bile durumun vehametinin ne derece olduğunu açıklamaya yeter.

    bütün meselelerin kökündeki o en önemli soru

    memleketin kasım 2016 itibari ile ahvali bu şekilde. her taraftan umutsuz bir tablo içindeyiz son 5-6 yıldır olduğu gibi. geçen zamanla tablonun alanı gittikçe daralıyor, bütün boyalar birbirine karışıp siyaha dönüşüyor ve üzerimize yığılıyor. sorumuz ne o halde?

    akp tüm bunları bize neden yapıyor?

    1-ideolojisi zafer kazansın istiyor
    2-daha fazla rant ve maddi çıkar istiyor
    3-daha fazla rant ve maddi çıkar ile ideolojisi gelecekte de daha fazla zafer kazansın istiyor.
    akp’nin ideolojisi nedir?

    islamcılık.

    o halde esas mücadele islamcılık ideolojisi ile olmak zorundadır. geri kalanlar gündelik siyasi münakaşalardır.

    islamcılık ile nasıl mücadele edilir?

    islamcılık ile mücadele islamcılığın tarihsel kaynaklarının eleştirisi ile mümkündür. imam-ı azam’dan said nursi’ye kadar türkiye’de demografinin en büyük porsiyonlarını ikna eden, aydınlanmanın ve modern hukukukun önünde engel teşkil eden, modern insan haklarına saygısı olmayan, demokrasinin, cumhuriyetin ve adaletin içini boşaltan, vatanımızı üzerinde 2+2'nin her zaman 4 ettiği saat gibi işleyen bir sistem kurmaktan men eden ne kadar dogma varsa tümünü masa üzerine döküp açıklarını bularak modernite ile boğuşup inandığı kültürü hemen hemen her gün istemsizce sorgulayan islamcı yığınların algısına bırakmaktan geçer. bunların en doğru bilgilerin en mutlak kaynakları olamayacağını, bu bilgilerle devlet idare edilemeyeceğini, bu bilgiler referans alınarak sosyal düzen oluşturulamayacağını; mevcut iktidarın gücünü ve kaynağını yığınların bu kaynaklara olan imanından aldığını ve bunu kötüye kullandığını göstermekle olur. hakikati sürekli bile bile reddetmek ideolojik saplantısı hastalık derecesinde olan çok cüzi bir kesmin kabiliyetidir. bilgiye erişimin bu denli kolaylaştığı bu enformasyon çağında meraklı gözler içten içe bilinçdışlarında kafalarını kurcalayan ateşli soruları soğutacak, içlerindeki şüphe tohumlarına cansuyu olacak bir damlanın bir katrenin hasretini çekmektedirler. bu kısa bir süreç değil zaten 90 yıldır kemalizm sayesinde zapt edilen islamcılığın yıktığı seddi bu saatten sonra başka türlü onarmak da mümkün değil. önümüzdeki yüzyıl bu mücadele ile geçecek ve islamcılık 100 yıl içinde silinecek bu topraklardan. bu kutlu yürüyüşe destek olmak; aklı ve vicdanı temel referans kabul edenlerin bana göre en önemli görevidir. avrupa’yı bir anda bütün dünyanın hakimi yapan, avrupa’da aklı ve vicdanı bir anda serbest bırakan şey germen bir rahibin bir sabah uyanıp da koskoca papaya “sen kimsin ulan?” diye sorması değil miydi? bize ket vuran ruhbanlar canlı değil tümü öldü. ölüleri ile mücadele ediyoruz.

    anadolu’nun çorak bozkırlarını bu saatten sonra başka bir yağmurun sulamasını beklemek tembellikten başka bir şey değil. herkes bir damla olursa işte o zaman bu çorak topraklar yeşillenir. işte o zaman katibim bütün yakın coğrafya ile hepimizin ortak şarkısı olur.

    *başlıktaki ifade yusuf yavuz isminde bir gazetecinin bir yazısından alıntıdır.
  • yazıyı uzun diye okumamazlık eden sakın olmasın.
    bu ülkeye dair umudu bitmeyecek insanların okuması gereken yazı
  • cincinnatus olabilecek maddi manevra alanina eristigim gun, kanada yerine, amerika yerine, turkiye'ye gelecegim, ulkede bu yaziyi yazan, bu birikime sahip guzel insanlarin yuzustu birakmamak icin donecegim. bir karinca kadar onemsiz olsam da, etkim o kadar ufak olsa da, en azindan su kisitli omru bosa gecirmemis oluruz.

    bireysel kurtulus gudenlere saygim sonsuz. insan omrunu elbette rahat/konfor icinde gecirmek ister. bunda supheye yer yok.

    fakat, bu gun, biraz olsun konfor ve rahat varsa, vakti zamaninda magna carta surecinde kendini feda edenler, vakia zamaninda protestan olup bedel odeyenler , vakia zamaninda kirmizi ceketlilere karsi isyan bayragi kaldirabilenler, vakia zamaninda, kurtulus savasini yapabilenler sayesinde var.

    bireysel kurtulu cok olasi, cok mumkun, cok kolay. fakat tarihsel gorevimiz, hele ki, tarihi biliyorsak, o insanlari taniyorsak, kacinilmaz.

    eger, kendini feda eden insanlarin hikayelerini okumamis olsaydik, civic virtue nedir bilmeseydik, bireysel kurtulusumuz kendimiz icin cok anlamli olurdu. ama hasbel kader, biliyoruz, okuduk, ve bilginin sorumlulugundan kacamayiz. henuz bilgimiz, hakikat okyanusunda bir damla olsa da, gercek hakikat karsisnda, cahilin onde gideni olsak da, 'adalete olan inancimiz" ve bunun denenmis bilgisi, bizi bu goreve itmek zorunda. (yine de cahillik mutluluktur demis miydik?)
  • türkiye'den geçerken dikkat etmeleri tavsiyesi verdiğim olaydır.

    üsküdar'a giderken'i göstereceğiz deyip, başka şeyler olmasın!
  • durumum yoktu okuyamadim diyecek olan zevatlar; bu seferlik durumunuz olsun da okuyun; icinizde bir yer catirdar belki.
  • yazı uzun, özet geçmiş ama. hakikati arayın, şüphelenin diyor kısaca. siyasal islamın başarısız olacağını söylüyor; modern dünyada bin yıllık dogmalarla mesafe alınamayacağı ortada.

    ama bu belki de iyi bir şeydir; yani siyasal islamın iktidara gelişi. doksan yıllık anlatı çünkü, dinden uzaklaştığımız için başımıza bu felaketlerin geldiği.

    şimdi iktidar bütün olanaklara sahip. eğer bu yönetimde başarısız olursa dinin defterini sonsuza dek dürebiliriz. ne istediler de vermedik nihayet; işte yargısından, emniyetine her köşesini alnı secdeye değmişlerin doldurduğu bir ülkedeyiz. yine de başarısız olursak bu artık islamın, islamcıların beceriksizliği.

    o yüzden.. enseyi karatmamak gerek: karanlığın en yoğun olduğu an şafaktan hemen öncesidir.

    ben, çok değil bundan bir kaç on yıl sonra değil siyasal islamın, yaradanın adını anarken dahi utanacağını düşünüyorum insanların. sebep oldukları felaketleri düşünerek. tıpkı orta çağ karanlığını yaşayan avrupada olduğu gibi, siyasal islam, bi öfke seline sebep olmadan kılını dahi kıpırdatamayacak bu ülkede.

    bakalım. yaşarsak görürüz. o yüzden şimdilik:

    yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
    doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
  • belgeseli izledim. o kadar millerin icinde en pislik yine sirplar cikti iyi mi. tavirlarini siktiklerim, bi kere de sasirtin. hakkinizda söylenenlerin aksinde davranis sergileyin. bulgarlar, türkler,yunanlilar,arnavutlar, bosnaklar...hepsinde var o sacma milli gurur hastaligi. ama sirplar kadar cirkinlesen yok.
    tanim:detaya duyulan sevgi ile hazirlanmis bir belgesel