şükela:  tümü | bugün
  • tarzı nedir dire straits'in? çok düşündüm... ama sanırım bulamadım.

    42 yaşındayım, 13-14 yaşından beri rock (ve türevleri) ve metal müzik dinlerim, 18 yaşından beri gitar çalıyorum. bunu neden söylüyorum; müzikten hiç anlamayan biri olmadığımı belirtmek için... ama bu demek değil ki her şeyi bilirim. neyse...

    dire straits, daha doğrusu mark knopfler'ın müzik karakteri ve gitar çalışı bence başka kimsede bulunmuyor. bu yüzden tarz olarak rock, veya pop veya pop/rock falan diyemiyorum. başka alt gruplar vardır belki, hatta google a yazsam belki söyleyecek bişeyler ama bence dire straits kendisi bir tarz. çünkü benzer başka bir grup yok. yakın olarak belki jetro tull diyebilirsiniz ama bence değil...

    dire straitsin müziğinde rock harici, country, pop, jazz, folk, swing, rock'n roll...vs.. (metal ve rap gibi uç türler hariç) her türden şarkı (ve hatta aynı şarkı içinde bu türlerden) bulabilirsiniz. ancak buna rağmen tarzı bellidir, hiç dinlemediğiniz bir şarkısını bile (varsa eğer) duysanız tanırsınız... eşsiz bir şey gerçekten.

    mark knopfler gitarı penasız çalar, gitarının tonu bu yüzden eşsizdir. tabii ki başkası da çalabilir, ama çok az nota ile çaldığı riffler ve soloları yazan, o havayı veren yok...

    dire straits'in her şarkısı güzeldir. spotify da listesini açtığım zaman hiç şarkı atlamadan dinlediğim tek gruptur diyebilirim (bazen walk of life ı dinlemiyorum, çünkü genel tarzının biraz dışında gibi geliyor bana)

    bu arada şunu da belirtmek isterim, mark knopfler bu grubun neredeyse her şeyini oluşturuyor, gitarı, sesi... vs.. ama mark knopfler'ın solo albümleri hiçbir zaman dire straits'in albümlerinin havasını veremedi ve veremiyor.

    kısacası, efsanedir....
  • ayrancı antika pazarında gezinirken çinçinli bir kasetçi abinin tezgahında çakma brothers in arms kaseti buldum, fiyatını sordum, 80 lira fiyat çekti. "abi iyi hoş da çakma bu" dedim, "boşver gardaşım onu, bak en iyi albümleri bu zaten" diyip on every street kasetini uzattı, bir 60 lira da ona çekti. onu bana 60 liraya verme sebebi de o grubu çok sevmesiymiş, öyle dedi.

    bu da böyle bir anımdır. ha bunu niye anlattım, anadolu insanına ve antika pazarlarına dikkat edin arkadaşlar, zira bu abilerin ilginç bir şekilde siz nereliyseniz oralı olma veya ömürlerinde dinlemedikleri grupları/müzisyenleri bir anda çok sevebilme gibi skilleri var. işin içinde ticari emeller olmayagörsün...

    bu arada dire straits çok şahsına münhasır, sound'u yüz metreden anlaşılabilecek şahane bir gruptur, seviniz ve dinleyiniz.
  • muhteşem grup, muhteşem ötesi-tenrısal gitarist mark knopfler...daha ne diyim...inanmayan sultans of swing'teki soloyu dinnesin yeter...bide where do you think you're goin'i manyak sewerim...
  • üniversite: meteliğe kurşun attığım yıllar (kurşun ucuz bir şey mi ki dandirik bir metal parçasına atıyorsun. bu atasözleri de bi tuhaf). 3 senedir kışları aynı fare rengi shetland kazağı, yazları aynı soluk siyah tişörtü giyiyorum. millet arabayla geliyor okula, biz kızılay-cebeci arasını 2. viteste yürüyerek alıyoruz. daha şimdiden on parçaya bölünmüşüm. iş-okul-ev-canımı sıkan sevgili. okul bitince ne halt edeceğim diye düşünüyorum. ben bunları düşünürken ailenin bir kolu gamsız bir hayat sürmekte, analarının sezeryanla doğdukları için benim çocuklarım zeki diye hava attığı sınav kazanamayan kuzenlerin biri ingiltere biri amerika yolunda. benim de sinirim burnumda. daha 19 yaşındayım, bunca pesimizm nerden sızdı hayatıma. amma velakin dünyanın en güzel uyuşturucusu müzik. bulunduğu mekanı da zamanı da unutturuyor; formsuz bir varlıkmışsın gibi ağırlığından kurtarıp uçuruyor insanı. radyo 3’den çektiğim kasetleri başa sarıp sarıp dinliyorum o zamanlar(başa sarmanın ne demek olduğunu yeni kuşaklar biliyor mudur acaba?). bir akşam engin arman, şimdi “dire straits ve topluluğundan dinliyoruz” anonsunu yaptı. kendinden geçmiş, bıkkın, dünya yansa umurumda değil havalarında bir ses “you play the guitar on mtv. that aint workin’. that’s the way you do it. money for nothing” diye konuşuyor. amanin ben duvarlara, defterlere, kitap arkalarına, abartıp mutfak dolabının üzerine yazmam mı “money for nothing”. sonra baktı annem olacak gibi değil, izin verdiler ertesi yaza, dil okulu kalın geldiği için, ingiltere’ye çilek toplamaya gittim. knopfler biraderler olmasa ben o izni zor koparırdım.

    money for nothing’e geri dönersek, şarkının sözleri sexist, ırkcı ve homofobik bulunuyor ve baya bi eleştiri alıyor. mark, radio shack benzeri bir elektronik ve beyaz eşya satan mağazada dolaşırken, tezgahtar çocuktan bir kağıt isteyip, şarkıyı oracıkta yazıvermiş. şarkının sözleri mağazadaki konuşmalardan esinlenmiş. hatta çok sonraları mötley crüe’nun basçısı kendisi ile yapılan bir röportajda şarkıda geçen (see the little faggot with the earring and the makeup yeah buddy that's his own hair that little faggot got his own jet airplane that little faggot he's a millionaire) sözlerin kendi aşırı yaşam tarzlarına gönderme olduğunu ve tezgahtarın mağazadaki tv setlerinde gösterilen mötley crüe videosuna yorum yaptığını iddia etmiştir.

    esas o “sultans of swing” nasıl bir şarkıdır. mark knopfler’in her konserde emprovize yapıp uzattıkça uzattığı solo, müzik tarihinde en iyi gitar soloları içinde üst sıralarda yer alıyor. penasız gitar çalma tekniği ve uzun soloları ile gitarını konuşturan mark amcamızın ellerini öpüyorum. lakin 2008 kuruçeşme konserindeki performansından dolayı paramı kendisine helal etmiyorum o başka. mark ve david knopfler kardeşler ile iki de kankalarından oluşan dire straits beş şarkının yer aldığı ilk demolarını “abi şuna bir bakıver, işe yarar mı” diye bbc radio london’daki bir dj abilerine gösterirler. dj şarkıyı dinlemekle kalmaz bir de yayınlar. 2 ay sonra şarkı patlar ama bbc “bunun içinde tır dolusu laf var, ne bu şarkı mı roman mı” gerekçesi ile çalmak istemez. ta ki şarkı amerikanyada hit oluncaya kadar. kendi hay day dönemlerinde bile 8-10 dakika süren şarkılar yapan rock grupları azken, üşenmemiş uzun partisyonlar yazmışlardır. adamlar özellikle mark zaten bu dünyanın dışından gelmiş gibi. çaldıkları klüplerde insanlar birbirleriyle konuşabilsinler diye barın sahibine sesi kıstıran knopfler kardeşler, mütevazi kişilikleri ve sakin hayatlarıyla medyanın pek itibar ettiği bir grup değil.

    pink floyd’u tenzih ederek söylüyorum rock tarihinin en çetrefilli kompozisyonlarını yapmış bu abiler.
  • dünyanın en aykırı grubudur desem ve devam etsem:

    şimdi karikatür gibi gelen, 80 li yıllar denilen kabusun insan ruhunu her nasılsa tüketemediğinin kanıtıdır. nasıl olup da 80 leri gerçekleştiren herşeye karşı çıkıp da bunu bağırmadan, öfkelenmeden yapabilen bir fenomendir dire straits. nasıl mı yapmışlardır. herkesin ego olduğu bir dünyada kendileri olarak kalmayı başararak.
    bana göre 68 lerin başkaldırı grupları (özellikle vurguluyorum beğenmediğimden değil ama) öyle aykırıyım filan diye dolanmasın dire straits varken. neden mi, çünkü o yıllarda gençliği takip ediyordu o gruplar. ve dönemin rengi başkaldırıydı. küçümsemiyorum ama eğer çiçek çocuklarının temel felsefesi o denli güçlü olsaydı 70 lerde iki disko topuna darmadağın olurlar mıydı? sormak lazım.
    70 lerde o gençlik içinden diskoya gitmeyi tercih etmeyenler büyüdü ve hard rock a dönüştüler. heavy metal evrildi 70 lerin sonuna doğru punk a dönüşüverecek derken punk ı yutuverdi ve thrash metal doğdu.
    bu sırada diskoda tepinmekten yorulan gençler evlenip barklandılar, iş güç sahibi oldular, borsacı, sanayici vs. oldular. çok para kazanıp geçmişi unutttular, saçlarını kabarttılar, vatka taktılar, ceket kollarını kıvırdılar, mercedesleri bmw leri vardı artık ve bir zamanlar tepeledikleri sarayın parçası oldular. ruhlarını sattılar. kalpleri gibi dinledikleri müziklerin de ruhu yoktu. boyalı, şişirilmiş ve içi boştu.
    işte bu ortamda rock ya heavy metal olarak yaşamına devam etti ya da dire straits gibi az sayıda müzisyen klasik rock ı canlı tutmayı başardılar. bunların arasında elbette eric clapton dan, jeff beck e, neil young dan jethro tull' a kadar pek çoğu sayılabilir. ancak bunların büyük bir bölümü zaten bir önceki kuşaktan gelmedir ve müzikal kapasitleri ve köklerinin sağlamlığı nedeniyle yaşamışlardır. dire straits i bunlardan farklı kılan 70 lerin sonunda, 80 lerin başında müzik dünyasına gelip, o şartlarda tutunabilmeleri ve kendi tarzlarını kabul ettirebilmeleriydi.
    80 leri yaşanabilir kılan şeylerden biriydi dire straits.
  • ilk dinlediğimin üstünden 25 yıl geçmiş. hâlâ esir...

    din gibi mınakoyum.
  • bundan çok uzun yıllar önce ilk defa dire straits dinlemiş olan bir gencin olgunlaşma hikayesidir bu, yazmak istedim.
    zira mark knopfler önderliğinde kurulan bu muazzam insanlar topluluğunun 1985 yılında çıkan ''brothers in arms'' isimli albümlerini aldığımda, onların tarzlarına nazaran daha sert şeyler dinlemekle meşguldüm. hangi gruplar olduğu tahmin ediliyordur diye düşünüyorum, teker teker yazmaya gerek o yüzden.

    özellikle 2000'li yıllar öncesinde müzik dinlemek gibi basit bir aktivite bile şimdikine kıyasla çok daha zordu. hadiseyi retrospektif bir dramaya dönüştürme amacında değilim yanlış anlaşılmasın. ama yabancı müzik, hele hele rock/metal müzik dinliyorsanız işiniz çok çok daha zordu. bırakın istediğiniz albümleri zamanında edinmeyi, çoğunu aylar, hatta yıllar sonra müzik market raflarında görebiliyordunuz. doğru dürüst müzik market bulabilmek bile başlı başına bir sorundu zaten. ki bu sebepler yüzünden ''çekme kaset'' o dönemin olmazsa olmazlarındandı.

    albümün orjinalini kolay kolay bulamazdık, gelmezdi. böyle zamanlarda da ''çekmek kaset'' devreye girerdi. yani orjinal albümün 60'lık veya 90'lık boş kasete çekilen bir kopyası gelirdi önce. ve eğer benim gibi biraz da arşiv meraklısıysanız, albüm müzikal açıdan ne kadar tatmin ederse etsin, kopya oluşu içinizde hep bir yara olarak kalırdı. kasetlerin konulduğu dolaba veya kutuya, kapağının sırt kısmına tükenmez kalemle grup ve albüm isminin yazıldığı o kopyalar da yakışmazdı bu yüzden. şarkılar ve grup içinize sinse bile, orjinalini alana kadar tekrar dinleyesiniz gelmezdi; bir şeyler eksik kalırdı sanki.

    anarşik ruhları doyurmak için sabahlanılan gecelerin başlangıcının fear of the dark, kapanışının da, ardı ardına gelen bilindik gaz şarkılardan sonra, kusursuz steelheart şarkısı we all die young ile yapıldığı dönemler. anlaşılamadığımızı düşündüğümüz için hayat boş, erken ölmek ise yakışıklı ve karizmatik görünüyor. ama birisi usulca yaklaşıp, ''şimdi tetiği çekeceğim ve bütün dertlerin son bulacak..'' dese ''bokunu yiyim abi..'' çekeriz. ergenlik ve gençlik yıllarındaki gardı düşük isyankarlığın nazı aileye, eşe dosta geçer çünkü. hayat, karşına iri kıyım bir güvenlik görevlisi silüetinde çıktığında kabuğuna çekiliverirsin.

    ali diye bir arkadaşım vardı o zamanlar, kulakları çınlasın. (hiç zannetmiyorum.) etrafımdaki kimseyi çok güzel bir tarz olduğuna inandıramadığım glam rock/hair metal sevdalısı benim gibi. xyz dinliyoruz bir araya geldiğimizde; skid row dinliyoruz, dokken dinliyoruz, winger dinliyoruz. poison, twisted sister, def leppard, cinderella, great white, faster pussycat.
    ben çalıyorum when i find love söylüyor ali, nobody's fool söylüyor, spell i'm under söylüyor. söylüyor ama öylesine değil, çatır çatır. ''rock star olacak adamsın..'' diyorum; gözlerinin içi gülüyor, gülüyoruz.

    buraya kadar okuyanların kafasında oluşan ''ee hani dire straits ? ne anlatıyor bu sığır ?'' sorusuna bir cevap veriyim yeri gelmişken.
    geçmişe ait güzellikleri yazmak, onları kafada canlandırmaktan çok daha kolay ve keyif verici oluyor. o yüzden yazıyorum; sansürlemeden, hatırlayabildiğim tüm detaylarıyla. insan unutuyor çünkü. her yeni gün, bir önceki güne, haftaya, aylara ve yıllara olan sadakatsizliğimizin perde arkası. yazınca sonra tekrar okunabiliyor, mutlu olunuyor, tebessüm ediliyor. kimisine göre belki de boktan, saçmasapan bir otobiyografi işte.

    dinlediğimiz gruplara ek olarak albüm kapaklarının da hastasıyız. görsellik ve yaratıcılık bir yana, albüm kapaklarının, albümün karakterini yansıttığını düşünüyoruz. hatta ben hala öyle düşünüyorum ama dinlediğim yeni jenerasyon müzik gruplarında bu hassasiyeti göremiyorum uzun zamandır. öyle üstünkörü, öyle özensiz. benim rock/metal müziğe başlama sebebim olan şey de kulaklarımla duyduklarım değil, gözlerimle gördüğüm kışkırtıcı ve davetkar bir şeydi bu yüzden. yaşadığım şehirdeki müzik marketin vitrinine bakarken dikkatimi çekmişti. ve müzik kültürüm, bana göre tarihin en iyi, en özel albümlerinden biri olan hungry'nin albüm kapağını görmemle şekillenmeye başlamıştı.
    (bkz: https://www.hizliresim.com/heq5dqg)

    çok sonraları, her ay büyük bir heyecanla aldığım müzik dergilerinden bir tanesinde bir albüm kritiği okumuştum. albüm kritiklerini okuyup, yazarından aldığı puana göre o albümü almak riskliydi aslında ama müthiş bir heyecan veriyordu. ki rock/metal dinlemeye yeni başlamış bir müzikseverin yeni gruplar keşfetme hevesi de hakikaten bambaşkadır. ve ben hiçbir müzik tarzında böyle çocuksu bir hevese de rastlamadım. koca koca adamlar olduk, yeni bir grup keşfettiğimizde birbirimizle paylaşıyoruz hala, sevdiklerimizle; ergence bir sevinçle. nerede kurulmuşlar, kaç tane albümleri var, ulan bunların solo gitaristleri de iyiymiş.

    cebimde biraz para birikiyor soluğu müzik markette alıyorum. 90'lık boş kaset üzerine çekilmiş, vitrinin dışından görünen ön yüzüne tükenmez kalemle ''brothers in arms'' yazılmış dire straits albümü. rengarenk kapaklarıyla göz kamaştıran orjinal albümlerin yanında, güneş gözlüğünün üzerindeki, ilk fırsatta temizlenmeye muhtaç, rahatsız eden parmak izi gibi duruyor, öyle rahatsız edici. dinlemek için olmasa da, diğerlerinin oluşturduğu o kusursuz ahengi bozduğu için almak istiyorum onu oradan, içindeki şarkıların muazzamlığından habersizim o dakikalarda. ''orjinali ne zaman gelir ?'' diye sorduğum soruya aldığım ''haftaya falan gelir kardeşim..'' cevabı duyduktan sonra da uzaklaşıyorum ortamdan.

    uzun zamandır yolum düşmedi, şimdilerde nasıldır pek bilmiyorum ama özellikle 17 ağustos 1999 tarihinden sonra istanbul-kocaeli bölgesinden bursa'ya otobüsle seyahat etmek psikolojik bir sarsıntıydı. otobüs camının dışında, saatte ortalama bilmem kaç kilometre hızla akan hayat, içimizde bir yerlere de teğet geçiyordu sanki. gölcük, değirmendere, karamürsel ve yalova; epirojenik bir travmanın ardından bağımsızlığını ilan etmiş yaşayan ölüler krallığıydı. onların seslerini, yardım çığlıklarını işitebiliyor; korkularını, acılarını ve hayal kırıklıklarını hissedebiliyordunuz. görmek ve işitmek bir lütuftu elbette ama böyle zamanlarda sahip olmak istemediğiniz bir kusura benziyordu.

    günlerden pazar, klasik bir memleketten üniversiteye dönüş günü. tekrar özgür hissedecek olmak güzel de, mesafe insanın gözünde büyüyüp bir de gencecik yaşında kansere yakalanıyor. yolun kendisi keyifli varmak değil duygusallığı, ağırlıkları birbirinden farklı iki çantayla düz yolda dengede kalmaya çalışırken caydırıcı bir gerçekliğe dönüşüyor. şehirler arası otobüs terminaline ayak basar basmaz kabus gibi çöken su içsen çişin, bir şeyler yesen kakan gelir endişesi de tuzu biberi. normalde hiç bu kadar hızlı bir tepkiye sebep olmayan biyolojik eylemler yolculuk öncesi stres yaratıyor, sindirim sisteminin şirazesi kayıyor. topu topu birkaç saatlik yolculuk ne kadar çileli olabiliyorsa o kadar.

    bilerek ve isteyerek, otobüsün en arka koltuklarından cam kenarı olanına otururdum. orta taraflara veya öne oturmanın rahatsız eden bir yanı yoktu ama en arkada oturmak yolculuk etmek değil, keyifli bir yolculuğa tanık olmak gibiydi. sanki benim dışımdaki herkes bir bilinmezliğe doğru gidiyor, ben de oturduğum yerden bu bilinmezliğin gizemini ve koordinatlarını çözmeye çalışıyordum. çoğunlukla da, otobüs camından dışarı baktığımda gözüme ilişen evlerin içinde yaşayan insanlar ve onların hayatlarına dair tahminlerde bulunuyor, balkonlarında çiçek olan evlerin içindekileri de ''mutlu aile'' olarak tanımlıyordum.

    ortalama üç-üç buçuk saat sürecek yolculuk için yanıma bir çift yedek kalem pil ile o sıralarda en çok dinlediğim albümü, belki canım çeker de dinlerim diye en sevdiklerimden bir tanesini ve henüz yeni aldığım, ilk kez veya ikinci kez dinleyeceğim albümü alırdım. otobüs koltuğuna yerleşir yerleşmez de walkmani açıp ilk kez veya ikinci kez dinleyeceğim albüme kulak kabartmaya başlardım. ve genellikle bu ritüel kısa bir süre sonra, ilk kez veya ikinci kez dinleyeceğim albüme olan ihanetimle son bulur, bilindik melodilere dönerdim. ilk dinleyişte darmadağın eden şarkıya/şarkılara denk gelmek zordur. insanın ar damarı öyle kolay kolay çatlamaz ama çatlarsa sonrası kolay bir bağımlılıktır.

    itiraf etmem gerekiyor ki o gün yanımda cowboys from hell ve wildhoney gibi iki muhteşem albüm varken brothers in arms ile yolculuğa başlamak istememiştim. alışkanlık pek de iyi bir şey değil sanırım, zira cowboys from hell albümünü şu dakika açsam, muhtemelen sadece ilk iki şarkı ''cowboys from hell'' ve ''primal concrete sledge'' ile yarım saati deviririm. wilhoney albümü de o günlerde henüz yeni yeni dinlemeye başladığım ve sonraları daha çok dinlemeye başlayacağım tarz olan doom metal'in mihenk taşlarındandı. bir kez dinlemeye başladığımda asla bitirmeden bırakmadığım, içinde birbirinden harika dokuz şarkı bulunan kusursuz bir albümdü.

    jack london okuyorum o zamanlar. içimde, ingiltere'nin banliyölerinde doğmuş küçük bir devrimci var. ''biz insanlığın sevdalılarıydık..'' diyorum ama insanlık için bir şeyler yapacak kadar cesaretli değilim. ara sıra yükselen proletarya ateşi de eyleme dönüşemeden toplumsal baskının ve faili meçhul korkuların rüzgarıyla sönüveriyor. dünyayı yeni baştan, sadece ve sadece iyilik üzerine inşa edip ne kadar ömrün varsa o kadar, doya doya yaşama arzusu. eşitsizlikten, adaletsizlikten başlıyorsun işe ama hevesler ile karamsarlıklar arasında birkaç hayal kadar mesafe var, karamsarlık ağır basıyor; gökyüzünde nimbostratus bulutları.

    okumak için elime aldığım kitabı, dikkatimi dağıtan buruk bir hüzün ile yanımdaki boş koltuğun üzerine bıraktım. yerime oturmadan önce önümdeki koltuğun arkasına konumlandırılmış sepetimsi bölmeye koyduğum kasetlerden, üzerinde ''brothers in arms'' yazanını aldım. walkman kulaklığının kablosu her zamanki gibi arap saçı olmuş, küfür etmek için yer arayan bünyenin imdadına yetişmiş, içimden anasına avradına sövüyorum. ben sövdükçe daha çok karışıyor sanki. bir anlık sinirle paramparça edecek gibi olsam da müzik dinlemenin benim için ne kadar önemli olduğunu hatırlıyor ve sakinleşiyorum. o yaşlardaki sinir, kuru gürültü, uzun sürmüyor.

    ilk şarkı, so far away. kavurucu eylül sıcağında, çalıştığında adeta insanın beynini delen otobüs klimasının sinir bozucu anlamsızlığını unutuyorum o an. taşıdığım iki çantanın ağırlığı altında ezilmiş ruhum bir sahil kasabasına adım atıyor sanki. güneyde bir yerlerdeyim, defne yaprağı kokusu geliyor burnuma. ardından, melodik bir klavye ve bateri solo ile başlayan, daha önce bir yerlerde dinlediğimi anımsadığım money for nothing. müzikal seçiciliği yaşanılan hayatın acılarına, hayal kırıklıklarına ve aşklarına iliştirince daralan bakış açısı neşe ve serotonin ile paramparça olunca beliren ön yargı temelli pişmanlık. hemen ardından walk of life. utanmasam otobüste kalkıp twist yapacağım, zor duruyorum. neden daha önce dinlememişim ?

    your latest trick, why worry, ride across the river, the man's too strong, one world; her biri sihir gibi. her biri, içinde sözlerinden bağımsız, sadece dinleyenin anlayabileceği kendine özgü bir dil barındıran fonolojik bir macera. öyle bir şey ki bu, duyduğu şeyi tüm dünyaya dinletmek istiyor insan. devasa kolonlar koyalım dünyanın dört bir tarafına, son ses. taciz edelim evreni, herkesi, her şeyi. bundan sonra herkes günde en az bir dire straits şarkısı dinlesin, dünyayı bütün pisliklerinden ve kötülüklerinden arındıralım. dire straits tüm insanlığın ortak paydası olsun, pay günden güne büyüsün, tam sayı olalım, tamamlanalım. ağlayalım, gülelim, eğlenelim, sevelim, sevişelim.

    abartıyor olabilirim ancak bazı şarkılar, albümler veya müzik grupları hayata olan bakış açınızı değiştirir. ve bu, daha önce farkına varmadığınız detayların içinde gizlenmiş olan dopamin hormonlarının ayaklanma çeşididir. sıklıkla dinlediğiniz veya yaşadığınız, size haz ve mutluluk veren ne varsa yeni baştan kodlanmaya başlar ve çocukken hayalini kurduğunuz, ahşap çatı katına melodik bir giriş yaparsınız. ikinci yuvanız olan bu çatı katı da, aniden sizi etkisi altına alan veya hissettiğiniz duyguların iç cebine koyabileceğiniz rengarenk, şirin bir teraryumu andırır.

    göz açıp kapayıncaya kadar bursa şehirler arası otobüs terminaline geldiğimi hatırlıyorum. yolculuktan aklımda tek kalan görsel ''gemlik'e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma..'' tabelasıydı, gerisi muallak. piller bitmiş, artık müzik dinleyemiyorum. zamanın göreliliği böyle bir şey sanırım. eğer alex delarge olsaydım ve rehabilite edilmem için üç saat boyunca, karşıma koyulan ekrandan daha önce yaptığım kötülükler izletilseydi, sanırım o yolculuk bitmek bilmezdi. ama şimdi düşününce daha iyi anlıyorum; o yolculukta ben aleksi zorba'ydım. dünyayı sevdim, doğayı, birlikte çalıştığım insanları, kadınları, patronumu, içki içmeyi, eğlenmeyi, zeybek oynamayı, santur çalmayı.

    geç de olsa bir şekilde keşfettiğim ve büyük bir keyifle dinlediğim kusursuz dire straits albümü ''brothers in arms'' ı özellikle ali'ye dinletmek istedim. o da benim gibi kalıplarına bağlı, müzikal konfor alanından dışarı çıkmayı pek sevmeyen, ön yargıları olan biriydi çünkü. benim ön yargılarım nasıl tuz-buz olduysa, onunkiler de tuz-buz olmalıydı. ve eve adım atar atmaz da çok sağlam bir albüm aldığımı, dinlediğimi ve bayıldığımı belli eden bir kısa mesaj attım. bir sms'e iki kontörün gittiği dönemlerde mesaj atmak pek mantıklı değildi ama konu önemliydi. ertesi günün akşamı ali evime uğrayıp kaseti benden aldı ve ''birkaç gün bende kalsın, dinleyip geri getiririm kardeşim..'' dedi. ben de albümün kapanış şarkısı ''brothers in arms'' a dikkat et, dedim ve içeri girmek istemediğini söyleyip gitti.

    birkaç gün sonra bir gece yarısı kapımın zili çaldı. tıpkı şimdi olduğu gibi üniversitede de öyle çok geniş bir çevrem yoktu benim. belirli kişiler evime girer, ben de belirli kişilerin evine misafir olurdum. karambol tanışıklıklardan olabildiğince uzak durur, yaşadığım coğrafyanın bitki örtüsünün bozulmasını istemez, bu yüzden de pek risk almazdım. elimdeki gitarı bıraktım ve açmak için yaklaştığımda, kapının diğer tarafındaki kişinin uzun uzun, derin derin nefes alıp verdiğini duydum. kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor, elinde tuttuğu torbanın içindeki şişeler birbirine çarpıp ses çıkarıyor, ses çıkmaması için özel bir çaba sarf etse de buna engel olamıyordu; hafif çakırkeyif olduğu belliydi.

    kapıyı açtım, karşımda ali. ''kasetini getirdim..'' dedi. ''hoş geldin, beğendin mi ?'' diye sordum, cevap vermeden elindeki torbayı mutfak tezgahına koymak için adım attı. içinden bir tanesini çıkarmak için hızlıca hamle yaptığında yine şişeler birbirine çarpıp ses çıkardı ama bu sefer pek dert etmedi. cebinden çıkardığı çakmağıyla birasının kapağını açıp benim odaya doğru ilerledi. ben de, gece içerim diye alıp dolaba koyduğum ama o saate kadar içmediğim biralarımdan bir tanesinin kapağını açıp hızlıca odaya yöneldim. ben odaya girdiğimde ali sandalyeye oturmuş, elindeki dire straits kasetini teybe yerleştirmeye çalışıyor ama kaseti ters tuttuğunun farkında olmadığı için nerede hata yaptığını çözmeye çalışıyordu.

    ''onun ne düşündüğünün, sevilebilirliği ile hiçbir ilgisi yoktu..'' der, jack london. hakkımızda ne düşündüğünün hiçbir öneminin olmadığı insanlara olan tutkumuzun özeti gibidir bu cümle. ali bir önceki gün çok sevdiği kız arkadaşının kendisini aldattığına tanık olmuş, içindeki sevgiyi alkolden aldığı cesaretle nefrete dönüştürmeye çalışmış ama yine de başaramamış ve gözümün önünde saatlerce ağlamıştı. ve ağladığı süre boyunca, birbirimizle konuşma zahmetine girmeden, aslında hiç de aşk şarkısı olmayan brothers in arms'ı dinlemiştik. benzer şeyleri yaşamış olmak veya tanık olmak yetmez bazen, konuşamazsın. adına teselli derler ve bunu maharet zannederler ama söyleyeceklerin seni bağlar, onun dışında bir boka yaramaz.

    dire straits ile olan serüvenim bir otobüs yolculuğunun akabinde, yaşadığı ayrılık yüzünden aklını yitiren dostumun acısını hissettiğim günlerde başladı. zira ali, birlikte sabahladığımız o günden yaklaşık bir hafta sonra evinde alkol komasına girdi. iki gün hastanede yattı ve uyandığında hiçbir şey hatırlamadı. nerede olduğunu, kim olduğunu, arkadaşlarını, adını, okulunu, en sevdiği şarkıyı, en sevdiği yemeği. ailesi geldi apar topar, onları da tanımadı. okulu bıraktı, ailesiyle birlikte memleketi edirne'ye döndü. şaşırdık, anlam veremedik ama kabullendik. ilk sene sık sık aradık, durumunda bir değişiklik olmadığını öğrendik. sonra altı ayda bir, sonra senede bir. can çıkmayınca umut kesilmez derler ama akıl çıkınca umut bıçak gibi kesiliyor.

    bu entryi yazmaya başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum. aslına bakarsan neden yazıyorum onu da bilmiyorum. yoğun geçen haftanın stresini atmak için shuffle modunda dire straits dinlerken çalan brothers in arms tetikledi muhtemelen ve o günlere geri döndüm sanırım. bir yandan yazıp bir yandan da hatırlamak, hatırlayabiliyor olabilmek güzel bir şey mi diye düşünürken de aldım gitarımı elime, her dinlediğimde bambaşka şeyler hissettiren muazzam şarkı ''brothers in arms'' ın solosunu attım, olmuştur diye umuyorum. ekleyecek çok detay var aslında ama bu kadar şey yazdıktan sonra daha fazla da uzatmak istemiyorum.

    iyi ki varsın dire straits, iyi varsın mark amca.
    senin de kulakların çınlasın ali.
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=cykv8npkhqa)
  • gitarı beş saniye dinlesen "evet bu dire straits" diyeceğin kadar karakteristik olmak..

    blues'a sırtını dayayıp rock'ın sınırlarını zorluyorlar. dire straits'i sevmek de zor iş. gitarının dilinden anlamak gerekiyor. gitarı konuşturmak derler ya biraz hızlı çalan adama işte bunu hıza ihtiyaç duymadan yapıyor knopfler. belki de pena kullanmadığı için en iyi o anlıyor telin derdinden. hem bu devirde kim kaldı dokunduğunu titreten ulan.

    popüler olmamalarının sebebi çok basit aslında. yalnızlık şarkısı yapıyorlar. gece ve boş asfaltların müziği. üzerine konuşulacak paylaşılacak şeyler değil. kime ne anlatacaksın ki "tunnel of love" hakkında. dinle işte o kadar. kaçarken güç versin diye bile değil. susmasın diye, sessizlik korkunç diye, en güzel onlar doldurur bu sessizliği diye. bir alışkanlığa dönüşüyorlar bir süre sonra. nasıl elin sigaraya gider bir boşluk anında. öylesine açıyorsun işte bir tane.

    http://www.youtube.com/watch?v=grdk0uoakfy
  • bu grubu sevmeyenlerin kendince bir bildiği vardır elbet.

    ben bayılıyorum.

    1985 yılında ortaokul öğrencisi iken kapalı çarşıda çıraklık yaparak kazandığım parayla brothers in arms kasedi almıştım, sonra o kaset çok kullanılmaktan bozuldu yenisini aldım.

    hala bir kafede otururken, otomobil sürerken filan birden mark knopfler'in kendine has gitarını duyduğumda sebepsiz yere mutlu oluyorum, eski bir arkadaşı görmüş gibi.
  • birkaç kalburüstü şarkısı olduğunu, fazla albüm çıkartmadığını ve farklı tarzlar denemediğini söyleyen ergenlere bakmayın siz.

    1. ben adamların kötü şarkısını bulamazken adamların birkaç kalburüstü şarkısı olduğunu söylemek tam anlamıyla gerzekliktir. en azından insan topladıkları ödüllere bir bakar bunu iddia etmeden önce.

    2. fazla albüm çıkarmamışlar. paşam sen kaç tane isterdin mesela?

    dire straits (1978)
    communiqué (1979)
    making movies (1980)
    love over gold (1982)
    brothers in arms (1985)

    burada 4 senelik bir ara var. 1988-1991 arası.

    on every street (1991)

    aradaki konser albümleri ve mark knopfler'ın soundtrack albümlerini de hesaba katmak gerek.

    3. farklı tarzlar denememişmiş. adamlar kendi tarzını yaratmış ulan. say desen 3 tane tarz sayamayacak adamlara götümle gülüyorum. çünkü popülerlik eşiğini aşmak nedir bir anlasam tarzları hakkında konuşurdum da yeri değil.

    neyse. götü başı ayrı oynayan yeni yetmelerin diline sakız olamayacak kadar dünyanın gördüğü en iyi gruplardan birisidir. terbiyesizliğin lüzumu yok.
hesabın var mı? giriş yap