şükela:  tümü | bugün
  • ayla konuşan, kuyuyla dertleşen; ana babasının kendisini dert bildiği latife tekin insanı. sevgili arsız ölümde yaşıyor.
  • hoşgelmiş sefalar getirmiş, 6.nesil değerli suser...

    hayat, domino taşlarına benzer; yan yana sıralanmış milyonlarca domino taşı var yolumuzda ve hayatımıza kıyısından köşesinden giren birçok insan bu taşlara bilerek/bilmeyerek dokunuyor. ilk dokunulan taş, ardındakini; o taş da kendi ardındakini deviriyor ve bu böylece devam ediyor. ilk taşa dokunan farkında olmasa da birçok taşı deviriyor; bir kar topu atılıyor dağımızın doruklarından, yamacımıza çığ düşüyor...

    dirmit sakardır, farkında olmadan taşlara dokunur; çığ düşürür. huvat aktaş'ın kızından farklı olarak, dert değil devadır. farkında değildir, değerli hediyeler verir*... ilginç bir tevafuk sonucu komşu olduğumuzu da öğrendikten sonra ailece bize de beklenir (hem kitabımı da alırım artık yıllar sonra*)

    tekrar tekrar hoşgeldi...
  • küçük siyah üzüm.
  • kapadokya köylerinde çocukluktan genclige gecen erkek cocukları icin kullanilir. sanirim ermenilerden kalan bir tabir.
  • (bkz: kirmit)
  • birbirimizi keşfe çıktık sanırım. keyifli tabii ki... (bkz: entryden kişilik tahlili)
  • beni çok fena keklemiş biridir kendisi.**
  • artik olmayan yazar. arbalest'in ardindan sözlükten daha da sogumak için yeni bir sebep...
  • kayseriye özgü, özellikle ağustos ayında yetişen ve erkenden olgunlaşan bir üzüm çeşidi. ne zaman yesem, bana kara gözlü garip bir kızın acıklı hikayesini hatırlatır.

    --- spoiler ---

    dirmit.. iki adet küçük siyah üzüm tanesini andıran gözlerin sahibi dirmit.

    babası bu dünyadan göçmeden çok evvel verdi bu ismi ona, sevdi sevmesine ismini amma, her çağırılışında içi sızladı babasının yüreğindeki hatırasıyla.

    üç kız kardeşin en büyüğü, evin anne yarısıydı dirmit. hemşire olarak atandığı kocaeli’nin hereke ilçesine gitmeden önce, duvarları mavinin uçuk bir tonuyla boyalı, sade döşenmiş odasını ortanca kardeşine, yapraklarında güneş ışınlarının oynaştığı kalanşo çiçeklerini annesine, gözünden sakındığı sırma saçlı küçük yetim kardeşini de allah’a emanet etti. evden ayrılmadan hemen önceki gün, elleriyle her bir odanın yer yer sıvaları dökülmüş, yer yer çatlakların hüküm sürdüğü duvarlarında, sırtında ufak siyah bir çanta, kulağında kulaklık, burnunda aralık camdan salınan toprak kokusuyla, uzunca bir yolculuğa çıktı. kimi zaman güldü, kimi zaman hüzünlenip üzüldü, sonra yorgun düştü, baktı ki hepsi birer düştü. yine de, hiç birinin gönlü kalsın istemedi, o yüzden üstlerine sayısız hatıranın, nice güzel günlerin sindiği koltuk ve perdelerle tek tek vedalaştı. en son, salondaki vitrinin köşesinde, annesinin gelinlik zamanlarından kalma altın sarısı fincanlarının hemen bitişiğinde duran, rengi atmış, kenarları yıpranmış kara çerçeveyi aldı eline. parmaklarını kırışıklıkları artık iyiden iyiye belirginleşmiş babasının yüzünün herbir noktasında gezdirdi. babasının sağ yanağının üzerinde asılı duran iri su damlacığını aldı. sıkıca sarılıp öptü onu. sonra ayağa kalkıp usulca odasına gitti. başını buğulu cama yasladı, baş parmağıyla gülen bir yüz çizdi cama itinayla. kulaklarını kepçe, saçlarını dik dik yapmayı ihmal etmedi. doğrulup camı açtı, kara bulutların arasından başını uzatan bir avuç gökyüzüne baktı. gökyüzünden avuçlarına iki damla yaş aktı.

    güneşin ilk yükseldiği şehrin, küçük ve soğuk bir ilçesinden hereke’ye geldiği ilk günlerde tanıdı dirmit onu. omuzlarına inen dalgalı saçları vardı. elinde bir karış aklı olan dirmit, onu da deli dolu kara bir sevdaya kaptırdı. meslek lisesinde müzik öğretmeniydi mehmet. kumral, ahzara çalan ela gözleri olan, eli yüzü düzgün bir oğlandı. dirmit’e sorsan o birdi, tekti, eşi benzeri yok idi. ilk buluştukları gün, mehmet, sahil balıkçılar çay bahçesinde dirmit’in alnına bir öpücük kondurdu. dirmit’in yanaklarında iki adet gelincik açıldı. parmaklarıyla onları okşadı, sonra avuçlarının altına sakladı. dirmit, mehmet’i her gördüğünde heyecandan eli ayağı buz kesti, onun sesini her işittiğinde içi titredi. hereke’de herkes sevdi gözleri gülen güzel yüzlü mehmet’i, lâkin en çok dirmit sevdi. mehmet, çay bahçesine her gittiklerinde dirmit’e bir oralet söyledi. itina gösterdi ona, imtina etti onu üzmekten, gönül verdi o da. oraletin tadını sevmedi dirmit, ama hiç itiraf edemedi. mehmet çayını yudumlarken, dirmit oralet ile pürhiddet bir mücadeleye girdi. mehmet bir söyledi, dirmit anlattıklarına daldı, gitti. mehmet bir dokundu, dirmit pürsükût tükendi, bitti.

    soğuk, kuru bir kış günü başlayan mutlu mesut birlikteliklerinde saatler günleri, günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. derken mehmet’in zorunlu hizmet için tayin haberi geldi ve mehmet birkaç gün içinde zâil olup gitti. gündüzleri mehmet’in hayaliyle gezindi dirmit. kayalıklara gidip balıklarla dertleşti. yakındı dirmit’e martılar. “git burdan” diye homurdandı dalgalar. dinlemedi dirmit. geceleri mehmet ile aynı yastığa baş koydu, onun kokusuyla uykuya daldı. mehmetli rüyalar gördü, sabahları onun hasretiyle uyandı. fırsat buldukça mektuplar yazdı mehmet’e. renkli kalemlerle onu sevdiğini sıkıştırdı satır aralarına. gözyaşları akıttı beyaz kağıtlara. renkler birbirine karıştı, karardı, heyhat tüm sözcükler kifayetsiz kaldı.

    dirmit mektupları yollamadan bir gece önce koynuna soktu kokusu sinsin diye. mehmet de aynı özenle cevap verdi mektuplara. velhâsılıkelam, mehmet’ten gelen mektupların sayısı günden güne azalmaya başladı. bir vakit oldu, günlerce ne bir mektup geldi mehmet’ten ne de bir telefon. canı yandı dirmit’in. “olsun” dedi. işlerinin yoğunluğundan hayıflandı mehmet. kabullendi dirmit, sineye çekti. uzaklarda da olsa onun varlığıyla yetindi. hâlâ sevildiği hissine kapıldı, âciz yüreğinde pürümit a’zam bir aşk büyüttü.

    akabinde bir gün, yine balıklarla sohbet ederken, küçük kara bir balık tebarüz etti dirmit’in yanı başında. “seven insan sevdiğini görmeden yapamaz” dedi. dirmit’in içine bir kurt düştü. dirmit, içine düşen kurtla amansız bir harbe girdi. birçok yerinden yara aldı, içi pek kanadı ama yüreğini sapasağlam teslim aldı. velakin, vasıl olamadı mehmet’e. günlerce karalar bağladı, yastığına kanlı yaşlar akıttı. odasının muhtelif yerlerine yerleştirdiği hayallerle avundu. onlarla güldü, onlarla ağladı. küçük kara balıkla karşılaşmamak için kayalıklara gitmeye cesaret edemedi. günler geçti, sonra ansızın mehmet çıkageldi. dirmit ona hiçbir şey soramadan, mehmet “her şey güzel olacak” dedi. sıkıca sarıldı. ne de olsa sevdiğinin en güzel yeri, dirmit’in yanıydı.

    dirmit, yeniden ayrılma vakti geldiğinde, mutsuzlukla dolan içini iri iri su tanecikleri dökerek boşalttı. yukarıdan süzülen tanelerin tuzlu tadı dirmit’in damağında kaldı. sonra yüreğini yakıp kavuran bir ağıda, mehmet ağıdına başladı. günlerce nereye baksa onu gördü. içinden hep onunla konuştu. sabah kalkar kalmaz dirseğini camın önüne dayayıp mehmet’in kapısının önünden geçmesini bekledi. kimse görmeden ona el salladı. yanına varamadı. uzaktan güldü, uzaktan ağladı.

    zaman geçti, mehmet’in yine sesi soluğu kesildi. dirmit, bir gün küçük kara balığa uydu. “sen beni sevmiyor musun?”, diye sual eyledi. gülümsedi mehmet. “garip bir sual oldu bu” dedi. kor düşürdü mehmet’in sözleri dirmit’in yüreğine. yaktı, kavurdu. sarardı soldu dirmit, kül gibi oldu. yüreği kuş gibi çırpınırken, ben sana yetmiyorum minvalinde bir masal tutturdu mehmet. dinledi dirmit, kulaklarında mehmet’in türkülü sesi inledi. diyecek sözcük bulamadı. bütün sözcükler aklından dağıldı, paramparça oldu. kara birer nokta halini aldı. aklını onları peşine katıp başından savdı, dirmit akılsız kaldı.

    günlerce mehmet’ten gelecek bir telefon bekledi dirmit. ne bir arayan, ne bir soran oldu. mehmet’in geride bıraktığı bir çift eldiven ve kokusunun sindiği ince, gri bir atkıyla avundu. katık etti mehmet’in atkısını, kokusu geçmesin diye kıyılarda köşelerde kutsal bir emanet gibi sakladı. bir kenara gizlenip mehmet’in eldivelerini giydi, parmakları parmaklarına değdi. dirmit, bilhassa yara izinin bulunduğu parmağının üzerine titredi. olur da kaybedersem, mehmet’i bu izden bulurum diye keyiflendi.

    sonunda beklemeye takati kalmadı dirmit’in. gururunu, örümcek bağlamış dolabının tozlu raflarından birine bıraktı ve penceresine konan kumruların en güzelleriyle haber yolladı mehmet’e. kumruların eli her seferinde boş döndü, gözlerinden pıtır pıtır yaşlar süzüldü. dirmit, serin sonbahar rüzgarlarına hasret türküleri çığırdı. yağan yağmur damlalarına gözlerini kapadı. yaslı başını yukarı kaldırıp göğü aradı. bulamadı. ıslak kirpiklerinin arasında, damlalar birbirine karıştı, sel olup aktı. tüm renkler soldu. dirmit’in dili lâl oldu, tutuldu.

    mehmet sırra kadem bastı, hereke’de dirmit’in leylalığı ayyuka çıktı. küçük kara balığı hatırladı dirmit. sevilmediğini derk etti. için için kızdı mehmet’e, üzüldü. mehmet, tek bir veda mektubu bile yazmadı dirmit’e, tek bir kez aramadı. tutmadı ellerini, tatmadı bir daha dirmit’in yanaklarından. son bir defa koklayıp sarılmadı, belki de dirmit en çok buna gönül koydu, dayanamadı. mehmet bir akşam sessiz sedasız çekip gitti dirmit’in hayatından. bir daha hiç gelmedi. akibetini kimse bilmedi.

    dirmit ne bir ah etti, ne bir intizar, ne de su-i zan. kumrular ve balıklar dışında kimselerle konuşmadı. arada akılsız sevdalılara gözüktü sahil kenarında, bir daha onu oralarda gören aklıselim sahibi bir insan olmadı. dirmit kimseye kulak asmadı. duyduğu yegane şey, babasının sesi oldu. elinden tuttu dirmit’in, “merhamet etmeyene allah da merhamet etmez” dedi. dirmit’in bağırmaktan sesi boğuldu, yüreği çırpına çırpına yoruldu. kolu kanadı kırıldı, mecali kalmadı.

    apaçık ism işledi dirmit, merhamet etmedi. mehmet kendini affetti mi bilinmez ama, dirmit mehmet’i hiç affetmedi.

    --- spoiler ---