şükela:  tümü | bugün soru sor
  • felsefe kitabının adı. büyük filozofun *bu kitabında bilimsel yöntem üzerinde ki ana düşünceleriyle bu yönteme nasıl ulaştığını, bilginin nasıl mümkün olacağını, kesin bilgiye hangi metodlar kullanarak yaklaştığını ve bütün bunların yanısıra bilginin hangi esaslar dikkate alınarak temellendirileceğini anlatır.
  • zagon üzerine öttürmeler olarak gelir karşımıza puslu kıtalar atlasında...
  • descartes'in kendi tanımı ile "büyük bir coşu içinde olağanüstü bir bilimin* esaslarını bulduğu" ve bunu paylaşmak için 1637 yılında yazdığı eseri.
  • rene descartes'e ait, akılcılığın temel metni. kitabın başlığında sözü edilen metot şu şekildedir:
    1- doğruluğunu apaçık olarak bilmediğim hiçbir şeyi doğru kabul etmemek
    2- incelenecek güçlüleri mümkün olduğu kadar bölümlere ayırmak
    3- en basit ve anlaşılması kolay şeylerden başlayarak en bileşik şeylerin bilgisine yavaş yavaş yükselmek için düşünceleri bir sıraya göre yürütmek
    4- hiçbir şeyin atlanmadığından emin olmak için, her yanda eksiksiz sayımlar ve ve genel kontroller yapmak
  • descartes'ın fransızca yazdığı az sayıdaki eserden biridir. büyük düşünür, bu eseriyle "nasıl düşündüğünü" açıklar. 6 bölümden oluşur:
    birinci bölüm - bilime dair çeşitli yaklaşımlar
    ikinci bölüm - yöntemin başlıca kuralları
    üçüncü bölüm - yöntemden etik (ahlaki) çıkarsamalar
    dördüncü bölüm - kendisinin ve tanrı'nın varlığının ispatı, kartezyen metafiziğin temelleri
    beşinci bölüm - fizik sorunlarının araştırmaları
    altıncı bölüm - yazma nedenleri
  • öyle amiyane bir tabir deyip geçilmemesi gereken nerde çokluk orda bokluk düşüncesinin sonunda ortaya çıkmış bir eserdir.

    rene descartes'ı bu eseri yazmaya, hatta sonunda düşünüyorum, öyleyse varım demeye sevk eden, onun bu inanışı olmuştur. eserinin ikinci bölümünde de açıkladığı gibi, descartes sonradan kendi adıyla anılacak olan yöntembilimi durup dururken uydurmamıştır. şüpheciliğe ve indirgemeciliğe dayanan uslamlama silsilesinin başlangıç noktasında, "birden çok kişinin elinden ya da zihninden çıkan şeylerin neden tek kişinin elinden çıkan bir şey kadar güzel, iyi veya mükemmel" olamadığı sorusuna yanıt aramak vardır. şayet tek bir mimarın sıfırdan yarattığı bir duvar, başka ustalardan kalma duvarların restorasyonundan daha güzel ve sağlamsa; herkesin kafasına göre yerleştiği bir şehir, bir şehir planlamacının elinden çıkmış bir şehirden daha dağınıksa; kuralları bir ya da birkaç kişi tarafından saptanmış halklar, yavaş yavaş uygarlaşan ve kendi yasalarını yapan halklardan daha ileriyse, "o zaman çeşitli kişilerin görüşleriyle yavaş yavaş oluşturulmuş ve şişirilmiş olan bilimler" de doğruya, sağduyulu bir insanın doğal olarak yapabildiği usavurmalardan daha yakın olmamalıdır.

    bunu temel alan descartes, öncelikle birden çok insanın çabasıyla ortaya çıkmış hiçbir şeyin gerçekliğinin kabul edilemeyeceğini söyler, sonra toplumun bireye dayattığı ve sorgusuzca kabul edilen her şeyi bu güvenilmezler listesine dahil eder. kendi iç pusulasını takip ederek her şeyi parçalarına ayıran, böylece geriye doğru iz süren filozof, en sonunda şüphe edilemeyecek tek gerçekliğin kendisinin düşünüyor olması olduğunu bulur, cogito ergo sum der. ama bunu böyle latince değil, fransızca der çünkü eserin bir özelliği daha vardır, o da dönemin lingua franca'sı latince olduğu halde, fransızca yazılmış olmasıdır. bilindik fransız bakış açısıyla ingilizlerin dilini "kaba breton dili" diye aşağılamaktan çekinmeyen descartes, hepimize örnek olması gereken bir dil bilinciyle "öncülerimin dili olan latinceyle değil de ülkemin dili olan fransızcayla yazışımın sebebi, görüşlerimi ancak kendi doğal arı uslarını kullanan kişilerin eski kitaplara inananlardan daha iyi yargılayacaklarını ummamdandır. sağduyuyu öğrenimle birleştirenlerin, ki yalnızca onlar benim yargıçlarım olsun isterim, nedenlerimi halkın diliyle açıkladığım için onları dinlemekten kaçınacak kadar latince yandaşı olmayacaklarına inanıyorum" der.

    bir ihsan oktay anar gazıyla gelen edit: (bkz: zagon üzerine öttürmeler)
  • universitedeyken en cok ilgimi ceken ikinci ve altinci bolumu anlatmaya calisicam; tabii kaynak olarak ``rené descartes, discourse on method and meditations, ceviren j. lafleur, the library of liberal arts, abd, 1960`` ve turkce cevirileri baz aldim ama terimleri kendime gore, kulagima nasil hos geliyorsa onu sectim (hangisi baglama uygunsa artik). bence bu iki bolum descartes'in tum felsefesini aslinda ozetler, tabii diger bolumleri okumayin demiyorum; ama bu iki bolum uzerine daha da yogunlasirsaniz bence descartes'in tum felsefi anlayisini daha kolay anlarsiniz; tabii bu benim nacizane fikrim.

    kisaca bahsetmek gerekirse, descartes meditasyon’larinda her seyin varligini sorgulayan kuskusal bir yontemle hareket ederek, oncelikle dis dunyanin varligini tartisma konusu eder; buna bagli olarak da, kendi bedeni dahil, algiya tâbi olan her bilginin “aldatici bir demon ” tarafindan “yanlis” bicimde verilebilecegi varsayimiyla yola cikar. bu kuskuyla en sonunda, “dusunuyorum, oyleyse ben varim” ilkesine ulasir ve bu ilkeye dayanarak, tanri’nin varligini ortacagdaki “tanri tanitlamalari”ndan farkli bicimde ispata yonelir. descartes’a gore, bir sey hicbir seyden cikarilamaz, dolayisiyla tanri vardir; kusursuz bir sey kusurlu bir seyden de cikarilamaz, dolayisiyla tanri kusursuzdur. tanri mutlak mukemmel oldugu icin, tanri aldatmaz, bundan dolayi apacik dusuncelerimizin dogrulugunun sarsilmaz temeli de tanri’nin aldatmazligidir; bizi dis dunyanin varligina kesin olarak inandiran da yine tanri’dir. boylece kuskunun yikmis oldugu cisimsel dunyanin varligina iliskin bilginin kesinligi yeniden kurulur; tanri, “bilinc” vardir ve tanri’nin guvenilirligi cisimsel dunyanin gercekligini kabul ettirir.
    insan zihninin dogasini ve zihnin bedenden daha bilinir oldugunu konu alan ikinci meditasyon’da daha once dogru olduguna inandigi seyler dahil her seyden kusku duyarak zihnin varolusunu ispatlamaya calisir. bu kuskusal yontemde, descartes soyle der, “…en ufak kusku imgeleyebildigim tum inanclari tipki tamamen yanlis oldugunu biliyormusum gibi bir yana atacagim. kesin olan bir seyle karsilasana dek ya da hicbir sey yapamiyorsam, en azindan bu dunyada kesin hicbir seyin olmadigini kesinlikle ogrenene dek bu yolu surdurecegim (rené descartes, discourse on method and meditations, ceviren j. lafleur, the library of liberal arts, abd, 1960). ” descartes’a gore, ilkin gordugumuz her seyin yanlis oldugu varsayilirsa, aldatici bellegimizin bize animsattigi her seyin hicbir zaman varolmadigi kabul edilirse, hicbir duyumuzun olmadigini ve cismin, bicimin, uzamin, devinimin ve yerin sadece zihnimizin kuruntusu olduklari dusunulurse, sadece geriye kesin hicbir seyin olmadigi kalir. buna ragmen descartes “ben”in olmadigini kendisine inandiramadigini soyler. boylece, “kendimi bir sey uzerine inandirmissam ya da herhangi bir seyi dusunmussem bile, suphesiz vardim” sonucunu cikartir. bu cikarimi soyle surdurur: “ama tum cabasini beni surekli aldatmak icin harcayan cok guclu ve kurnaz bir aldatici olabilse bile, varolduguma dair en ufak suphe olamaz; cunku beni aldatiyor ve beni aldatabilecegi kadar aldatsin, bir sey oldugumu dusundugum surece hicbir zaman yok olmami saglayamaz . bundan dolayi, bu konu uzerine iyice dusundukten sonra ve her seyi dikkatle gozden gecirdikten sonra, ‘ben varim’, onermesinin onu bildirdigim ya da zihnimde kavradigim her zaman zorunlu olarak dogru oldugu sonucuna varmaliyim.” ilkin descartes kendi “ben”ini , yuzu, elleri, kollari olan ve tipki bir cesette goruldugu gibi descartes’in “beden” dedigi etten ve kemikten olusmus bir makina olarak betimler. sonra bunlara beslenmeyi, yurumeyi, duyumsamayi ve dusunmeyi ekler ve tum bu eylemleri ruha atfeder.
    “ben”i arastirirken, dusuncenin “ben”e ait bir ilinek oldugunu cikarir. “…yalnizca o benim dogamdan ayrilamaz. ‘ben varim’, bu kesindir. dusundugum surece varim, dusunmeye son verdigim an, butunuyle varolmaya son verirdim. simdi zorunlu olarak, dogru olmayan hicbir seyi kabul etmiyorum. dusunen bir varligim, yani bir zihin, bir kavrama yetisi ya da uslamlayan bir varligim. gercek ve gercekten varolan dusunen bir seyim. insan bedeni denilen ogeler toplami degilim. tum bu ogelerin her tarafina yayilan, seyreltilmis bir hava degilim. bir ruzgâr, bir alev, bir nefes, bir buhar ya da imgeleyebildigim, kendime resmedebildigim herhangi bir sey degilim; cunku bunlarin hicbir sey oldugunu varsaymistim; cunku bu varsayimdan vazgecmeden ‘bir sey oldugum’ uzerine emin olmaya son vermedigimi fark ederim.” descartes’a gore, “ben”in varolusunun bilgisi, imgelemde resmedilebilen seylere bagli degildir. resim ve imgelem terimlerinin bize hatamizi gosterdigini soyler ve bunun nedenini soyle aciklar: bir seyi resmedersek yanlis imgeleriz; cunku imgelemek cisimsel bir varligin bicimini ya da imgesini tasarlamaktan baska bir sey degildir. tum bu imgelerin, bedenin dogasiyla iliskili tum seylerin dus ve yanilsama oldugunu soyler. imgelem araciligiyla algilanan hicbir seyin “ben”e iliskin bu bilgiye ait olmadigini ifade eder. descartes’a gore, zihnin kendi dogasini algilayabilmesi icin, bu yolda dusunmekten uzak tutulmasi gerekir. burada, dusunen varlik, kusku duyan, anlayan, tasarlayan, dogrulayan, yadsiyan, isteyen, karsi cikan, imgeleyen, duyumsayan bir sey olarak aciklanir ve bunun “acik” oldugunu belirtir. descartes’a gore, imgeleyen de “ben”den baskasi degildir; cunku “ben”in imgeledigi seylerden hicbiri dogru olmasa bile, imgeleme gucu gercekten vardir ve dusunmemizin bir parcasidir. “ben” duyumsayan, duyu organlariyla belli seyleri algilayan ayni varliktir. “ben”in isigi goruyor, sesi duyuyor, sicagi duyumsuyor gorunmesinin “kesin” oldugunu soyler. bunun yanlis olamayacagini; bunun “ben”in dogasinda algilama denilen sey oldugunu ve bu anlamda kullanildiginda algilamanin dusunmeden baska bir sey olmadigini ekler. imgeleri dusunceyle olusturulan ve duyular tarafindan irdelenen cisimsel seylerin imgelemeyle resmedilmeyen o “ben”in bilinmeyen parcasindan daha “secik” olarak bilinir olduklarini anlatir.
    bir cismin tadi, kokusu, goruntusu, sesi, dokunmadaki hissi degisse de uzami oldugu olgusunun degismediginden; cismin bu durumunun imgelem degil de kavrama yetisi oldugundan; zihinle algilandigindan bahseder. descartes’a gore, algilanmasini saglayan eylem ne bir gorme, ne bir dokunma ne de imgeleme edimidir; “ben”in gozleriyle gordugune inandigini ayni “ben” yalnizca zihinde bulunan yargi yetisi yoluyla kavrar. cisimler duyular tarafindan ya da imgeleme yetisi tarafindan degil; yalnizca zihin tarafindan bilinirler, bir baska deyisle, gorulmeleri ya da dokunulmalari degil; yalnizca dusunme tarafindan anlasilmalari yoluyla bilinirler. duyumsanan ve imgelenen tum seyler “ben”in disinda kendilerinde hictirler. duyumsama ve imgeleme denilen dusunme kipleri, yalnizca dusunme kipleri olmasi dogrultusunda, “ben”de bir kesinlikle bulunurlar. descartes buraya kadar zihin ve ‘kendi’si disinda hicbir seyin apacik dogrulugundan bahsetmez.
    cisimsel seylerin varligi ile zihin-beden arasindaki ayrimi konu alan altinci meditasyon’a gore cisimsel seylerin varolabildigini, ari matematigin nesneleri ya da geometrinin kanitlari olduklari olcude biliriz; cunku bu duzeye dek onlari apacik olarak algilariz. imgeleme yetisi bizi cisimsel nesnelerin varolusuna inandirabilir; cunku imgeleme bilme yetisinin hemen onunde bulunan ve dolayisiyla varolan cisme belli bir uygulamasindan baska bir sey degildir. imgeleme ve saf zihinsellik arasinda bir ayrim vardir. descartes bunu su ornekle aciklar: bir ucgeni imgeledigimiz zaman, onu yalnizca uc cizgi ile olusmus bir sekil olarak anlamakla kalmayiz; ama ayrica ayni zamanda zihnin gucu ve icsel cabasi yoluyla bu uc cizgiyi mevcut olarak goruruz; imgeleme denen sey budur. imgeleme yoluyla kavramaktan farkli zihinsel bir cabanin gerektigini ve bu ozel zihinsel cabanin imgeleme ve ari anlama arasindaki ayrimi acikca gosterdigini belirtir. bizdeki bu imgeleme gucunun, anlama gucunden ayrildigi olcude, bizim icin, yani zihnimizin ozu icin gerekli olmadigini aciklar. descartes’a gore, imgeleme gucu olmaksizin da simdi oldugumuz gibi kalirdik ve o zihinden ayri olan bir seye bagimlidir. belli bir cisim varsa, zihin onunla, onu diledigi zaman irdeleyebilecegi bir yolda yakindan birlesmisse, tam bu yolla zihnin cisimsel seyleri imgeleyebilir oldugunu aciklar. bundan dolayi da bu dusunme yonteminin saf zihinsellikten yalnizca zihnin kendi uzerine donmesiyle ve kendinde tasidigi kimi idealari irdelemesiyle ayirildigina, zihninse imgelemde cisme dogru dondugune ve onda ya zihinsel dusunme olarak ya da duyularla algilama olarak ideasina karsilik gelen bir seyi dusundugune deginir. descartes’a gore, cisimlerin varoldugu dogruysa, imgeleme bu yolda calisir ve imgelemeyi aciklamanin baska bir yolu olmadigi icin, cisimlerin olasilik olarak varoldugunu tahmin ederiz; ama bu yalnizca bir olasiliktir. cisimsel doganin imgelememizdeki bu secik ideasindan zorunlu olarak cismin varoldugunu cikartamayiz. imgeleme yetisi varolusa ancak inandirabilir ve imgeleme anlama icin gerekli degildir.
    descartes bedenden ve duyulardan ilkin ne anladigini anlatmaya calisir. descartes’a gore, duyular ilkin basimizin, ellerimizin, ayaklarimizin oldugunu ve “ben”in bir parcasi olarak ya da butunu olarak gordugumuz bu bedeni olusturan tum baska parcalari algilamamizi saglar. bedenin yararli ve zararli cesitli yollarda etkilenebilecek baska bircok cismin arasinda ve yararli olanlara belli bir hazin, zararli olanlara ise aci duygusunun eslik ettigini ayrimsatir. aclik, susuzluk ve boyle baska benzer istekleri, bunun yanisira sevinc, uzuntu, ofke ve baska benzer duygulara dogru belli bedensel egilimleri duyumsadigimizi soyler. cisimlerin uzamini, seklini, devinimlerini, sertligini, sicakligini ve tum baska dokunabilir niteliklerini, isigi ve rengi, kokulari ve sesleri gozlemledigimizden ve boylece tum baska cisimleri ayirt ettigimizden bahseder. bu nedenlerden oturu, bu cisimleri algiladigimiza inandigimizi belirtir. tum bu niteliklerin, idealari kendilerini bize onayimiz gerekmeksizin sundugunu; duyu organlarina sunulmadikca, ne kadar istersek isteyelim, herhangi bir nesneyi duyumsayamadigimizi; ama sunuldugu zaman onu duyumsamamiz olanakli olmadigini aciklar. duyular yoluyla algilanan idealarin cok daha kesin gorundukleri icin bellekte iz birakanlarin tumunden zihinden cikarilmamis gibi gorundugunu ve bu varsayimlarin sanki akildan once duyularimizi dogrular gibi oldugunu izah eder. kimi zaman duyular bizi yaniltigi icin bircok deneyimin duyulara dair inanci sarstigindan soz eder. descartes’a gore, kimi durumlarda dissal duyulara dayandirilan yargilarin yanlis oldugu gibi, icsel duyulara dayananlarin da yanlis olmasiyla karsilasiriz; sozgelimi, aci icsel bir seydir, ancak kolu kesilen biri kesilen bolgede aci duyabilir. duyularin bize ogretiyor gibi gorundugu her seyi rasgele kabul etmemek gerektigi gibi, tumunden de kusku duymamak gerektigini anlatir.
    descartes hicbir seyin “ben”in dogasina ya da ozune ait olmadigi ve dogru olarak ozun yalnizca dusunen bir sey ya da ozu veya dogasi dusunmek olan bir toz olmasindan olustugu sonucunu cikartir. “kendisi ile cok yakindan bagli oldugum bir bedenim olsa bile, yine de bir yandan yalnizca dusunen ve uzamsiz bir varlik olmam olcusunde kendimin apacik bir ideasini tasidigim icin, bu ‘ben’, yani beni ben yapan ruhum bedenimden gercekten ayridir ve onsuz varolabilir.” descartes “ben”de kendilerine has ozellikleri olan dusunme yetileri, bir baska deyisle imgeleme ve duyumsama yetileri oldugunu soyler. bu yetilere iliskin kavramamizda anlama edimi kapsandigi icin, onlari “ben”siz, yani kendisine ilintili olduklari bir zihinsel toz olmaksizin anlayamadigimizi aciklar. bundan dolayi da yetilerin “ben”den tipki kiplerin seylerden ayri olduklari gibi ayri olduklari sonucuna ulasir. “ben”de olan yer degistirme, degisik duruslar alma ve buna benzer yetilerin kendisine ilintili olduklari toz olmaksizin anlasilamaz olmalarindan ve dolayisiyla onsuz varolamamalarindan soz eder. descartes’a gore, eger yetiler varsa, zihinsel bir toze degil; ama belli bir cisimsel ya da uzamli toze bagli olmasi gerekir; cunku bunlarin apacik kavramlari anlama ediminin bir turunu degil, bir tur uzamini kapsar. “ben”de edilgen duyumsama yetisinin, bir baska deyisle, duyusal seylerin idealarini alma ve bilme yetisinin varoldugunu aciklar. uretme ya da ortaya cikarma yetisinin, dusunen bir varlik olan “ben” dusundugu surece, “ben”in kendinde olamadigini; cunku hicbir anlama edimini onceden varsaymadigini, bu idealarin “ben”in isbirligi olmaksizin ortaya ciktigini; tum gercekligin bu yeti tarafindan uretilen idealarda nesnel olarak varolmasi ve bu yetilerin bicimsel olarak ya da yuksek bir derece olarak tozde icerilmesi icin yetinin “ben”den ayri tozde bulunmak zorunda oldugunu aciklar. bu tozun bir cisim, bir baska deyisle, cisimsel bir doga oldugunu belirtir. bu idealarda nesnel olarak ve temsil yoluyla kapsanan her seyin tozde bicimsel ve edimsel olarak kapsandigini anlatir. descartes’a gore, duyusal algilama bircok durumda oldukca bulanik ve karisik oldugu icin, cisimsel seyler tam olarak onlari duyular yoluyla algiladigimiz gibi varolmayabilirler; ama onlarda apacik olan sey, ari matematigin ya da geometrinin nesnelerinde kapsanan tum seylerin gercekten de onlarda olmasidir.
    doganin bize ogrettigi tum seylerde bir gerceklik varoldugunu, bunun, icinde bedenin oldugu gercekliginin de yer aldigini soyler. doganin bize aclik, aci ve benzer duyumlariyla yalnizca “ben”in bedenimize yerlestirildigini degil, “ben”in bedenle tek bir butun olustururcasina karismis oldugunu da ogrettigini aciklar. aclik, susuzluk ve aci gibi duygularin gercekte belli karisik dusunme kipleri oldugunu ve zihin ile bedenin birligi ve gorunurdeki kaynasmalarina bagli olduklarini da ekler.
    descartes’a gore, beden dogasindan oturu her zaman bolunebilirdir, zihinse tamamen bolunemezdir; cunku gercekte zihin arastirildiginda, bir baska deyisle, yalnizca dusunen bir varlik olan “ben” kendini irdeledigi zaman, kendinde hicbir parca ayirt edemez, aksine cok acik olarak tek ve butun olan bir sey oldugunu anlar. butun zihin, butun beden ile birlesmis olarak gorunse de, yine de bedenin bir uzvu kesilip alindiginda, bununla zihinden herhangi bir seyin cikarildiginin soylenemeyecegini belirtir. ayrica, algilayan, isteyen ve anlayan bir ve ayni zihin oldugu icin, algilama, isteme, kavrama yetisi gibi yetilerin zihnin parcalari olmadigini soyler. zihin tarafindan bircok parcaya bolunemeyen ve dolayisiyla bolunebilir olarak kabul edilmeyen herhangi bir seyin imgelenemeyecegi icin, cisimsel ya da uzamli seyler acisindan durumun tam tersi oldugunu belirtir ve bunu, insan zihninin ya da ruhunun bedenden butunuyle ayri oldugunun gostergesi olarak yorumlar. zihin bedenin her parcasindan degil, yalnizca beyinden dolaysizca izlenimler alir.
    kisacasi, descartes’a gore, apacik olan uc dogrudan biri “ben”dir. “ben” kusursuzdur ve fiziksel yayilimi olan bedenden bagimsiz, dusunen bir varlik’tir. “ben”in bilgisi daha kesin ve daha asikârdir. imgelemeden oturu beden apacik degildir; zihin kavramadan oturu apaciktir ve bedenden ustundur. zihin yokoldugunda, varolus da yokolur.
    edit: dostlar, alintilari tiknak icerisinde verdim; ama sayfa numarlarini buraya yazmak biraz absurd geldi. bu kitabi alin elinize, yalayin yutun bakin cok zevkli, corap sokugu gibi gidiyo'.
  • eser, skolastik düşünceyi rafa kaldırmasından ziyade, kuşkuculuk ve rasyonelliği teşvik etmesiyle newtoniyen mekaniğin ortaya çıkmasına vesile olmuştur. descartes'ın çağdaşları ve kendinden öncekiler, batıl düşüncenin işlevsizliği üzerine onlarca eser ve söylem bırakmışlardır. lakin bilginin salt basitlik ve apaçıklık özniteliğiyle kullanılması gerekliliği fikri ilk olarak bu eserde belirtilmiştir.

    `*` "17. yüzyıl felsefesinin ön planda gelen sorunu metod sorunu idi. bu yüzyılın felsefesinin gerçeği bilmeye yönelmeden önce, bilginin organını, onu bilmedeki yolunu, kullandığı metodları araştırmak gerekliliği düşüncesini kendine çıkış noktası yapmıştır. ama gerek metod sorunu, gerekse 17. yüzyıl felsefesi için karakteristik olan öteki sorunları ortaya koyup formüllendiren descartes olmuştur."

    (felsefe tarihi, m. gökberk s. 264-65)

    * "...her bilim kesin ve apaçık bir bilgidir, olası olmaktan öteye geçemeyen bütün bilgileri attık, ancak tam olarak bilinen ve kuşku uyandırmayan bilgileri benimsemek gerektiğini ortaya koyduk."

    * hakikati araştırırken;

    - herşeyden kuşkulan.
    - kendi gözlemlerinden başkasına güvenme.
    - kendi gözlemlerine de güvenme. aslolan soyutlamadır, tümdengelimdir.

    * " tümel tümdengelim bilgi edinme yolu değildir. sadece edinilmiş bilgilerin kesinliğinin, sistemliliğinin, iç tutarlılığının göstergesidir. aristo tümdengelimci idi ve tümdengelimin bilgi işlevi yoktur."

    * metadolojik açıdan;

    - kuşkuculuk
    - analitiklik
    - rasyonellik

    * " us herkese verilidir. önemli olan onu iyi kullanabilmektedir.
    .... doğruluğundan, apaçıklığından, kesinliğinden emin olduğun bilgilere güven."

    yöntemin kuralları;

    - kuşku uslamlama
    - analitik öznel öğelerin ayrımı
    - basitten karmaşık düşünceye doğru geçme
    - tümevarım

    (a. timuçin, descartes felsefesine giriş, s.73)

    * " yöntem ile mantık arasındaki ilişkililik, descartes ile aristo arasındaki ilişkililiği rahatlıkla belirleyebilir."
  • bu öğretinin belki de en uygun matematiksel ve fiziksel uyarlamalarından biri de sonlu elemanlar yöntemidir.

    ilk başta probleminizi uygun bir eksende ve doğrultuda tanımlarsınız.
    önceden, problemin doğası ve içeriğinin davranışı hakkında fikir sahibisinizdir.
    daha sonra duyduğunuz kuşku ve kesinlik arzusuyla paralel olacak şekilde elinizdeki tümü sonlu parçalara ayırırsınız.
    parçaları kendi tanımları içerisinde çözersiniz ve bilirsiniz ki parçalar tümün yapı taşlarıdır, birleştirildikleri veya tüme gidildiği vakit sonuca ulaşacaksınızdır.
    sonucun ta kendisi ise probleminizin veya tümünüzün cevabıdır.

    fakat bu noktada diskurla çelişme başlar çünkü elinizdeki tümü sonsuz parçaya bölebildiğiniz zaman ancak kesine ulaşabilirsiniz. bölmediğiniz her parçanın kendini ifade etme hakkını elinden almış olursunuz ve bu durum kesinlikten sapmanıza sebebiyet verir.