şükela:  tümü | bugün
  • said nursi'nin bir eseri.

    "ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı şeriatla müvazene ediyorum. ben milliyetimizi, yalnız islâmiyet biliyorum. onun için her şeyi de islâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum. "

    "nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım, bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. nasılki bir bedevi garaibperest, istanbul'un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan âlem-i âhireti o hâhişle görmek istiyorum. şimdi de öyleyim. beni oraya nefyetmek, bana ceza değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tazib ediniz! ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!"

    "bu hükûmet zaman-ı istibdadda akla husumet ederdi. şimdi de hayata adavet ediyor. eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünun, yaşasın mevt!.. zalimler için de yaşasın cehennem!.."

    "mert olan cinayete tenezzül etmez. şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. hem de haksız yere i'dam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. bunu da derim ki: siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatını setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler. şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler. bunların sadakatına nasıl itimad olunur?"

    "ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakikî kardeşlerimiz türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. hükûmetin işine karışmayacağız. zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..."

    " hürriyeti âdâb-ı şeriatla takyid ediniz."

    "medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir."

    görüşlerine katılmasam da inançları uğruna ölümden korkmamasına ve hitabına etkilenmemek elde değil.
  • birisinin şu hitabetten etkileniyor olmasının yegane sebebi kendi cehaletidir.
  • iki mekteb-i musibet şehadetnamesi yahut divan-ı harb-i örfî ve said nursî adlı eserden parçalar:

    bismihi subhanehu
    ve in min şey'in illa yusebbihu bi hamdihi

    mukaddime:
    vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zayıf istibdad tımarhaneyi bana mekteb eyledi.
    vaktâ ki itidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb eyledi.
    ey şehadetnamemi temaşa eden zevat!
    lütfen ruh ve hayalinizi misafireten, yeni medeniyete karışmış asabî bir bedevi talebenin hal-i ihtilalde olan cesed ve dimağına gönderiniz.
    tâ tahtie ile hataya düşmeyiniz.
    31 mart hâdisesinde divan-ı harb-i örfî'de dedim ki:
    - ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum.
    ben milliyetimizi, yalnız islâmiyet biliyorum.
    onun için her şeyi de islâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.
    ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'-i benî-beşere îrad ettiğim bir nutuktur.
    onun için "yevme tublas'serair" sırrınca kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı.
    nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.
    âhirete kemal-i iştiyakla müheyyayım, bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım.
    nasılki bir bedevi garaibperest, istanbul'un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder!
    ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan âlem-i âhireti o hâhişle görmek istiyorum.
    şimdi de öyleyim.
    beni oraya nefyetmek, bana ceza değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tazib ediniz!
    ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!
    bu hükûmet zaman-ı istibdadda akla husumet ediyordu; şimdi de hayata adavet ediyor.
    eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünun, yaşasın mevt!..
    zalimler için de yaşasın cehennem!..
    ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim.
    şimdi bu divan-ı harb-i örfî iyi bir zemin oldu.
    bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, divan-ı harb'de bana da sual ettiler: "sen de şeriat istemişsin?"
    dedim: şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım!
    zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir.
    fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil.
    hem de dediler: ittihad-ı muhammediye'ye (a.s.m.) dâhil misin?
    dedim: maal'iftihar!
    en küçük efradındanım.
    fakat benim tarif ettiğim vechile...
    o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir?
    bana gösterin.
    işte o nutku şimdi neşrediyorum.
    tâ ki, meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı me'yusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikatı evham ve şübheden kurtarayım.
    işte başlıyorum:
    dedim: ey paşalar, zabitler!
    hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:

    "iza mehasinilleti edellu biha kânet zunubi fekul li keyfe e'ateziru"

    yani: medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor.
    artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.
    mukaddeme olarak söylüyorum: mert olan cinayete tenezzül etmez.
    şayet isnad olunsa cezadan korkmaz.
    hem de haksız yere i'dam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım.
    şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir.
    mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır. bunu da derim ki: siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler.
    şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler.
    bunların sadakatına nasıl itimad olunur?
    adalet onların sözlerine nasıl bina olunur?
    hem de cerbeze ile insan, adalet yaparken zulme düşüyor.
    zira insan kusursuz olmaz.
    fakat uzun zamanda ve efrad-ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle ta'dil olunan müteferrik kusurları cerbeze ile cem'edip, bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedid cezaya müstehak görür.
    halbuki bu tarz, bir zulm-ü şediddir.
    şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dadına:
    {(haşiye) : müellifin meslek ve meşrebine ait parçalar alınmış olup, tafsilat arzu edenler mezkûr esere müracaat etsinler.}
    birinci cinayet:
    geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşiretlerine sadaret vasıtasıyla çektim.
    meali şu idi:
    "meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mes'ele ise; hakikî adalet ve meşveret-i şer'iyeden ibarettir.
    hüsn-ü telakki ediniz.
    muhafazasına çalışınız.
    zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir.
    ve istibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz."
    her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi.
    demek vilayat-ı şarkıyeyi tenbih ettim, gafil bırakmadım.
    tâ yeni bir istibdad onların gafletinden istifade etmesin.
    neme lâzım demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim...
    ikinci cinayet:
    ayasofya'da, bayezid'de, fatih'te, süleymaniye'de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim.
    ve mütehakkimane istibdadın, şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim.
    şöyle ki: "seyyidul kavmi hadimuhum" hadîsinin sırrıyla; şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.
    herhangi bir nutuk îrad ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, bürhan ile isbata hazırım.
    ve dedim ki: "asıl şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşruadır." demek meşrutiyeti, delail-i şer'iye ile kabul ettim.
    başka medeniyetçiler gibi, taklidî ve hilaf-ı şeriat telakki etmedim.
    ve şeriatı rüşvet vermedim.
    ve ulema ve şeriatı, avrupa'nın zunûn-u fasidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm...
    üçüncü cinayet:
    istanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, -hammal ve gafil ve safdil olduklarından- bazı particiler onları iğfal ile vilayat-ı şarkıyeyi lekedar etmelerinden korktum.
    ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim.
    geçen sene anlayacakları surette meşrutiyeti onlara telkin ettim.
    şu mealde:
    "istibdad, zulüm ve tahakkümdür.
    meşrutiyet, adalet ve şeriattır.
    padişah, peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir.
    biz de ona itaat edeceğiz.
    yoksa, peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.
    bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır.
    bu üç düşmana karşı; san'at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.
    ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevkeden hakikî kardeşlerimiz türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz.
    zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur.
    hükûmetin işine karışmayacağız.
    zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz...
    "
    işte o hammalların, avusturya'ya karşı -benim gibi bütün avrupa'ya karşı {(1): bedîüzzaman'a zurefadan biri bir gün, irfanıyla mütenasib bir esvab giymesi lüzumundan bahseder.
    müşarünileyh de: "siz, avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz.
    ben ise, bütün avrupa'ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî mamulâtını giyiyorum" buyurmuştur.} boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılane hareketlerinde bu nasihatın tesiri olmuştur.
    padişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla avrupa'ya karşı harb-i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belaya düştüm...

    dördüncü cinayet:

    avrupa, bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle, şeriatı -hâşâ ve kellâ- istibdada müsaid zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm.
    onların zannını tekzib etmek için, meşrutiyeti herkesten
    ziyade şeriat namına alkışladım.
    lâkin yine korktum ki, başka bir istibdad tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa ayasofya câmiinde meb'usana hitaben feryad ettim.
    ve söyledim ki: meşrutiyeti, meşruiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz.
    tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareki ağrazına siper etmekle lekedar etmesin.
    hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz.
    zira cahil efrad ve avam-ı nâs kayıdsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsız olur.
    adalet namazında kıbleniz dört mezheb olsun.
    tâ ki, namaz sahih ola.
    zira hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihracı mümkün olduğunu dava ettim.
    ben ki, bir âdi talebeyim.
    ulemaya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim.

    beşinci cinayet:
    gazeteler iki kıyas-ı fasid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı islâmiyeyi sarstılar.
    ve efkâr-ı umumiyeyi perişan ettiler.
    ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim.
    dedim ki:
    ey gazeteciler!
    edibler edebli olmalı, hem de edeb-i islâmiye ile müteeddib olmalı.
    ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı.
    ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlise tanzim etmeli.
    halbuki, siz iki kıyas-ı fasidle, yani taşrayı istanbul'a ve istanbul'u avrupa'ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz.
    ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız.
    zira elifbâ okumayan çocuğa, felsefe-i tabiiye dersi verilmez.
    ve erkeğe, tiyatrocu karı libası yakışmaz.
    ve avrupa'nın hissiyatı, istanbul'da tatbik olunmaz.
    akvamın ihtilafı; mekânların ve aktarın tehalüfü, zamanların ve asırların ihtilafı gibidir.
    birisinin libası, ötekinin endamına gelmez.
    demek fransız büyük ihtilali, bize tamamen hareket düsturu olamaz.
    yanlışlık, tatbik-i nazariyat ve mukteza-yı hâli düşünmemekten çıkar.
    ben ki ümmi bir köylüyüm, böyle cerbezeli ve mugalatalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim...

    altıncı cinayet:
    kaç defa büyük içtimalarda, heyecanları hissettim.
    korktum ki,
    avam-ı nâs siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler.
    türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisanına yakışacak lafızlarla heyecanı teskin ettim.
    ezcümle: bayezid'de talebenin içtimaında ve ayasofya mevlidinde ve ferah tiyatrosu'ndaki heyecana yetiştim.
    bir derece heyecanı teskin ettim.
    yoksa bir fırtına daha olacaktı.
    ben ki, bedevi bir adamım.
    medenîlerin entrikalarını bildiğim halde işlerine karıştım.
    demek cinayet ettim...
    yedinci cinayet:
    işittim, ittihad-ı muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş.
    nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin.
    sonra işittim: bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat, -süheyl paşa ve şeyh sadık gibi zâtlar- daha basit ve sırf ibadete ve sünnet-i seniyeye tebaiyete nakletmişler.
    ve o siyasî cem'iyetten kat'-ı alâka ettiler.
    siyasete karışmayacaklar.
    lâkin tekrar korktum, dedim: bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdid kabul etmez.
    ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensubum.
    zira maksadlarını bir gördüm.
    kezalik o ism-i mübareke intisab ettim.
    lâkin tarif ettiğim ve dâhil olduğum ittihad-ı muhammedînin (a.s.m.) tarifi budur ki:
    şarktan garba, cenubdan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir.
    dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir.
    bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i ilahîdir.
    peyman ve yemini, imandır.
    müntesibleri, kalû belâ'dan dâhil olan umum mü'minlerdir.
    defter-i esmaları da, levh-i mahfuz'dur.
    bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü islâmiyedir.
    günlük gazeteleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir.
    kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir.
    merkezi de, haremeyn-i şerifeyn'dir.
    böyle cem'iyetin reisi, fahr-i âlem'dir (a.s.m.).
    ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede; yani ahlâk-ı ahmediye (a.s.m.) ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve -eğer zarar etmezse- nasihat etmektir.
    bu ittihadın nizamnamesi sünnet-i nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahi-i şer'iyedir.
    ve kılınçları da, berahin-i kàtıadır.
    zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir.
    taharri-i hakikat, muhabbet iledir.
    husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi.
    hedef ve maksadları da, i'lâ-i kelimetullah'tır.
    şeriatta yüzde doksandokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir.
    yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.
    şimdiki maksadımız, o silsile-i nuraniyeyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk-i hâhiş-i vicdaniye ile tarîk-i terakkide kâ'be-i kemalâta sevketmektir.
    zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.
    işte ben bu ittihadın efradındanım.
    ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim.
    yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.
    elhasıl: sultan selim'e biat etmişim.
    onun ittihad-ı islâmdaki fikrini kabul ettim.
    zira o vilayat-ı şarkıyeyi ikaz etti.
    onlar da ona biat ettiler.
    şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır.
    bu mes'elede seleflerim, şeyh cemaleddin-i efganî, allâmelerden mısır müftüsü merhum muhammed abdüh, müfrit âlimlerden ali suavi, hoca tahsin ve ittihad-ı islâmı hedef tutan namık kemal ve sultan selim'dir ki, demiş:
    ihtilaf u tefrika endişesi
    kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
    ittihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz
    ittihad etmezse millet, dağdar eyler beni...
    yavuz sultan selim
    ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için:
    birincisi:
    o ismi tahdid ve tahsisten halâs etmek ve umum mü'minlere şümulünü ilân etmek.
    tâ ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.
    ikincisi:
    bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının, tevhid ile önüne sed olmaktı.
    vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi.
    sel geldi, beni de yıktı.
    hem derdim: bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim.
    fakat hocalık elbisem de yandı.
    ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
    ben ki, âdi bir adamım.
    böyle meclis-i meb'usan ve a'yan ve vükelanın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri, uhdeme aldım.
    demek cinayet ettim(!)...
    .........

    sekizinci cinayet:
    ben işittim ki: askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar.
    yeniçerilerin hâdise-i müdhişesi hatırıma geldi.
    gayet telaş ettim.
    bir gazetede yazdım ki: şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl-i iman askerlerin cem'iyetidir.
    umum mü'min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden ser-askere kadar dâhildir.
    zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve i'lâ-i kelimetullah, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır.
    umum mü'min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar.
    askerler merkezdir.
    millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır.
    sair cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.
    amma ittihad-ı muhammedî (a.s.m.) ki, umum mü'minlere şâmildir.
    cem'iyet ve fırka değildir.
    merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehidler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor.
    hiçbir mü'min ve fedakâr asker -zabit olsun, nefer olsun- hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın.
    lâkin bazı cem'iyet-i hayriye, kendine ittihad-ı muhammedî diyebilir.
    buna karışmam.
    ben ki, âdi bir talebeyim.
    böyle büyük ulemanın vazifelerini gasbettim.
    demek cinayet ettim...
    dokuzuncu cinayet:
    mart'ın 31'inci günündeki dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim.
    müteaddid metalibi işittim.
    fakat yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesadatı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhafaza eden lafz-ı şeriat yalnız göründü.
    anladım iş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir.
    yoksa her vakit gibi, yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim.
    fakat avam çok, bizim hemşehriler gafil ve safdil; ben de şöhret-i kâzibe ile görünüyorum.
    üç dakikadan sonra çekildim.
    bakırköyü'ne gittim.
    tâ beni tanıyanlar karışmasınlar.
    rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim.
    eğer zerre mikdar dahlim olsaydı, zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu.
    bu işde pek büyük görünecektim.
    belki ayastafanos'a kadar tek başıma olsun hareket ordusuna mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim, merdane ölecektim.
    o vakit dahlim bedihî olurdu.
    tahkike lüzum kalmazdı.
    ikinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim.
    dediler ki: "askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş.
    itaat çok bozulmamış." tekrar sual ettim: "kaç zabit vurulmuş?" beni aldattılar, dediler: "yalnız dört tane.
    onlar da müstebid imişler.
    hem şeriatın âdâb ve hududu icra olunacak."
    bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı.
    ben de bir cihette sevindim.
    zira en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir.
    fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me'yus ve müteessir oldum.
    ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:
    "ey askerler!
    zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u islâmiyenin haklarına bir nevi zulmediyorsunuz.
    zira umum islâm ve osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatınızla kaimdir.
    hem de şeriat istiyorsunuz.
    fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorsunuz."
    ben onların hareketini, şecaatlarını okşadım.
    zira efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi.
    ben de takdir ile beraber, nasihatımı bir derece tesir ettirdim.
    isyanı bir derece bastırdım.
    yoksa böyle âsân olmazdı.
    ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün" demediğimden cinayet ettim...
    onuncu cinayet:
    harbiye nezaretindeki askerler içine cuma günü ulema ile beraber gittim.
    gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaata getirdim.
    nasihatlarım tesirini sonradan gösterdi.
    işte nutkun sureti:
    ey asakir-i muvahhidîn!
    otuz milyon osmanlı ve üçyüz milyon islâmın namusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatınıza vâbestedir.
    sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üçyüz milyon islâma zulmediyorsunuz.
    zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i islâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz.
    biliniz ki: asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer.
    bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur.
    asker neferatı siyasete karışmaz.
    yeniçeriler şahiddir. siz şeriat dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz.
    şeriatla, kur'anla, hadîsle, hikmetle, tecrübeyle sabittir ki: sağlam dindar, hakperest ulü'l-emre itaat farzdır.
    sizin ulü'l-emriniz, üstadınız; zabitlerinizdir.
    nasılki mahir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez.
    kezalik münevverü'l-efkâr ve fenn-i harbe aşina, mektebli, hamiyetli, mü'min zabitlerinizin bir cüz'î nâmeşru hareketi için itaatınıza halel vermekle osmanlılara, islâmlara zulmetmeyiniz!
    zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nevi tecavüz demektir.
    bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i ilahî sizin yed-i şecaatinizdedir.
    o yed'in kuvveti de itaat ve intizamdır.
    zira bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başı-bozuğa mukabildir.
    ne hâcet, yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pekçok kan döktüren inkılabları siz itaatınızla kan dökmeden yaptınız.
    bunu da söylüyorum ki: hamiyetli ve münevverü'l-fikir bir zabiti zayi' etmek, manevî kuvvetinizi zayi'
    etmektir.
    zira şimdi hüküm-ferma, şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir.
    bazan bir münevverü'l-fikir, yüze mukabildir.
    ecnebiler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar.
    yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil...
    elhasıl: fahr-i âlem'in fermanını size tebliğ ediyorum ki: itaat farzdır.
    zabitinize isyan etmeyiniz.
    yaşasın askerler!..
    yaşasın meşruta-i meşrua!..
    demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhde ettiğimden cinayet ettim!..
    onbirinci cinayet:
    ben vilayat-ı şarkıyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum.
    anladım ki: dünyevî saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak.
    o fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır.
    tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.
    zira, o vilayatta yarı bedevi vatandaşların zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir.
    ve o saik ile dersaadet'e geldim.
    saadet tevehhümü ile o vakitte -şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan- istibdadlar, merhum sultan-ı mahlu'a isnad edildiği halde; onun zabtiye nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim.
    hata ettim.
    fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu.
    aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim.
    o şefkatli sultana boyun eğmedim.
    şahsî menfaatımı terk ettim.
    şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler.
    bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum.
    istanbul'un ekserîsi bunu bilir.
    ben ki bir hammalın oğluyum.
    bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım.
    ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilayat-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhaneye ve tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki; bu dehşetli mahkemeye girdim!..
    yarı cinayet:
    şöyle ki: daire-i islâm'ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafeti
    elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum abdülhamid han hazretleri, sâbık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihata istidad kesbetmiş zannıyla ve "aslah tarîk, musalahadır" mülahazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum sultan-ı sâbık'a, ceride lisanıyla söyledim ki:
    "münhasif yıldız'ı dârülfünun et, tâ süreyya kadar âlî olsun!
    ve oraya seyyahlar, zebaniler yerine, ehl-i hakikat melaike-i rahmeti yerleştir; tâ cennet gibi olsun!
    ve yıldız'daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî dârülfünunlara sarf ile millete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et.
    zira senin şahane idarene millet mütekeffildir.
    bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım.
    dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terket!
    zekatü'l-ömrü, ömr-ü sâni yolunda sarfeyle.
    şimdi muvazene edelim: yıldız, eğlence yeri olmalı veya dârülfünun olmalı?
    ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli?
    ve gasbedilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı?
    hangisi daha iyidir?
    insaf sahibleri hükmetsin."
    ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim, demek yarı cinayet ettim. cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi.
    {(haşiye): o yarının zamanı; onbeş sene sonra, yirmisekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan, siracünnur'un âhirindeki bahse bakınız.
    tam o yarı cinayeti bileceksiniz.}
    .........
    yazık!
    eyvahlar olsun!
    saadetimiz olan meşrutiyet-i meşrua, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve islâmiyete uygun olan maarif-i cedideye, millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar meşrutiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübaliyane ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed çektiler.
    bu seddi çekenler, ref etmelidirler.
    vatan namına rica olunur.
    ey paşalar, zabitler!
    bu onbir buçuk cinayetin şahidleri binlerle adamdır.
    belki, bazılarına istanbul'un yarısı şahiddir.
    bu onbir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, onbir buçuk sualime de cevab isterim.
    işte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var.
    söyleyeceğim:
    herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem'iyat-ı akvamiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve manası istibdad olan ve "ittihad ve terakki" ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.
    herkesin bir fikri var.
    işte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref'-i imtiyaz lâzım.
    tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın.
    fahr olmasın, derim: biz ki hakikî müslümanız.
    aldanırız, fakat aldatmayız.
    bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz.
    zira biliyoruz ki:

    "inne mal hilatu fi terkil hiyali"

    fakat meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım.
    fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir.
    "tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez." en büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını kabul etmeden nâsa nasihatı kabul ettirmek istedim.
    nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmarufu tesirsiz etmekle tenzil ettim.
    hem de tecrübe ile sabittir ki: ceza bir kusurun neticesidir.
    fakat bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir.
    o adam masum iken cezaya müstehak olur.
    allah musibet verir, hapse atar, adalet eder.
    fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
    ey ulü'l-emr!
    bir haysiyetim vardı, onunla islâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız.
    kendi kendine olmuş, istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avama nasihatı tesir ettiriyordum, maal-memnuniye mahvettiniz.
    şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var.
    kahrolayım, eğer i'dama esirger isem.
    mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem.
    sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intac edecektir.
    bu hal bana zarar değil, belki şandır.
    fakat millete zarar ettiniz.
    zira nasihatımdaki tesiri kırdınız.
    sâniyen: kendinize zarardır.
    zira hasmınızın elinde bir hüccet-i kàtıa olurum.
    beni mihenk taşına vurdunuz.
    acaba fırka-i hâlise dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır.
    eğer meşrutiyet, bir fırkanın istibdadından ibaret ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise

    " felyeşhedi's sekalani enne murteciu"

    {(haşiye): yani: bütün dünya, cinn ve ins şahid olsun ki, ben mürteciyim.}
    zira yalanlarla ittihad yalandır ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet fasiddir.
    müsemma-yı meşrutiyet; hak, sıdk ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır.
    ...........
    31 mart hâdisesi denilen o sâıka ve müdhiş fırtına, esbab-ı adîde tahtında öyle bir istidad-ı tabiîyi müheyya etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu halde, min indillah ehl-i kıyamın lisanına daima mu'cizesini gösteren ism-i şeriat geldi.
    o fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden, nisan'ın nısfından sonraki gazeteleri indallah mahkûm ediyor.
    zira o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hal nazar-ı mütalaaya alınsa, hakikat tezahür eder.
    onlar da bunlardır:
    1- yüzde doksanı ittihad ve terakki'nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi.
    2- fırkaların meydan-ı münakaşatı olan vükelayı tebdil idi.
    3- sultan-ı mazlumu sukut-u musammemden kurtarmaktı.
    4- hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif telkinatının önüne sed çekmekti.
    5- pekçok büyütülen hasan fehmi bey'in kàtilini meydana çıkarmaktı.
    6- kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.
    7- hürriyeti, sefahete şümulünü men' ve âdâb-ı şeriatla tahdid ve avamın siyaset-i şer'î bildikleri yalnız kısâs ve kat'-ı yed haddini icra idi.
    fakat zemin bataklık ve dam (tuzak) ve plân serilmişti.
    mukaddes olan itaat-i askeriye feda edildi.
    üssü'l-esas esbab, fırkaların tarafdarane ve garazkârane münakaşatı ve gazetelerin belâgat yerine mübalağat ve yalan ve ifrat-perverane keşmekeşleri idi.
    bu metalib-i seb'ada; nasılki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür, bunda da yalnız ziya-yı şeriat-ı beyza tecelli etti, fesadın önüne sed çekti.
    ...........

    bütün kuvvetimle derim ki: terakkimiz, ancak milliyetimiz olan islâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir.
    yoksa "yürüyüşünü terk etti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi" olan darb-ı mesele mâsadak olacağız.
    evet hem şan ü şeref-i millet-i islâmiye, hem sevab-ı âhiret, hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i islâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız.
    ey paşalar, zabitler!
    cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de cevab isterim.
    islâmiyet ise insaniyet-i kübra ve şeriat ise medeniyet-i fuzla (en faziletli medeniyet) olduğundan; âlem-i islâmiyet, medine-i fâzıla-i eflatuniye olmağa sezadır.
    birinci sual:
    {(haşiye): bu sualler, kırk-elli masum mahpusun tahliyesine sebeb oldu.}
    gazetelerin aldatmalarıyla meşru bilerek, buradaki görenek ve âdâta binaen cereyan-ı umumîye kapılan safdillerin cezası nedir? ikinci sual:
    bir insan yılan suretine girse, yahut bir veli haydut kıyafetine girse veyahut meşrutiyet, istibdad şekline girse ona taarruz edenlerin cezası nedir?
    belki hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdaddırlar.
    üçüncü sual:
    acaba müstebid yalnız bir şahıs mı olur?
    müteaddid şahıslar müstebid olmaz mı?
    bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdad münkasım olmuş olur.
    ve komitecilikle tam şiddetlenir.
    dördüncü sual:
    bir masumu i'dam etmek mi, yoksa on câniyi affetmek mi daha zarardır?
    beşinci sual:
    maddî tazyikler, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?
    altıncı sual:
    bir maden-i hayat-ı içtimaiyemiz olan ittihad-ı millet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur?
    yedinci sual:
    müsavatı ihlâl ve yalnız bazılara tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek zahiren adalet iken, bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı?
    hem de tebrie ve tahliye ile masumiyetleri tebeyyün eden ekser-i mahpusînin, belki yüzde sekseni masum iken; acaba ekseriyet nokta-i nazarında bu hâl hüküm-ferma olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı?
    divan-ı harb'e diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler.
    sekizinci sual:
    bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan muannid istibdada ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?
    dokuzuncu sual:
    acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibahe etse, sonra da zayiat vuku bulsa kabahat kimdedir?
    onuncu sual:
    fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muahaze olunsa, acaba bîçare milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı?
    böyle olmasa idi, başka bahaneyle mevki-i tatbike konulacağı hayale gelmez mi idi? onbirinci sual:
    herkes meşrutiyete yemin ediyor.
    halbuki ya müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalif veya muhalefet edenlere karşı sükût etse, acaba keffaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi?
    ve millet yalancı olmaz mı?
    ve masum olan efkâr-ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
    elhasıl:
    şedid bir istibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır.
    güya istibdad ve hafiyelik tenasüh etmiş.
    ve maksad da sultan abdülhamid'den istirdad-ı hürriyet değilmiş.
    belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!
    yarım sual:
    nazik ve zayıf bir vücud ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telaş ve zahmetle onları def'e çalışırken biri çıksa, dese ki: maksadı sivrisinekleri, arıları def'etmek değil.. belki büyük arslanı ikaz edip kendine musallat etmek ister.
    acaba böyle demekle, hangi ahmağı kandıracaktır?
    sualin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur.
    ...........
    ey paşalar, zabitler!
    bütün kuvvetimle derim ki:
    gazetelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaikte nihayet derecede musırrım.
    şayet zaman-ı mazi canibinden, asr-ı saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim.
    olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim.
    şayet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
    demek, hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.

    "el hakku ya'lu ve la yu'la aleyhi"

    millet uyanmış, mugalata ve cerbeze ile iğfal olunsa, devam etmeyecektir.
    hakikat telakki olunan hayalin ömrü kısadır.
    feveran eden efkâr-ı umumiye ile, o aldatmalar ve mugalatalar dağılacak ve hakikat meydana çıkacaktır inşâallah...
    sizin işkenceli hapishanenizin hâli; zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahpusîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdanlar müteessir ve me'yus, bidayet-i halde memurlar şematetli, nöbetçiler müz'iç olmakla beraber vicdanım beni tazib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi.
    musibetlerin tenevvüü, musikînin nağmelerinin tenevvüü gibi bana geliyordu.
    hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim.
    musibet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm.
    dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden, zaife şefkat ve gadre şiddet-i nefret dersini aldım.
    ümidim kavîdir ki: çok masumların kalblerinden hararet-i hüzün ile tebahhur eden ây!
    vây!
    ve âh!
    lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.
    ve âlem-i islâm'daki yeni yeni islâm devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
    eğer medeniyet böyle haysiyet kırıcı tecavüzlere ve nifak verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına mugalatalara ve diyanette lâübalicesine hareketlere müsaid bir zemin ise; herkes şahid olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağraza bedel, vilayat-ı şarkıyenin hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum.
    zira bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, şarkî anadolu'nun dağlarında tam manasıyla hükümfermadır.
    bildiğime göre edibler edebli olurlar.
    edebsiz bazı gazeteleri naşir-i ağraz görüyorum.
    eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle karmakarışık olsa; şahid olunuz ki, böyle edebiyattan vazgeçtim.
    bunda da dâhil değilim.
    vatanımın yüksek dağlarında yani başit başındaki ecram ve elvah-ı âlemi, gazetelere bedel mütalaa edeceğim.
    muarradır feza-yı feyzimiz şeyn-i temennadan
    bize dâd-ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğna
    çekildik neşve-i ümidden, tûl-i emellerden
    öyle mecnunuz ki, ettik vuslat-ı leyladan istiğna...
    tenbih:
    medeniyetten istifam, sizi düşündürecek.
    evet böyle istibdad ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum.
    bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder.
    fakat hakikî medeniyet nev'-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.
    hem de mana-yı meşrutiyete ibtila ve muhabbetimin sebebi şudur ki: asya'nın ve âlem-i islâm'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir.
    ve tali' ve taht ve baht-ı islâm'ın anahtarı da meşrutiyetteki şûradır.
    zira şimdiye kadar üçyüz yetmiş milyon islâm, ecanibin istibdad-ı manevîsi altında eziliyordu.
    şimdi hâkimiyet-i islâmiye, âlemde bâhusus bundan sonra asya'da hükümferma olduğu halde herbir ferd-i müslüman, hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur.
    ve hürriyet, üçyüz yetmiş milyon islâmı esaretten halâs etmeğe bir çare-i yegânedir.
    farz-ı muhal olarak burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da feda olsunlar.
    yirmiyi verir, üçyüzü alırız.
    yazık!. eyvahlar olsun!
    bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir.
    su gibi memzuç olmamışlar.
    inşâallah elektrik-i hakaik-i islâmiyetle imtizac ederek, ziya-yı maarif-i islâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mizac-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.
    yaşasın meşrutiyet-i meşrua!..
    sağ olsun hakikat-i şeriatın terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!

    istibdadın garibüzzamanı

    meşrutiyetin bedîüzzamanı

    şimdikinin de bid'atüzzamanı

    said nursî

    divan-ı harbi örfi / tarihçe-i hayat