şükela:  tümü | bugün
  • son zamanlarda izlediğim en iyi belgesel. rick strassman'ın "dmt:the spirit molecule" adlı kitabının bol konuşmalı, bilgilendirip aydınlatıcı uyarlaması.
    tonton bilimadamlarının yanı sıra birbirinden ilginç gönüllü deneklerin de konuşmaları harika.
    umarım insanlık bu nimetin farkına varıp ona gereken saygıyı göstererek kolektif aydınlanma ve kurtuluşa ulaşır.
  • belgeselin full (türkçe) metni için,

    http://ismailhakkialtuntas.com/…-2010-ruh-molekulu/
  • son 40 senedir hantal şekilde ilerleyen bilim dünyasına da güzel eleştirilerin olduğu, en yerinde ve en cesur sorularla, bilime olan sadakati kaybetmeden yapılan bi beyin fırtınası var bu belgeselin özünde.

    bilim yaratıcı ve radikal aslına geri dönmeli başlıklı bi yazı okumuştum geçenlerde ve o yazı üzerine bu belgesel kafamı güzelleştirdi diyebilirim.

    bu belgeseli izleyenlerin bakış açılarını da üçe indirmek istiyorum izninizle:

    1) aklı mekanik işleyen tipik doğa bilimleri öğrencisi zihniyeti: belgeselin başından itibaren deneyimlerin tümünü halüsinasyonlara yorar bunlar ve elde edilecek yeni bulguların şaşırtıcı olmayacağına adları gibi emindirler şimdiden. ''ya bunlar hep bilincin oyunu'' gibisinden cümlelerle yaklaşırlar olaya. bedenle beraber bilincin de öleceğinden adları gibi emindirler.

    2) uyanış belgesellerine meraklı zihniyet: bu belgeseli izledikten sonra paralel evrenlere olan inançları artar, kapitalizmin bizi ruhumuzdan uzaklaştırdığına dair yeni bir sistem karşıtı argüman bulmanın sevincini falan yaşarlar vs.

    3) agnostik zihniyet: en çok keyifi bu grup alır içlerinden. beyinleri henüz yargılarını askıda bırakacak kadar özgür olduğu ve boyunlarında tanrı veya spagetti gibi bağlar olmadığı için keyifle takarlar soru işaretlerini zihinlerinin bi köşesine.

    sistemin sadece alkole izin vermesi ve bunu da insana tanıdığı bir ''nefes alma hakkı'' olarak görüp geri kalan tüm farklı bilinçlere kapılarını kapatıp yasaklar koyması üzerine çok güzel bi tespit var ayrıca konuşmalarda.

    eminim zeki ve donanımlı birileri bi gün bu başlığı ziyaret edip güzel bi analizini yapar ve biz de okuyup feyz alırız.
  • şimdi şöyle ki, belgeseldeki ruhani kısmı eleştirenler var. ama atladıkları bir yer var;

    zihin, bilinç bana ait, benim her şeyim ve tüm gerçekleğim onda. onun dışındaki bir gerçekliği kabul etmem saçma. "bilim var, hepimiz 3 boyutlu materyal bir dünyadayız." diyorsun ya, hepimiz kim? ben kendimden başkasını görmüyorum bilincimde** bu durumda benim için gerçek olan bilincimin söyledikleridir.
    görülen sanrılar var ya hani?
    senin sanrı diye küçümsediklerin var ya hani?

    hah onlar benim o sıradaki zihnimin durumu o. zihnimden başka bir gerçek yok. bu yüzden o sanrılar gerçek. gerçekten 4 boyutlu bir odada zaman yolculuğu yaparken ve zihnin açıkken bunları düşünüyorsun. "eğer bunları yapabiliyorsam şu anda tüm gerçeklikte bunlar oluyor demektir." diyorsun. ben o odada evrenin tamamını bir kanepe üzerinde görebilmişsem 5 dakika boyunca, evrenin tamamı o kanepe üzerindeydi 5 dakika boyunca. evet sen ve bilmsel matryalist açıklamaların ile birlikte kanepe üzerinde benimle gülümsüyordunuz. yani gerçeklik, kişiden kişiye göre değişir bunu anlamak zorundasınız. o sırada benim gerçekliğimde bunlar olduysa. bunlar olmuştur gerçekte de. bitti gitti, senin gerçekliğinde o sırada newton fiziğinin artıkları ile süslenmiş 3 boyutlu bir evreni anlatan bir makale okuyabilirsin. o da senin gerçekliğinde ve o sırada evrende o oluyordu. aynı zamanda o sırada benim gerçekliğimde evren benimle birlikte bir odada zamanda yolculuk yapıyordu. sen ne kadar eminsen bundan ben de o kadar eminim.

    önce izafiyet ve zamanın göreceli durumlarını bil sonra burada materyal konuş evlat. evren ve zaman tek bir ihtimal üzeirnde düz bir çizgide gitmiyor. en basitinden şu anda 5 yaşındaki bir çocuk için zaman senin için olduğundan daha yavaş geçiyor. o şu anda 1 saati 2 saat olarak yaşıyor ve sen de 45 dakika olarak yaşıyorsun. dmt esnasında ise zamandan bağımsız yaşamayı neden aklın almıyor bunu alabiliyorsa?
  • dimethyltryptamine- içimizdeki maneviyat (?)

    dimethyltryptamine denen bir molekül ve insan beynine yaşattığı tecrübeler...

    bu o kadar basit bir konu değil, çünkü insanoğlunun binlerce senesine mal olmuştur. uzun bir mesajla konuyu aydınlatmaya çalışacağım.

    dmt yani spirit molecule deneyimlerinden bir çoğu, bazı "tarihi karakterlerin" bize aktardıkları ile benzerlik taşımaktadır. konunun çok teknik bir tarafı da olması nedeniyle yanlışlanabilir yerler de olabilir. zaten söz konusu molekülün bilimsel olarak doğru tanımlanması çok uzak geçmişlere dayanmaz. bazı kültürlerde ise geçmişi binlerce seneye uzanır. güney amerika şaman rahipleri kuşkusuz bir molekül sentezine zemin hazırladıklarının farkında değillerdi. ama günümüz ilaç ve uyuşturucu sanayisi bunun farkındadır ve anlatacağım etken madde çoğu batı ülkesinde uyuşturucu olarak klasifiye edilir. ve yaşanan tecrübelere dair örneklerim ve betimlemelerim herhangi bir özendirme içermez, zaten bu tecrübeler ağdalı laflarla anlatılınca tapıyorsunuz.

    "dimethyltryptamine" molekülü kısaca dmt, bilinen en güçlü "psychedelic" maddedir, ve her organizma kendi içinde bu molekülden az veya çok sentezler. ancak dmt bildiğimiz kadarıyla sebepsiz yere aktif olan bir molekül değil. metabolizma içerisindeki atıl durumundan kurtulması ve karaciğer tarafından yakılıp, etkilerinin beyne yollanması için bir kıvılcıma ihtiyaç var. binlerce senedir şaman rahipleri bu etkiyi ortaya çıkarabilmek için bir bitki kaynatıp suyunu içerler ve adına "kutsal ayahuaska" derler. kutsaldır çünkü bitki onlara tanrılarını gösterir. evet doğru duydunuz "tanrı gösterici". (bu konuya sonra örneklerle değineceğim.)

    amazon ormanlarında bulunan kutsal ayahuaska bitkisi, bu karışımı hazırlayan rahiplerce bir zevk, eğlence aracı değildi. antik uyuşturucuların tümünde olduğu gibi tedavi edici özellikleri olduğuna inanılırdı ve uygulama sahaları bu yöndeydi. bu antik botanikçiler, ayahuasca'nın en büyük tedavisinin ölüm korkusunu yenmek olduğuna inanırlardı. günümüzde bile güney amerika yerlilerince hala aynı maksatla kullanılmaktadır ve bu "tanrısal" deneyimi yaşamak isteyen modern insanlarca ziyaret edilmektedir, hatta işin boyutu turlar düzenlemeye kadar varmıştır.

    rahip, bireyin ayahuasca etkisiyle beraber ölüm korkusunu yeneceğine inanır, çünkü tecrübe edilecek olan şey eksiksiz olarak zihnin "ölüm" diye tanımladığı şeydir. eğer ölüm değilse bile, istisnasız olarak herkes öldüğünü zanneder. çünkü çok korkutur, ve insanoğlunun gen'lerinde en temel korku "ölüm"dür.

    bu noktada "korku-inanç" dengesi değinilmesi gereken bir konudur. başka bir başlığın konusu ancak gözden kaçırılmamalı, insanın hangi anlarda daha inançlı olduğu tetkik edilmeli. ilginç bir diğer nokta ise şaman rahibin tedavi amacı olan "ölüm korkusunu yenmek" olgusunun, dinlerin de varoluş sebebi ile benzerlik taşımasıdır. zaten uyuşturucular ve mistik öğretiler tarih boyunca et ile tırnak gibidir.

    etken maddenin aktif hale gelmesi dışarıdan alınan bir madde ile mümkün görünse de, ender durumlarda aksi de mümkündür. mesela derin bir trans hali(dua, hallelujah vb.) dmt salgılanmasındaki patlamaya güzel bir örnektir. bir görüşe göre mistisizm ustalarının binlerce senedir üstü kapalı olarak işaret ettikleri "sır" günümüz biliminin adına "dimethyltryptamine" dediği moleküldür. bu bana ilginç geldi, çünkü yaşadığımız toprakların egemen inancı olan islam'da "cezbe hali" denen bir kavram vardır. -ki buna benzer buhranlar diğer dinlerde de mevcuttur- cezbe hali bildiğim kadarıyla manevi anlamda çok aşama katettiği iddia edilen kişilerin girdikleri bir ruh halidir. şimdi birileri çıkıp ilmihallerinden değişik tanımlamalar yapabilir tabi ama son tahlilde bu adamların manevi dünyaları bir garip hale gelmiştir. bu kişiler için "gerçeklik" yok olur, ne söylediklerini bilmezler ve girdikleri o mana aleminden(?) dönüşte buraları da beğenmezler. bu çok tanıdık geldi(değineceğim). ve hatta bu kişilerin müridlerine; "cezbe halindeki hocalarının ne söylediklerini dinlemeyin ve gittikleri yoldan gitmeyin" derler ve eklerler "cezbe halindeki kişinin dinen sorumluluğu yoktur, bir nevi mecnundur." 2000 sene önce cezbe haline girenlere peygamber diyorlardı, şimdi ise basitçe "mecnun".

    cezbe haline örnek olabilecek güzel bir mevlana rubaisi:

    "en-el hakk kadehiyle bir yudumcuk içen sızdı tanrının şarabından,
    şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım!"

    mevlana'nın burada "sızmak" olarak ifade ettiği ruh hali tam olarak cezbe halidir. vahdet-i vücut anlayışının -bir nevi panteizmin(aynı şey değil ama çok benzer)- kendisini sarhoş etmediğinden dem vurur, çünkü birilerini sarhoş edip saçma sapan sözler söylettirmiştir (?) (bkz: panteizm) (bkz: panenteizm) (bkz: sudur)

    mevlana demişken şaşırtıcı bir örnek vermeden geçemeyeceğim; dimethyltryptamine'in doğada yoğun olarak bulunduğu bir diğer bitki "arundo donax"tır. nedir ki bu? türkçesi kargı kamışı. o ne yani? "ney" işte. ne? ne değil "ney" hani şu mevlana'nın uğrunda kendini kaybettiği, mesnevi'nin ilk 18 beytinin adandığı ve nekadar sembolik anlam varsa hepsinin yüklendiği enstrüman olan "ney". ben bu tesadüf(!) karşısında şok yaşadım. siz de yaşamak isterseniz mevlana'nın ney betimlemelerini bir gözden geçirin.

    neyse konumuzla ilgili olarak komplo teorilerini bırakıp "kesin" olan şeylere dönelim, dmt her canlı organizmada mevcut demiştik. ve dmt salgılanmasının azami seviyeye ulaştığı iki an olduğu düşünülüyor; biri doğum, diğeri ölüm. ne kadar sade değil mi? birinde hayat başlarken, diğerinde biterken. kendilerini dmt'ye kaptırmış kişilerce bu durum çok manidar karşılanır. onlar için dmt, "spirit molecule" dür yani ruh molekülü. bilincin "yeni" gerçeklik boyutuna taşınmasına yardımcı olduğuna inanırlar. bu bence zorlama bir tahmin. bilimsel düşünen bizler için bu durum beynin, anormal şartlara verdiği tepkilerden başka birşey olmasa gerek.

    üzgünüm ama "tünelin sonundaki ışık", "bir beyaz ışık hüzmesi geldi aldı beni götürdü" gibi divinal-tanrısal deneyimler sadece dimethyltryptamine sentezi ile beraber zihinde çıkılan yolculuk ve beraberinde gelen fraktal-kaleydeskop vizyonlardan başka birşey değildir. bunları nereden biliyoruz? çünkü dmt kullananların tecrübeleri ile "ölüp dirilen", "cezbe haline giren", "ibadet ederken kendinden geçen", "tanrı ile konuştuğunu iddia eden" kişilerin anlattıkları birebir aynı şeyler. ve yaşanılanlar sadece basit vizyon ve görülerden ibaret değil. işin içine tanrısal deneyimi, iddia sahibi için 'kendince' haklı kılan "çok yoğun duygular" da karışıyor. maddenin çözünümünden hemen sonra gelen korkunç bir pişmanlık hali(son tövbe fayda etmez diye gevelenen şey budur), akabinde acziyetten ötürü kendini bırakış, tam teslimiyet ve kademe kademe geçilen merhaleler, boyutlar, zaman mevhumunun çökmesi, çeşit çeşit fraktal görüler ve sonra kimilerinin evrene sıçrama, kimilerinin tanrı ile buluşma, kimilerinin insanlıktan çıkma diye anlattığı ve hepsinin istisnasız "sevgi" duygusu ile karşılaştık dedikleri o an!. bu adamlar zihinlerinde çıkılan bu yolculukta neden sevgi hissi ile karşılaşıyorlar ilginç. belki şu inançsızlara hep sorulan "tanrı yoksa neden iyi olalım?" sorusunun cevabı bilinç dehlizlerinde duruyordur. zira gün gelir bir kara deliğin içi keşfedilir ama beyin, hani şu kutsal kitaplarda pek bahsedilmeyen "beyin" sistematiği çok zor anlaşılacak birşey olsa gerek, bir bilgisayarın kendi kendini tanımlaması kadar zor birşey. neyse yorumlamaya açık bir konu. (bizim "iyi olmak" diye tanımladığımız şey aslen, ilkel hallerimizden beri sosyal bir varlık olmamız münasebetiyle oluşan yardımlaşma ve empati yeteneğimizdir.) konuyla alakalı olarak 'ahlak' kavramına dair: (bkz: #40377015)

    buraya ait gerçeklik hissinin yitimi diyorduk, bu ruh hali açıkça derealizasyon veya depersonalizasyon benzeri bir dissosiyatif durumdur. eğer dmt kullanmış birisine deneyimlerinin kimyasal tepkimeler ile meydana gelen bir zihin oyunu olduğunu söylerseniz, o da size bilakis şu anki mevcut dünyada yaşanılan şeyin bir zihin oyunu olduğunu söyler ve hatta anasına küfredilmiş sayar.. çünkü o esnada yaşadığı şeyler için, şu an içinde bulunduğumuz dünyadan çok ama çok daha gerçekti derler. bunu tecrübe etmeden anlayamazsınız diye eklerler. kimbilir belki de haklılardır. neticede gerçeklik kavramının beyinde şekillendiğini zaten bilim bize söyler, gerisi rölatif. işte bu şok üstüne şok yaşayan kişiler ayıldıklarında şiddetli "gerçeklik" problemi yaşarlar. aynen yukarıda bahsettiğim cezbe haline giren kişiler gibi geri döndüklerinde mutsuzlardır ve bu maddi dünyanın ne denli yavan olduğundan bahsederler. sonsuz sevginin hakim olduğu bu boyut inkar edilemez şekilde ilahi olmalı! (bkz: korsakoff sendromu)(?)

    dmt'nin konu edildiği bir belgeselde işlenilen, hastane ortamında yüksek dozda dimethyltryptamine verilen bir deneğin yaşadıklarını kendi kelimelerinden okuyalım, aslında baya birşeyler anlatıyor ama uzun uzadıya gerek yok ben cımbızladım; (altyazı çevirisinden aldım, hakkı arkadaşa mahfuzdur)

    "...işte burda psikedelik sersemleme başladı. öldüğümü sandım. beyaz bulutları gördüm. uyanış, bembeyaz pamuk gibi bulutlar, tanrılar, melekler gördüm. ölüyor olduğumu düşündüm. ama sindy ve rick’e şöyle bir baktım da her ikisi de sakin sakin beni izliyorlardı. “iyi haber, bedenim gayet iyi görünüyor” diye düşündüm. doğuyor muydum ya da henüz gerçekleşmemiş ölümü mü deneyimliyordum anlayamadım.. çünkü biliyordum ki, bu gibi durumlarda zaman unufak olur, zaman doğrusalının hiçbir anlamı kalmaz. zamanın çöktüğü ilahi makamdır burası. insaniyetime ait tüm tabakalar gittikçe soyulup, dökülüyor. nihayet, sonunda, nerdeyse son tabakada, bu tabakanın ne olduğunu tarif bile edemem ama sanki seni insan olarak tanımlayan bu son tabaka, ve puf… o da gitti. artık bir insan değilsin, aslında artık tanımlayabileceğin hiçbir şey değilsin zaman kavramı yok, kafam çok karışmıştı. çok korktum, hayatım boyunca bu kadar korkmamıştım. bedenimden kovulmuştum."

    "...bedenimi geride bırakarak, sapma hızında giderken, geriye doğru dna’larımın içinden geçip diğer taraftan evrene açıldım. bu beyaz ışığın tam altından girdim. içine girer girmez, ayrı olduğuma dair tüm hislerim yok oldu o an ne yapıyor olduğum, geçmiş ve gelecek hissi de… o kadar keyifliydi ki, hissettiğim şey, bu ben değildim, ben her şeydim. lşığın ta kendisiydim, ne ayrılık, ne gölgeler, ne de farklılık geçmiş, gelecek hissi de yoktu.. sadece şu an ve beyaz-sarı bir ışık. sonra bu ışıktan aşağı düşüyor olduğumu hissettim. lşığın dışındayken, ışığın tıpkı güneşten kopan alevler gibi olduğunu fark ettim. düşerken, bu muhteşem ayrılmayı hissedebiliyordum diğer tarafa vardığımda, birdenbire evrendeydim, bu kocaman boşluk ve varlıklar.. benimle bu varlıklar arasında uzanan pembe ışıklı gökkuşağına dokundum. ve onu beyaz ışığa döndürmek istiyordum. ama bu inanılmaz pembe ışık, aşk enerjisi ve sevgi kapasitesi, insanoğlu olarak bizim sahip olduğumuz bir şeydi ve ben onlara bunu yollamaya çalışıyordum."

    "...burası tüm gerçekliğin açığa çıktığı öz nokta. anlamların oluştuğu, sembollerin aktığı, sarmaş dolaş olduğu nokta. her bir dildeki her bir sembol ya da harf bu noktadan çıkıyordu. etrafıma bakındım ve anlayabilmek için her şeyi içime çekmeye çalıştım. ama her yerde daha önce görmediğim makinalar ve yapılar vardı ne olduklarını hiç bilmiyordum. bilgisayar laboratuarındaki bir mağara adamı gibiydim hiçbir fikrim yoktu, ama buranın çok ileri bir medeniyet olduğunun bilincindeydim. ne tür bir yaşam biçimiyse; bizim dünyada bildiğimizden çok daha ileriydiler."

    "...bu inanılmaz kubbeli uzayda, herşeyden uzaklaştırılmıştım, içinde hayal edebilecek tüm renkleri barındıran, mozaik camdan yapılmış bir katedral gibiydi. son derece parlak ve canlı renkler, çok büyük, muhteşem bir dom yapı, küçük bir gezegen büyüklüğündeydi. bir de şu kanatlı yaratıklar vardı, tam olarak neye benzediklerini hatırlamıyorum.

    melekler?

    görkemli bir şekilde uzayda süzülen meleğe benzer şeyler bu kadar güzel süzülen bir şey daha önce hiç görmemiştim. orada sanki başka bir âlem vardı, o anda hissettiğim şey buranın ilahi âlem olduğuydu, ilahi alem. bu bir düşünce gibi değil, ama sanki içine doğan bir farkına varış gibiydi. hiç kişisel değildi ta ki ben tüm ruhların yeniden doğmayı beklediği yerde olduğumu anlayana kadar. evet oradaydım daha önce de defalarca gittiğimi hatırladım hayatımda ilk defa bu kadar huzurlu hissediyordum. herşeyin örtüsü kalkmıştı, her umudun, korkunun, maddi dünyayla bağlantılı herşey sıyrılıp gitmişti."

    yaşanılan deneyimlerde kelimelerin kifayetsizliğini farketmişsinizdir, bütün örneklerde görülüyor ki hepsi yaşadıklarını tanımlamakta zorlanıyor. belli ki bilinçaltları ile çok ekstrem etkileşimler yaşıyorlar ve adlandırabilecekleri tek seçenek buranın ilahi bir makam olduğu. yani ilkel insan refleksinin aynısı, yani korkunca yaptığımız gibi, yani anlamlandıramayınca yaptığımız gibi. işte dmt'nin benim için önemi budur.

    ayılma esnasında yaşanan bir diyalog;

    "...ne kadar zamandır burada değilim?

    bilmem gerekiyordu.

    rick cevap verir: “yaklaşık 15 dakika”. bir an şok oldum. zihin bunu algılamaya çalışıyor. çünkü deneyimin bilişsel uyumsuzluğu da bu fikri yakalamaya çalışıyordu. 15 dakika gitmiştim. 15 dakika içinde bin yıllık deneyim. çok yoğun, çok derin, çok şiddetliydi. bir insanın hastane yatağında yaşayabileceği en muhteşem şeydi. tüm evreni deneyimleyebilirler, yaşam, ölüm, ikisi arasında ne varsa… bunun eğlencelik olduğunu düşünmüyorum."

    son örnekte zaman mevhumunun yıkılması ile ilgili bir tecrübe aktarılıyor ve 15dk'lık deneyim gerçekten de 1000 yıl gibiydi deniliyor. peki bu dmt patlamasında anlatılan örnek size yattığı yatak daha soğumadan evreni dolaşıp gelen birisinin hikayesini anımsattı mı? (bkz: miraç)

    dmt etkilerini merak edenler araştırabilirler zaten birçok yerde anlatılıyor. lafı sadede getirirsek; bazıları dmt'nin pneal gland'de(epifiz bezi) sentezlenmesinden yola çıkarak bu yaşanılan deneyimlerin bir mana alemine kanıt teşkil ettiğini iddia ederler. çünkü yaşanılan şeyler -görece- ilahidir ve descartes, pneal gland yani epifizi ruh ile bedenin irtibat noktası olarak ifade etmiştir. ben objektif beyinleri, bu deneyimlerin tanrısal mı yoksa, kimyası-içeriği belli olan bir maddenin neden olduğu reaksiyon mu olduğu konusunda düşünmeye davet ediyorum. ancak bir realite var ki o da şu; bu molekülün etkisinde kalan her birey istisnasız olarak şöyle bir inanışa sahip oluyor;
    "sosyal toplum insanoğlunu maddi aleme mahküm etti, ama biz gidip gördük ki bir mana alemi var."

    şimdi bunu söyleyenler sıradan insanlar. hiçbirinin manevi yanı normalin üstünde değil, ama sıradan insanlar bile böylesine tanrısal etkileşimler yaşadıklarına inanıyorlar ve emin olun bunu yaşamadıklarını anlatamazsınız. çünkü beyin böyle birşey, suistimal ve manipüle edilebilir. bir nevi derin bir rem uykusundan uyanan birinin yaşadığı rüyayı öğleden sonraya kadar atlatamama durumu. ama yaşadıklarını doğru zamanda, doğru kitleye, güzel cümlelerle anlatırsan ve bu mükemmel boyutu insanlara vaadedersen tüm bu süreç binlerce sene sürebilir. sanırım buna din de denilebilir.

    ve ben düşünüyorum ki hayal alemi daha derin olanlar acaba gidip(tabiki gitmediler) nasıl alemler gördüler ve gelip neler anlattılar sıradan insanlara...

    bir ilk-ortaçağ insanı için gerçektende inkar etmesi zor ruhani(?) deneyimler.

    ey sözlük işte spirit molecule dedikleri budur.
  • buna hurafe diyen adamın bilincine zorla dmt zerketmek farzdır dedirten belgesel.
    al bi bak gör dene sonra konuş birader. öyle alışık olduğun insani bilincinden konuşması kolay.

    şayet dmt ve kazanımları üzerine kolektif bir anlayış, farkındalık ve bilinç gelişirse, bütün dünyada din ayrımları ve savaşları biter. tanrıyı ve kainatı aracısız, vasıtasız, doğrudan deneyimleme imkanı oluştuğu için bütün dini metinlerde bahsedilen üstü kapalı-sembolik anlatımlar da hakettiği aydınlığa kavuşur. 21. yüzyıl, enteojenler ve bilincin sıçrama/atılım yapması üzerinden gelişecektir. bunu hep beraber göreceğiz.

    gerici ve muhafazakar zihniyetler hakikatin doğrudan deneyimlenmesi karşısında ne kadar direnirlerse dirensinler, azalarak bitmek durumunda kalacaklar.
  • belgesel, bir belgeselin sahip olması gereken bilimsel tarafsızlıktan ziyade "abiii yeaa çok manyak bi şey" şeklinde uyuşturucu denemiş ergen heyecanına sahip bilim adamları tarafından çekilmiş gibi bir izlenim oluşturuyor.

    zaten dimetiltriptamin'in molekül yapısından kısaca bahsettikten sonra, deneydeki gönüllülere dmt verilmesinin ardından yaşadıkları fizyolojik değişimlerden hiç bahsedilmeden, direkt gördükleri hayallerden bahsediliyor -ki bunun pek bilimsel bir kabulü olduğunu sanmıyorum. bilim somut ölçülebilen, karşılaştırılabilen , tekrarlanabilen değerlerle ilgilenir. (belgeselde bahsedilen deneyle ilgili bir makale olmalı, fakat biz izlediğimiz şey içinde de bu bilgilere ulaşabilmeliydik)

    uyuşturucunun illegal olmasını saçma bulan bir grup insanın, dmt'nin spiritüel dünyaya açılan bir kapı olduğunu ve tedavide kullanılabileceği gibi çekici yanlarından bahsederek, bizi ikna etmeye ve özendirmeye çalışmasından başka elde kalan bir şey olmuyor bu 1 saatlik belgeselin sonunda. hatta dmt hakkında sözlükte okuduklarım daha ilgi çekici ve bilimseldi.

    konu ilginç ve bilimsel olarak araştırılmaya açık. fakat dmt'nin gerçekten bedenden ayrılıp, başka bir boyuta geçmeye sebep olabildiği bilimsel olarak kanıtlanmadığı sürece, hayal görmeye sebep olan bir kimyasal olmaktan öte bir anlam kazanamayacaktır. keza dmt'nin spiritüel etkisine inanan insan, buna inanmak istediği için inanıyordur, ama sonuçta bu yine yalnızca bir inançtır ve herhangi bir soyut inanç sisteminden farkı yoktur.

    dmt'nin oluşturduğu tanrısal bir boyut var, o kısmı anladık, fakat bu tanrısal boyutun; beynin dmt etkisinde oluşturduğu bir yanılsama olmadığı kanıtlanmadan, insanların buna nasıl inanmadığına inanamamak, bir insanın kuran'a nasıl inanamadığını anlayamamaktan öte bir şey değil. netice itibariyle bir enerjiden bahsediyoruz, bu enerjinin bedenden çıkışı ölçülebilir, ölçüldüğü zaman da kabul edilir. gericilik ve muhafazakarlıkla ilgisi olan bir durum değil, tamamen teknolojik yetersizlik.
  • belgeselle benzer içerikte bi bilimkurgu filmi izlemek isteyenler için: (bkz: altered states)
  • (bkz: dmt /@nebuch)
  • öncelikle belirtmek gerekiyor ki, fiziksel ya da mental herhangi bir bağımlılık yapmayan dmt, neredeyse dünyanın her yerinde illegal.
    filmdeki hiç kimse "evet, tribe giriyorsunuz, mantar yutmanın daha fazlası." demiyor, bir spiritüalizmdir almış başını gidiyor. evet, başlangıçta ilginç olan bu konu uzadıkça, filmin süresinin kısa olmasına rağmen (75') baymaya başlıyor. hakikaten izlerken çok sıkıldım.

    oysa serotoninin nasıl keşfedildiği, '60lardaki karşı-hareketin neden yavaşça yok olup gittiği, uyuşturucular hakkında bilimsel çalışma yapmanın zorlukları/saygınlığa etkisi gibi çok daha değerli konulara dokunup geçen film, çok daha geniş (ve eminim çok daha etkili) bir tartışma platformu oluşturabilirdi.
    (http://yucitek.blogspot.com/…t-spirit-molecule.html)