şükela:  tümü | bugün
  • ne zamandır düşünüyorum üstüne bilmiyorum;
    ama melissos 'un, eserine taktığı ad idi bu, onun dışında benim için var olan'ın zaten var olduğunu ve daima var olacağını söyleyen fragmanlarından çıkarılabilecek karşıt sonuç da; hiçbir şey vardıysa, asla hiçbir şeyden hiçbir şey meydana gelemezdir, idi. bu çıkarım aslında benim için mühimdir. zira yaşadığının farkında olan insan, aslında hayatın bir kısmını da çok doğal olarak kaçırandır. örneğin; aşk yaşıyorum diyen, aşksızlığı, haz duyan, tatsızlığı, sadece okuyan, yazmayı, her gün en az 12 saat uyuyan , uykusuzluğu, ekşi sözlük yazarı olan, sözlükte yazar olamamışlığı kaçırabilmektedir. yine şöyle düşünüyorum ki; şeyler arasındaki en temel ayrışmaların temel saikalarını da bu noksanlıktan, yani muharrik olmaksızın, salt kendi karakterinden ötürü diğerine benzememesini hatta öbürü olduğunda olamamasını da bu yolla garipsememeliyiz.

    öyle ki; şimdi var olan olmadığına göre vardır ve vardı ve daima olacaktır ve başı sonu olmayıp zamanca sınırsızdır. olsaydı bir başlangıcı olurdu. olduğuna göre bir kere başlamış olmalı. bir de sonu olduğuna göre bir kere sona ermesi gerekirdi. başlamadığına ve sona ermediğine göre daima vardı ve daima olacaktır, ne başlangıcı vardır ne de sonu; çünkü büsbütün var olmayanın daima var olması olanaksızdır. her zaman var olduğuna göre büyüdükçe de her zaman sınırsız olması gerekir. bir tek olmasa, bir başkasına karşı sınırı olması gerekir. sınırsız olursa bir tek olurdu; iki olsaydı sınırsız olamazdı, tersine birbirlerine karşı sınırları olurdu. böylece sınırsız, sonsuz, bir tek ve büsbütün hep aynıdır. ne yok olabilir, ne daha büyük olabilir, ne şeklini değiştirebilir ne de ağrı yahut acı duyabilir; bunlardan birine uğrasa artık bir tek olamaz. başkalaşırsa var olan artık hep aynı olamaz, tersine önce var olanın yok olması, var olmayanın meydana gelmesi zorunludur.

    onbinlerce yılda bir tek kıl kadar başkalaşsa, bütün zaman içinde büsbütün yok olur. fakat şeklinin değiştirilmesi olanaksızdır. çünkü, önce var olan şekillendirme yok olmaz ve var olmayan meydana gelmez. hiçbir şey eklenmeyince, hiçbir şey yok olmayınca ve değişmeyince şekli değişmiş olarak nasıl var olanlar arasında bulunabilir? ağrı da duymaz. çünkü, ağrı duysa büsbütün var olamazdı ; çünkü ağrı duyan bir şey daima var olamazdı. sağlamla aynı güçte olamazdı. hep aynı da olamazdı ağrı duysa. çünkü bir şeyin ayrılması yahut eklenmesiyle ağrı duyabilirdi, ve artık hep aynı olamazdı. sonra sağlam olan ağrı duyamazdı. çünkü sağlam olan ve var olan yok olur, var olmayan meydana gelirdi. acı duymak için de ağrı duymak için olan aynı söz söylenebilir. boş diye bir şey de yoktur. çünkü, boş şey hiçbir şeydir. şimdi ise hiçbir şey var olamaz. (var olan) hareket de etmez. çünkü çekileceği bir yer yoktur, tersine doludur. boş olsa boşluğa çekilirdi. boşluk olmadığından çekilecek yer yoktur. sık ve seyrek de olamaz. çünkü, seyreğin sık gibi aynı şekilde dolu olmasına olanak yoktur, tersine seyrek sıktan daha boş bir şey olarak meydana gelir. dolu ile dolu olmayan arasında şu ayrımı yapmak gerekir : bir şeye yer verir yahut içine alırsa o dolu değildir ; ne yer verir, ne de içine alırsa doludur. öyleyse boş değilse dolu olması gerekir. doluysa hareket etmez. bir tekin yalnız var olduğunun en güçlü kanıtı bu sözlerdir. fakat şu kanıtlar da vardır. birçok şeyler olsa onların da bir tek için söylediğim yaratılışda olmaları gerekirdi. toprak, su, hava, ateş, demir ve altın varsa, bu canlı öteki ölü, kara ve ak ve insanların gerçekte var olduklarını söyledikleri şeyler, bütün bunlar varsa, ve biz doğru olarak görüyor ve işitiyorsak her birinin bize önce göründükleri gibi olmaları, dönmemeleri ve başkalaşmamaları, tersine herbirinin nasılsa öyle olması gerekir. öyleyse biz doğru gördüğümüzü ve işittiğimizi ve anladığımızı söylüyoruz ; öte yandan bize sıcak soğuk, ve soğuk sıcak, sert yumuşak ve yumuşak sert duruma gelir gibi görünüyor, yaşayan ölür ve yaşamıyandan meydana gelir gibi ; ve bütün bunlar değişiyor ve önce ve şimdi var olan hiçbir şeyin hep aynı olmadığı, demirin sertliğine rağmen biraraya geldiği yerde parmakla aşındığı, altın ve taş ve sert bilinen bütün şeylerin su, toprak ve taştan meydana geldiklerini görür gibi oluyoruz. böylece var olanı ne gördüğümüz ne de tanıyabildiğimiz anlaşılıyor, yani bunlar birbirine uymuyor. kılıkları ve sağlamlıkları olan birçok şeyler bulunduğu söylendiği halde her defa görülenlerden bize herşeyin başkalaştığı ve değiştiği algılanıyor . imdi doğru görmediğimiz ve o birçok şeylerin doğru olarak var görünmedikleri meydandadır. gerçekte var olsalardı değişmezlerdi, tersine her şey önce göründüğü gibi olurdu. çünkü, gerçek var olandan daha güçlü bir şey yoktur. değişirse var olan yok olur, var olmayan meydana gelmiştir. yani buna göre birçok şeyler varsa bir tek nasılsa onlar da öyle olmalıdırlar. var olan bölünmüş olursa hareket eder; hareket edince de var olamaz.

    "..nec vero perturbationes animorum, quae vitam insipientium miseram acerbamque reddunt, quas graeci pathe appellant—poteram ego verbum ipsum interpretans morbos appellare, sed non conveniret ad omnia; quis enim misericordiam aut ipsam iracundiam morbum solet dicere? at illi dicunt pathos." yani türkçesiyle "..gerçekten yaşamlarının hüzün dolu ve acı olduğunu reddeden sorunlu kişilerin zihinsel rahatsızlıklarını ne yunanların dedikleri "pathe" ne de üzerine çalışırken benim söylediğim "morbus" kelimesi tam manasıyla karşılayabilir. kim gerçekten merhamet veya öfkeyle bunlara hastalık demeye cüret edebilir? fakat bu duruma stoacılar "pathos" diyorlar." (cicero, de finibus, iii, 35) yani pathos zihin bozulmasıdır, "perturbatio animi" yani zihin bozulması varsa, zihin bozulmasının başlangıcı ve kendisi artık vardır. yani 'ağrı da duymaz. çünkü, ağrı duysa büsbütün var olamazdı ; çünkü ağrı duyan bir şey daima var olamazdı. sağlamla aynı güçte olamazdı. hep aynı da olamazdı ağrı duysa. '

    işin felsefi izahı bu, pratikte melissos öğretisinin peri physeos (burada physis nesnelerin yaratılışı, doğası anlamına gelmektedir, zira söz konusu var olan şeylerin asıl öz varlığıdır.) diye adlandırılması da doğaldır. ayrıca iki yanlışı göstermektedir; birinci yanlış yol var olanla var olmayanı eşit görmektir, ikinci yanlış yol ise herakleitos ile öğrencilerinin yolu olup var olmayanı eşit ve yine eşit olmayan şeyler olarak görmektir ; bunlara göre varolmak ve varolmamak meydana gelmenin içinde bulunuyor. hep bahsettiğimiz, şu kahrolmayası düzenimizin bize hayat diye yüklediği trajik kabullerimizin içinde, hani benim hep belirttiğim, zıtların uyumu ve eşit düzeyde berdevam şekilde bizi dinç tutmalarının çürüdüğünü görmekteyiz.
    ne zamandır düşünüyorum üstüne artık biliyorum, gerçekten hayatımda olanla olmayanın bir denge unsuru veyahut harmonia 'nın kewl tezahürü olarak değerlendirilmesi, bizzat benim içsel gibi görünen ama dışsal ne kadar etmen varsa hepsini kapsayan, kabul etmediklerim, reddettiklerim, bana eğri gelen başkalarının doğrularını daimi bir şekilde insanın trajik bir şekilde "yaşıyor olması" diye izahına kalkışmam da çürümüştür artık.
    çevreme bakıyorum, en güçlüsü benim, en doğrusu benim, en akıllısı, en pratiği, en sağlam teoriyle duranı, hudutlu fakat en var olanı benim. e öyleyse neden kesik kesik değer ve özgüven kayıpları yaşamıyordum, tıpkı melissos'un da altını çizdiği gibi, belki de cevabı; 'çünkü, gerçek var olandan daha güçlü bir şey yoktur. değişirse var olan yok olur, var olmayan meydana gelmiştir.' açıklamasında gizlidir. sürekli değişim halinde olan insan bir var olur, bir yok olur. öncenin sonrayı kovaladığı bir coğrafyada yaşıyor olmak eylemini gerçekleştiren insanın, herakleitosçu trajedisine asıl şimdi bambaşka bir trajedi eklenmekte, hatta ona karşı durmakta.
    siz sanıyor musunuz, parmenides'in dediği gibi; burada bahsettiğim ikiliğin kabul edilmesinin yanlış olduğu vargısının yaşıyor olmak eylemi süresince çok da muvakkat veya teltik olarak algılanması gerekir. hayır, buna gerek yok, ben bugüne değin gece ile gündüz, benim içim'le dışım, hacivat ile karagöz, sarı ile kırmızı (siyah ile beyaz a karşılık bunu kullanmak istiyorum.) uyumunu yaşıyor olmak eylemine pınar olarak düşünürken yanılıyormuşum, demek istiyorum ama diyemiyorum, çünkü değişiyorum, o başka bir var'idi, şimdi olansa başka bir var, belki de gerçek tam gözümün önünde, yaşadıklarım, muhatap olduklarım, bir şekilde hayatıma dahil olup beni mahvetmeye and içmemesine rağmen bilinçsizce önüme çakıltaşı olmuş, kalbim ile beynim arasında tüm yolları tıkamış, kendini tıkamış, bana giden damarlarını kesmiş, kan kaybı yaşamış, ama böyle nefes alıp verebildiğini, önünü görebildiğini, yanlışlarından sıyrılabildiğini, asıl yanlışın bana uzanan yolların bizzat kendi karakteristikleri olduğunu belirtmiş, gerçek işte belki de tam gözümün önünde; 'doğru görmediğimiz ve o birçok şeylerin doğru olarak var görünmedikleri meydandadır. gerçekte var olsalardı değişmezlerdi, tersine her şey önce göründüğü gibi olurdu. çünkü, gerçek var olandan daha güçlü bir şey yoktur. '

    görüyoruz ama görmüyoruz, yaşımız her saniye hatta ekşi sözlük'e bu satırları yazarken bile kilobaytlarca ilerliyorken, yaşımız saat gibi kurulu bir ilerleme, monoton bir süreci izlerken aslında var olanın bir uyum sanıldığı, bir bütünden ne bekleniyorsa, bütün olmayan şeyden de onun beklenmesi gerekliliğini düşününce,
    ben kendime bakıyorum, evet evet ben sadece kendime bakıyorum, kime bakmalıyım ki, aslında bir şey yok, ailen, okul, çevren, arkadaşların, sevgilin, diğer sevdiklerin, idollerin, aslında hiç bir şey yok, bunların hepsi var ama sen şeklinde var, senin değişmenle alakalı var, ve işin ironisi de burada ortaya çıkıyor; var ama değişen bir şey var, mutlak şey öyle kaldığı sürece var, öyleyse hepsi yalan, süreçler yalan, o an var sadece, anı yaşamak diyorlar ya, işte o var; "onbinlerce yılda bir tek kıl kadar bile başkalaşsam .." diyerek kendime yaklaşamam, ben bir kıldan daha çok başkalaştım, işte şimdi düşünmüyorum, o halde yokum.
  • doğa ya da var olan 'ın hakikatinin görülmesi için şart olan, ağırlığın ve hafifliğin doğru pozisyonlarda irdelenmesi hadisesinden ötürü cicero 'nun de finibus eserinin, 44-47 . bölümlerinden alıntılar yapmak istiyorum;

    "..etenim, si et sapere expetendum sit et valere, coniunctum utrumque magis expetendum sit quam sapere solum, neque tamen, si utrumque sit aestimatione dignum, pluris sit coniunctum quam sapere ipsum separatim. nam qui valitudinem aestimatione aliqua dignam iudicamus neque eam tamen in bonis ponimus, idem censemus nullam esse tantam aestimationem, ut ea virtuti anteponatur. quod idem peripatetici non tenent, quibus dicendum est, quae et honesta actio sit et sine dolore, eam magis esse expetendam, quam si esset eadem actio cum dolore. nobis aliter videtur, recte secusne, postea; sed potestne rerum maior esse dissensio?"

    bilgelik ve sağlığın her ikisi de sağlanması gereken değerler ise, o halde her ikisi birlikte , salt bilgelikten daha değerlidir. fakat her birinin kendine özgü değerlerinin olması, birbirlerinden özellikle ayrılmalarından çok birbirlerine bağlanmalarını sağlamıştır. zira beden sağlığına değer veren fakat onu iyi şeylerden saymayan bizler, bu durumdan ötürü beden sağlığını erdemin önüne koyabilecek kadar kıymetli görmeyiz. peripatetikler de bahsi geçen bu konuda farklı düşünüyorlar; onlar hem erdemli hem de acısız olan eylemin, acıyla işlenmiş erdemli eylemden daha kıymetli olduğunu söylüyorlar. biz ise olaya farklı bakıyoruz. doğru mu yanlış mı olduğumuz daha sonra irdelenebilir; fakat mevzuda her iki fikir arasında büyük bir fikir ayrılığı oldugu açık değil mi?

    "ut enim obscuratur et offunditur luce solis lumen lucernae, et ut interit <in> magnitudine maris aegaei stilla mellis, et ut in divitiis croesi teruncii accessio et gradus unus in ea via, quae est hinc in indiam, sic, cum sit is bonorum finis, quem stoici dicunt, omnis ista rerum corporearum aestimatio splendore virtutis et magnitudine obscuretur et obruatur atque intereat necesse est. et quem ad modum oportunitas—sic enim appellemus eèkair¤an—non fit maior productione temporis—habent enim suum modum, quae oportuna dicuntur—, sic recta effectio—katòryvsin enim ita appello, quoniam rectum factum katòryvma—, recta igitur effectio, item convenientia, denique ipsum bonum, quod in eo positum est, ut naturae consentiat, crescendi accessionem nullam habet."

    güneş ışıkları yanında lambanın ışığının kararması ve önemini yitirmesi gibi, ege denizi 'nin o engin sularında bir damla tatlının kaybolması gibi, croesus 'un zenginliğinde bir meteliğin değerinin olmaması gibi ya da buradan hindistan 'a giden bir yolda atılmış yalnız bir adım gibi; aynı mantıkla vücudun sağlamlık değerleri de, kaçınılmaz bir şekilde, stoacıların en yüce iyi olarak belirledikleri erdemin yüceliği ve parlaklığı yanında görkemini yitirmesi, ikinci plana düşmesi ve hatta ortadan kalkması gerekir. yunancadaki eukairia 'nın karşılığı olarak söylediğimiz latin dilinde 'oportunitas' (bkz: olgunluk), zamanın uzamasıyla daha da artmaz, 'opportuna' (olgun şeyler, olgunluklar) teriminin bizzat içinde doğru zamanda olma -katorthosis / kişisel doğru eylem katortoma'dan çevirdiğim- yani tam zamanında olan, aynı zamanda 'convenientia' (bkz: uyum) ve doğaya da uygun olan bizzat iyi şey, meydana gelişinden sonra zamanla büyümüş değildir.

    "ut enim oportunitas illa, sic haec, de quibus dixi, non fiunt temporis productione maiora, ob eamque causam stoicis non videtur optabilior nec magis expetenda beata vita, si sit longa, quam si brevis, utunturque simili: ut, si cothurni laus illa esset, ad pedem apte convenire, neque multi cothurni paucis anteponerentur nec maiores minoribus, sic, quorum omne bonum convenientia atque oportunitate finitur, nec plura paucioribus nec longinquiora brevioribus anteponent."

    gerçekten olgunluk gibi üzerinde konuştuğum bu şeyler de zamanla daha büyümezler. bu nedenden ötürü; kısa yerine, uzun bir yaşam stoacılara mutlu ve cazip gelmez. hatta şu benzetmeden yararlanıyorlar; bir ayakkabı ayağa tam tamına uyuyor mu ya da uymuyor mu, onunla değerlendirilir. birçok ayakkabı , sayıca az olmasından, daha geniş olması da daha sıkı olmasından iyi değildir. o halde iyi şeyler de yalnızca uyumlu veya olgun olmalarıyla değerlendirilirler, onların çokluğu, azlığından, uzun süreli olması da kısa sürmesinden daha iyi değildir.

    "nec vero satis acute dicunt: si bona valitudo pluris aestimanda sit longa quam brevis, sapientiae quoque usus longissimus quisque sit plurimi. non intellegunt valitudinis aestimationem spatio iudicari, virtutis oportunitate, ut videantur qui illud dicant idem hoc esse dicturi, bonam mortem et bonum partum meliorem longum esse quam brevem. non vident alia brevitate pluris aestimari, alia diuturnitate."

    gerçekten yeteri kadar açık konuşmuyorlar; iyi sağlıklılık, sürenin uzunluğundan daha değerlidir; o halde uzun bir zaman diliminde tecrübe kazanan bilgelik çok kıymetlidir. beden sağlığının kıymeti süreyle, erdeminki de olgunluğuyla değerlendirildiğinden anlamıyorlar. bunu söyleyenlerin şunu söyledikleri de düşünülebilir; "bonam mortem et bonum partum meliorem longum esse quam brevem." yani görecelilikten nasibini alamayanlar bazı şeylerin kısayken, bazılarının da uzunken daha değerli olduğunu göremiyorlar.

    alıntılar, cicero 'nun de finibus eserinin iii, 44-47. bölümlerinden olup çeviriler tümüyle bana aittir.
  • bu gece hangisiydi hatırlamıyorum bir ana haber bülteninde, ciddi haberlerden sonra fason ve alabildiğine mevsimsiz, magazinel ve laf olsun diye zikredilen, iletilen bir haberde bir kez daha anladım ki; doğa dediğimiz yani doğduğumuz, yaşamaya giriştiğimiz, bir şekilde yaşama sürecimizin ölme sürecine dönüştüğü bu kütleyle aynı zamanda pek stoacı bir zihniyetle olabildiğince; convenientia yani uyumlu olmamız gerekmekte. aksi halde böylesi saçma haberlerin metinlerinde; satır aralarındaki umutsuz vakaları görüp de hislenmemek mümkün mü?
    eminim haber neydi diye merak etmişsinizdir, en azından şu satırları okuma zahmetine katlananlar;
    haber şu; 'kadınların cildi, erkeklerinkine göre daha erken bozuluyormuş. son dönem araştırmalar bu gerçeği ortaya koyuyormuş.'
    şimdi diyeceksiniz ki ne var bunda; neden bu haber, kara bulut gibi çöktü senin üstüne?
    evvela şunu da söylemeliyim; haber "kadınlara üzücü haber" başlığıyla verildi. düşünebiliyor musunuz; kadınların ve erkeklerin doğasına göre, son bilimsel araştırmalar bir veri ortaya koymuş, bir yargı söz konusu. fakat bu zaten yaşama sürecini devam ettiren kadınlara üzücü haber diye sunulmakta. i.s. 2006 'da ulusal yayın yapan bir tv kanalının anahaber bülteninde bir haberin textinde; zaten kadının yaşadığı bir hakikat 'üzüntü verici bir haber' başlığıyla yeniden kadınlara sunuluyor.
    'biliyor musunuz, aslında insanlar yaşlanan varlıklardır.' veya 'size bir kötü haberim var, hiçbir zaman gençlik çağımızdaki gibi diri ve temiz kalamayacağız. sürekli yaşlanıyoruz. sakın, siz bilmiyor muydunuz bunu? nasıl olur üzüntü verici bir haber.' veya 'biliyor muydunuz bir gün biz öleceğiz!' veya 'erkekler doğum yapamıyormuş.' veya 'kadınlardan her ay düzenli olarak kan akmakta, üzüntü verici bir haber.' bunların hepsi ne kadar saçma ve yersiz değil mi? çünkü natura yani tabiatın kendisine göre zaten yaşamaktayız biz. ister stoik düşünün ister peripatetik ister islami pencereden bakın ister hiristiyan olun ister deist ister theist ister ateist ister epikurosçu ister septik ister ampirik ister pragmatist nereden bakarsanız bakın insan sürekli doğanın bütün maddeleri gibi değişen bir varlık, yaşayan canlıların içinde yok olmayacak olan var mı? dönüşüm sürecini farklı adlandırabiliyor olmanız durumun ağırlığını değiştirmez; örneğin bu yok olma değil bir değişmedir, diyebilirsiniz hatta değişim sonrası yine sizin ruhunuzu barındıran yeni vücudun yaşamını sürdürdüğünden de bahsedebilirsiniz ama, maddenin, canlı varlığın önceki halinin, statüsünü koruduğunu iddia edemezsiniz.

    içinizde "benim düşünce yapıma göre canlı bir varlık doğadan yok olmayacak" diyebilen var mı? dediğim gibi adını ne koyarsanız koyun sürecin, yok olma süreciniz işliyor. en mutlu anlarınızı düşünün, bu en mutlu anlar aslında mutlu anların bitiş sürecidir, paris ile helena 'nın aşkını düşünün, bu aslında troya 'nın yıkılış sürecidir. mutluluk deyince aklıma bu iki aptalın aşkı geldi, hani şu troya 'nın yıkımına sebep olan aşk.
    dedim ya en mutlu anlarınızı düşünün diye; biraz da en mutsuz olduğunuz anları düşünün; kaybedecek daha fazla bir şeyiniz olmadığından dolayı, artık yükselişe geçme sürecinizdir bu yaşanan. topun yerden sekip yukarı, hatta boyunuzu aşacak kadar yükselmesini düşünün, top artık düşüş sürecinden yükselme sürecine girmiştir, aynı zamanda, topa uygulanan kuvvet ve hıza doğru orantılı şekilde birkaç saniye içinde, bu yükseliş de tekrar düşüşe yönelir. bu sefer süreç düşüş süreci oluyor. işte bu noktada cato 'yu düşünün, onun o övgüye değer cesareti ve muhafazakar boyutta roma sevgisi aslında onun intihara götüren yoldur. julius caesar karşısında cato senatusta kükrerken aslında bu kükreme bitecek, artık bütün kudretini yitirip, caesar haşmeti karşısında kendi kılıcıyla intihar edecektir. demek ki herakleitos 'un zıtlıklar teorisine göz atmak lazım; göz atalım ki; zaten derisini kaybetme süreci yaşayan, bunu yaşayarak öğrenen kadına, yaşadığı şeyin haberini "üzüntü verici" başlığıyla veren zihniyetin pespayeliği daha iyi anlaşılsın.

    varlık için güzide bir tespittir; "inen ve çıkan yol bir ve aynıdır." yani "kozmik açıdan bakıldığında, inen ya da aşağı giden yol (bkz: kato) ateşin sırasıyla hava, su ve toprağa dönüşmesidir. yukarı giden yol (bkz: ano) ise toprağın suya ve havaya dönüşmesidir. bu iki yolun birlikte işlemesi, kozmik düzen içindeki oluş ve bozuluş süreçlerinin ortaya çıkmasına neden olur. bir yandan nesneler bozulur ve ölürken diğer yandan başka nesneler oluşa gelir ve yaşam kazanır. inen ve çıkan yolun bir ve aynı olması bu iki sürecin kozmik düzende bir bütün oluşturmasından dolayıdır." (çeviri ve açıklama cengiz çakmak hocama aittir; her. fragmanlar)

    çok net değil mi, herakleitosçu zihniyeti göz önünde tutarak; kadının doğduğu, yaşadığı, kazandıkları, kaybettikleri aslında kadının kendisidir, yaşadığı şeydir. tabi örnekte kadın geçtiği için, kadın üzerinden konuşuyorum yoksa tüm yaşayan varlıkların bir bütün halinde, geceyle gündüzü yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
    sadece yaşayan varlığın kendisi değildir, aynı zamanda yaşayan varlıkların birbirleriyle uyumu, doğanın kendisiyle olan uyumları da bir bütünlük gösterir. ve bu bütünlüğün kaynağında da algı vardır aslında; düşünsenize algılamasanız, farkında olmasanız gece diye bir şey yoktur. ama düşünüyorsunuz, ortaya koyuyorsunuz, karanlığı anımsıyorsunuz, kaç yaşında, hangi tecrübelerde zamanında olmuş olursanız olun, sonuçta gece diye bildiğiniz şey sizin algınızla alakalıdır, diğer bütün şeyler gibi.

    bir tyrannus yani tiranı düşünün; herkes korkabilir; zorbadır, silah doludur, adamları vardır, zamanında başkalarına uyguladığı şiddeti anımsarsınız, sonuç olarak korkarsınız. ama bir çocuk ondan korkmaz, onun mekanına girer, istediği gibi ordan oraya koşuşturur durur, hatta o zorba ve silahlı adamlarıyla oyun oynamaya çalışır, kılıçlarını ister, vermedikleri zaman ağlar, tyrannus 'un saçını çeker, bilinçsizdir, bilmiyordur. düşünmediği için, anı biriktirme kapasitesi sınırlı olduğu için, mantık yürütemediği için daha önemlisi tecrübesi olmadığı için korkmaz. o halde tecrübe edilen şeye karşı beslenen hisler, tecrübeyle doğru orantılı olarak değişebilir.
    seviyorken, sevmeyebiliriz. nefret ediyorken, tam tersi şekilde kanımız ısınmaya başlayabilir. önceden yıldızlara bakmak hoşumuza gidiyorsa, artık bundan sıkılmış olabiliriz, bilgilenmiş olabiliriz, evvelden mangal başında tatmin olurken, etin zararlarını, hayvanlara yapılanları biraz da abartılmış şekilde bilgi olarak kafamıza aldığımız zaman artık sadece bitkilerle, otlarla beslenip, hayvan eti yememe kararı alabiliriz. yani tecrübe ve bilgi de değişimin faktörlerinden. o halde;

    zaten değişmekte olan kadın vücuduyla ilgili, hele ki insan bilincinin en dolu şekilde kavrulduğu yani insanların çok kolay bir şekilde iletişim içinde olduğu, tedavi görebildiği bir çağda, binlerce yıllık insan yaşamı geleneğinin en temel taşlarından birini, insan vücudunun eski tazeliğini koruyamaması hakikatini, sanki yeni edinilmiş bir bilgi gibi; sunmak ve bunu 'üzüntü verici' olarak sunmak, sanki 'erkeklerin cildinin kadınlarınkinden daha geç bozulması' bilgisinin erkekler için çok büyük, mutlu bir haber olarak sunulması gerekiyormuş gibi, sanki öyle olsa, bu haber iletilse erkeklere, erkekler o an yaşadıklarından, o bilgiye kavuşmamış hallerinden daha mutlu olacaklarmış gibi, saçmasapan durumlar mevzubahis edilemezdi.

    o halde şunda karar kılalım;
    doğayla uyum içinde yaşayan insan hakikatini zaten yaşamaktadır. onun için bu üzüntü verici veyahut mutluluk verici değildir, yaşıyor olmak başlı başına trajedi idiyse de; asla varlığın kendisine ait öz bilgi başlı başına o varlığın kendisidir zaten; bir bütün ve o bütünün hakikati.

    bu trajik bulunabilir, fakat asla üzüntü verici olamaz.
  • apollothemis oğlu, doğa filozoflarının neredeyse en gençlerinden apollonialı diogenes 'in doğa üzerine görüşleri sağdan soldan apartılmıştır. bütünün (evrenin) doğası ona göre (anaksimenes'de olduğu gibi) sonsuz ve sonrasız havadır, bu havanın sıklaşmasından, seyrekleşmesinden ve görünüş şekillerinde değişmesinden ötekilerin kılıkları, imago'ları meydana gelir. diogenes, havayı tanrı bellemiştir. doğanın tanrı aklından payı vardır, bunsuz ondan hiçbir şey meydana gelemezdi. sonsuz sayıda kosmoslar ve sonsuz boşluk vardır.

    diogenes 'in 'doğa ya da var olan' üzerine teorilerini bu entirimde işlemek istiyorum; ve böylelikle artık bu başlık da dönüşüm geçirsin ve kah bir bütün halinde, kah parça parça okuyucuların bilgi içtepilerine, 'doğa ya da var olan' üzerine filozofların öğretilerini, yaşamımızdan da örneklerle sunarak, seslenelim.

    evet efendim, dioegenes 'e göre; yaşamak ve düşünmek gibi duyu algıları da havaya bağlıdır.
    kokuyu hissetmek (bkz: koklamak) beyindeki havayla mümkündür.
    işitme de kulaklardaki havanın dışardaki havayla harekete getirilerek bu hareketi beyne vermesiyle mümkündür.
    görme de gözbebeğindeki yansımayla ; içerdeki havayla karışan gözbebeği algıyı meydana getiriyormuş.
    dilin gevşekliği ve yumuşaklığı ve vücudun diğer bölümlerinden ona yönelmiş damarların bağlılığıyla bir süngerin çekmesi gibi çekilen lezzetler algıya ve beyine akıyorlarmış.

    filozof, bütün var olan, yani yaşıyor olmak eylemini gerçekleştiren nesnelerin aynı şeyin değişmesiyle meydana geldiğini ve aynı şey oldukları kanaatindedir. bu aslında onca açık ve nettir; şu anda bu kosmosta bulunan her şey, toprak, su, hava ve ateş ve bu kosmosta var görünen bütün öteki varlıklardan bir şey, başkasından başka olsaydı —yani kendi özünde başka, orjinal— ve aynı şey olarak sürekli dönnerek değişmeseydi, ne herhangi bir şekilde birbiriyle birleşir, ne de başkasına, başkasından yarar ya da zarar gelirdi.
    aynı olacak şekilde birleşmiş olmasaydı ne topraktan bir bitki peydah olur, ne de bir hayvan ya da başka bir şey meydana gelirdi. fakat bunların hepsi aynı bir şeyden başkalaşarak meydana geldikleri için, bazen böyle bazen başka türlü olur ve yeniden aynı şeye geri dönerler. (ilk öğede çok noesis (bkz: ruh gücü) vardır.) çünkü, noesis olmadan her şeyin, kışın, yazın, gecenin, gündüzün, yağmurların, yellerin ve güneş ışığının belli sınırlar çerçevesinde bölünüşü mümkün olamazdı. eğer dikkatli bakarsak; filozofa göre; bütün öteki şeylerin de yapılabileceği kadar en güzel bir şekilde düzenlenmiş olduğu görülür.

    bunlardan başka şu kuvvetli kanıtlar da vardır : insanlar ve öteki canlılar nefes alarak yani havayla yaşarlar. bu onların ruhu ve noesis'idir. hava olamzsa, insanlar ölürler ve noesis kalmaz. bu yüzden filozof, noesis'i olan şeyin insanların hava dedikleri şey olduğunu düşünmekte. herkesin yöneticisi, kralı, tanrısı ve hâkimi havadır. işte bu da zaten hükümran güç olarak, tanrıyı işaret etmektedir. onun her yerde bulunduğunu, her şeyi çevirdiğini ve her şeyde bulunduğunu düşünen filozofa göre; ondan pay almayan bir tek şey yoktur. hiçbirinin payı da ötekininkiyle aynı değildir. havanın kendisinin de, noesis'in de pek çok değişiklikleri vardır. çok şekillidir, çeşitlidir daha sıcak, daha soğuk, daha nemli, daha sakin, daha hareketli olur, ve bunlardan başka birçok lezzet ve koku ve renk metamorfozları vardır. ruh bütün canlılarda aynı şeydir, dışarda bizi sarmalayan havadan daha sıcak fakat güneşte bulunandan çok daha soğuk olan havadır. bu sıcaklık canlıların hiçbirinde aynı değildir —çünkü insanlarda da böyle değildir.— aslında çok da farketmez, birbirine yakındır. tabii, değişen hiçbir şey öteki şeye tam olarak benzemez, bunun için aynı olması gerekir. başkalaşma çok çeşitli olduğundan canlılar da çok şekilli ve çeşitlidirler, ne şekillerinde ne yaşayışlarında ne de noesis'lerinde birbirlerine benzerler ve bunun nedeni de başkalaşmaların çokluğudur. yine de bütün varlıklar aynı şey sayesinde yaşıyor, görüyor ve işitiyorlar ve hepsindeki başka türlü noesis aynı şeyden geliyor. işte bu (aer=hava) sonrasız, ölümsüz bir vücuttur, ötekilerden bir kısmı doğar, bir kısmı yok olur. —bunun (bu vücudun) hem büyük hem sonrasız, hem ölümsüz hem de çok şey bilen olduğu açıktır, en azından filozof böyle düşünmektedir.

    hava 'nın tanrılığı, yöneticiliği fikri yani diogenes 'in topladığı öğretileri, çağdaş atina tragediası (bkz: euripides) komedia 'yı da (bkz: aristophanes) etkilemiş. hatta diogenes 'in öğretisi o kadar güçlüdür ki avrupa 'da, aer implantatus yani ses algısının kulağın içindeki havayla meydana geldiği fikri, 1760 yılında, contugno 'nun 'kulakta sıvı'yı keşfetmesine kadar kabul edilmiş.
    devam edelim doğa fikirleri üzerine.
  • atina'yı felsefe alanında hareketlendiren isimlerden ioniaanaksagoras, empedokles 'in en küçük madde parçacıkları üzerine olan teoriyi geliştirmiş olup; ona göre bu parçacıklar, görünüş dünyasının cisminin ancak ruh gözüyle görülebilen bölümcüklerdir, bu cisme ayrı nitelik veren aynı madde parçacıklarının çokluca ağır basmasıdır. nesnelerin bu tohumları sayı ve tür bakımından sonsuzdurlar. anaksagoras 'ın ruh gözüyle görmeyi ve bundan doğan bağımsızlığı yaşamanın amacı olarak gösterdiği söylenir.
    ayrıca üç vaka da hayatı kabullenişi üzerine örnektir;
    a/ biri ona oğlunun öldüğünü söylediğinde, anaksagoras bunu sakin karşılamış ve; "ölümlü birini dünyaya getirdiğimi biliyorum." demiş.
    b/ mahkemede suçlu bulunması üzerine; "atinalılar için de benim için de doğa çoktandır ölüm kararını vermiş bulunuyor." diyerek sukunetle karşılamış sonucu.
    c/ anaksagoras 'ın gurbette ölmesi kendisine pek dokunan bir kimseye şöyle demiş; "öteki dünyaya giden yolların uzunluğu her tarafta aynıdır."

    doğa ya da var olan 'ı da şöyle açımlıyor anaksagoras;
    başlangıçta; her şey bir aradaydı, çokluk ve küçüklük bakımından sonsuzdu, zira küçük şeyin çokluğu sınırsızdı. hepsi biraradayken küçüklükten dolayı hiçbir şey ayırt edilemiyordu. her şeyi hava ve aither tutuyordu, her ikisi de sonsuzdular. zaten bunlar bütün yığın içinde hem çokluk hem de büyüklükte en büyük olanlardır. — çünkü, hava ve ateş-aither çevreleyici çokluktan ayrılıyorlar ve bu çevreleyen şey çokluk bakımından sonsuzdur. şimdi gördüklerimiz, yani doğanın parçaları ayrılmamışken her şey biraradayken, hiçbir renk görünmüyordu. bütün nesnelerin karışmış olması bunun önüne geçiyordu. yaş ve kuru, sıcak ve soğuk, aydınlık ve karanlık birbirine karışmıştı ve içlerinde birçok toprak ve hiçbir şekilde birbirine benzemeyen sayısız tohumlar' yığını vardı. çünkü, öteki şeylerin hiçbiri de ötekine benzemez. bu böyle olunca bütün içinde bütün nesneler bulunmalıdır.

    'en küçüğün bir küçüğü olmadığı gibi en büyük bir şey de yoktur.' çünkü küçüğün en küçüğü değil, daha küçüğü vardır — var olanın var olmamasına imkân yoktur —, büyüğün de daima daha büyüğü vardır. ve küçüğe çoklukça eşittir ; kendi başına her şey hem büyük, hem de küçüktür. her nesnede ruh ve akıl demek olan nus'dan başka her şeyden bir parça vardır, bazılarında nus da bulunur. diğer şeyler her şeyden pay alır, nus ise sınırsız ve tek başına egemendir ve hiçbir nesneyle karışmaz, tersine yalnız olarak kendi kendine kalır. çünkü, kendi kendine bulunmayıp başka bir şeyle karışmış olsaydı, bütün nesnelerde payı olurdu, bir şeyle karışmış olsaydı. çünkü, her şeyde her şeyden pay vardır. sonra onu, onunla karışmış olanlar engeller, böylece hiçbir nesneye aynı şekilde hüküm edemezdi, başlı başına bulunan bir şey olduğu gibi. çünkü, o bütün nesnelerin en incesidir, en temizidir,' her şey hakkında her bilgisi vardır ve en büyük güce sahiptir. küçüklerde büyüklerde bütün ruhlularda nus egemendir. bütün dönüşe de nus egemen olmuştur, böylece dönüş ilk başta ortaya çıkmıştır. ve önce bu dönüş ufak bir noktadan başlamış, gittikçe yayılmıştır ve yayılacaktır da. karışanları, ayrılanları ve birbirinden uzaklaşanları, hepsini nus tanımıştır. nasıl olacaktı ve nasıldı, şimdi olmayanları, şimdi olanları ve nasıl olacaklarını, hepsini nus düzenledi ve yıldızların, ayın, güneşin, ayrılan havanın ve ateş-aither'in yaptıkları şimdiki dönüşü de. bu dönüşün kendisi ayrılmayı yapar. gevşekten sık ve soğuktan sıcak, karanlıktan aydınlık ve yaştan kuru ayrılıyor. birçok maddelerin birçok parçaları var. başlı başına akıldan başka hiçbir şey ayrılmıyor, diri ötekinden uzaklaşmıyor. nus ise büyük de olsa, küçük de olsa, hep aynıdır. başka hiç bir şeyin aynı değildir, bir şeyde en çok nelerden varsa herbir şey en açıkça onlar olarak görülüyor ve görülüyordu.

    ve nus hareket ettirmeye başladığında bütün kımıldanandan ayrıldı ; nus'un kımıldattığı ne varsa bütün bunlar birbirinden ayrıldılar. bunlar kımıldanır ve ayrılırken dönüş pek daha büyük bir kopma yarattı. — bu yığınlar böylece dönüyorlar ve ağırlık ve hız altında ayrılıyorlar. hız ise ağırlık doğurur. onların hızı şimdi insanlar arasında bulunan nesnelerden hiçbirinin hızına benzemez, tersine olarak tamamen kat kat hızlıdır.

    daima var olan nus şüphesiz şimdi de vardır, nasıl ki çevreleyende (daha ayrılmamış olanda), çoklukta ve ayrılmayla ona eklenende ve (artık) ayrılmışlarda öteki bütün şeyler varsa.

    bunlar böyle olunca (her yerde) bütün birleşenlerde birçok ve çeşitli şeyler bulunmalıdır, ve bütün nesnelerin tohumları, çeşitli şekiller, renkler, lezzetler ve kokular. insanların ve ruhu olan öteki canlıların da böyle biraraya çatılmış olmalarını kabul etmek gerektir. bu insanların bizlerde olduğu gibi oturulan şehirleri, bakımlı tarlaları olmalıdır ve bizde olduğu gibi, güneşi, ayı ve öteki yıldızları bulunmalı ve toprakları onlara en yararlılarını evlerine taşıyıp sonra kullandıkları birçok ve çeşitli şeyler vermelidir. filozofun ayrılma üzerine söyleyecekleri bunlar, yani bunun yalnız bizlerde değil, başka yerde de olabileceğidir.

    ayrılan maddelerin çokluğu ne hesapla bilinebilir ne de denemeyle. bunlar böyle birbirinden ayrılınca hepsi birlikte ne azaldıklarını ne de çoğaldıklarını görmek gerekir — hepsinden çok olmasına olanak yoktur —, hepsi daima aynıdır." bu bir dünya düzeninde (bkz: kosmos) bulunan (kurucu-parça)'lar birbirlerinden uzaklaşıp ayrılmamışlardır, ne de baltayla sıcak soğuktan, soğuk sıcaktan bölünmüştür.

    meydana gelmek yok olmak üzerine hellenlerin doğru bir düşünceleri yoktur. zira hiçbir nesne meydana gelmediği gibi ölmez de, var olan nesnelerden birleşip karışır, ve karışmadan ayrılır; bunun için meydana gelmeye karışıp birleşme ve yok olmaya da ayrılma deseler doğru olur. — saç olmayandan saç, et olmayandan et olması nasıl mümkündür? (walther kranz, antik felsefe)
  • aslında formatı zorlamak istemiyorum, her entiri başlı başına birdir, ikinci, üçüncü veya dördüncüyle bir bütün şekilde sunulması sözlük anayasasına aykırıdır, ama 'doğa ya da var olan' başlığını biraz bu statüsünden ayrı değerlendirmeye ve sınırı biraz zorlamaya çalıştım; çalışıyorum, ilkçağ filozoflarının doğa ya da var olan üzerine düşün yapıları üzerine bu başlıkta konuşuyorum, fikirlerimi arzediyorum, kendi fikirlerimi o filozoflarınkiyle karıştırıyorum. bu uyarıyı yaptıktan sonra bu entirimde neden bahsedeceksem ona geçeyim;

    efendim aylar önce; ama en az bir-bir buçuk sene oldu heralde; yıllar önce diyemem sanırım, arif'le bir sohbetimizde; hayatımızdaki zıt vakaların nasıl böyle uyum içinde olabildiğini herakleitos bahsinden hareketle değerlendirmeye girişmiştik; kendimize bakıyorduk sadece, üstad'ın tabiat kokan fragmanlarına da bakıyorduk elbet ama daha çok kendi hayatımıza yönelmiştik;
    zira çok ilginçti; en kendimizi dinç hissettiğimiz dakikalar aslında en yorulduğumuz anlara denk geliyordu. istisnasız her insanda böyle olabilir; bahsettiğim şey de zaten salt fiziksel yorgunluk olarak düşünülmemeli;
    örneğin sabahın 6-7 sinde, gün yeni yeni ağarmış bedia hoca 'nın * sabah dersleri gereğince yollarda, öyle böyle değil, bu yakadan beyazıt'a gitmek hele sabah saatlerinde elzemdir, sürünmemiz, kendimizi bitkin, güne hazırlıksız, hatta umutsuz, sadece kişisel günlük davaları düşünmeyin, ülkenin gidişatı, geleceğimiz, bireysel geleceğimiz hep o sabah mahmurluğunun da verdiği etkiyle kara bulutlar tarafından örtülüyordu, ya da şöyle fiilendireyim; örtülebiliyordu. zira her zaman olmuyordu bu, içimizi daraltan, sıkan o kara düşünceler, umutsuzluğumuz kimi zaman yok oluyordu, gayet neşeli ve kahkahalar eşliğinde güne başladığımız da oluyordu. işte üzerinde asıl durmak istediğim de bu. ben herakleitos 'la ilk karşılaştığım zamandan beri hep; onun harmonia'sını, başka bir deyişle; doğrudan fragmanından alıntılarsam; 'tanrı gece ve gündüz, yaz ve kış, savaş ve barış, tokluk ve açlıktır.' yanit anrı denilen varlık; karşıt şeylerden oluşur. (67) inancını kendimle özdeş hesaplamaktayım. bir entirimde daha bahsetmiştim; beni en çok yaralayan şeyler, zamanında beni en çok mutlu eden şeylerdi. bunun şu izahı da mümkündür; beni en çok mutlu eden şey'lerin ortadan kalkması, beni mutsuz etmesinin sebebi, olabilirdi. fakat baktığım zaman hayatıma; eğer tanrı hem barış hem savaşsa; o halde zamanlar arasında da bir uyum olmalıydı; yani ben hem geceyihem gündüzü aynı anda yaşamıyordum, beni en çok mutlu eden şey ile en çok mutsuz eden şey aynı olmasına rağmen, arada bir anakronizm vardı, ve bu zaman kopukluğunun başka türlü yani tek bir nokta gibi değil de, başka türlü açıklanmalıydı; biraz düşünerek hakikate erebilirim, fakat düşünmeme bile gerek kalmadan yine çareyi herakleitos'da buldum; zira onun harmonia 'sı yani uyum kavramı, bir dairesel döngüydü. tanrı kral kültünün doğudan batıya yolculuğu başlığında antik çağ düşünce sisteminde çağlar efsanesinin bir döngü şeklinde birbirini takip eden çağlardan oluştuğunu söylemiştim; tıpkı o efsanede olduğu gibi, ki o efsane bir çok kültürde hafif değişikliklerle vardır tıpkı tüm kültürlerde o dönem bir kahraman beklentisi mevcut olduğu gibi, efendime söyliyeyim; insanoğlu en kötü çağda yaşıyordu; 'insanlık yaratıldığından bugüne dört ya da beş çağ yaşamıştı, beş soy izlemişti birbirini; birincisi altın soyu, ikincisi gümüş soyu, üçüncüsü tunç soyu, sonuncusu da demir soyudur ki, üçüncü ile beşinci soylar arasına adları madenle nitelenmeyen bir kahramanlar kuşağı geliyordu.' ve bu süreç devam edecekti; hesiodos 'a göre döngü işleyecek; ve vergilius'a göre kahraman çocuğun doğmasıyla yeniden altın çağı 'na dönülecekti; tıpkı bu döngü gibi; doğa da bir döngü içindeydi; gece gündüzü takip ediyordu, siyah beyazı, barış savaşı takip ediyordu. o halde beni mutsuz kılan şey de, mutlu kılan şeyi takip edebilirdi pekala. her ne kadar beni mutlu edenle mutsuz eden aynı şey de olsa, zaman farklılığı ve kişi olarak benim üstümde yer alması bir döngü olarak değerlendirilebilirdi, ki herakleitos bunu şöyle dillendiriyordu; "ateşin ölümü havanın doğumudur; havanın ölümü suyun doğumudur." (76) yani beni mutlu eden şey olmasaydı, ben mutsuz da olmayacaktım; gece olmasaydı gündüz de olmayacaktı. o halde şöyle bir durum ortaya çıkıyor; ben mutsuzluğu isteyemem, onun varlığını reddedemem çünkü buna muktedir değilim ve onu reddediş mutluluğu da ortadan kaldırmak manasına gelir, bu da işime gelmez.
    yani 'doğa ya da var olan' a göre konuşursam; olan şeyler, 'başka olan' karşıt şeylere -birbirlerine zıt olanların - muhtaçtır, onsuz olamaz, onsuz kendi doğasını yaşayamaz. farklı bir şey olurdu karşıtı olmasaydı, o durumda başka bir karşıtı olurdu. işte mesele bu; problemimi çözmüş de sayılmıyorum aslında, zira bir uyum sorunu, yani gece ile gündüzün, beni mutlu kılan şey ile mutsuz kılan şeyin uyumuna ya çomak sokulursa?
    yani acı eşiğini atlatırsam; ve mutsuz olmam gereken yerde ben bu hissimi yitirirsem; hatta daha mutlu olursam? ya da geceler uzarsa, gündüz olmazsa? hayatın sadece geceden ibaret olduğunu düşünün, bütün yıldızlar parlatıyor geceyi, aydınlatıyor fakat hepsi aynı anda gelip, aynı anda gidiyorlar. burada da bir zıtlık yok mu? yıldızlı gecenin zıddı yıldızsız gece olabilir mi? benim aydınlanmam ile aydınlanmamam karşıtlık olarak değerlendirilebilir mi?

    'aynı şeydir yaşayan ve ölen, uyanık ve uyuyan, genç ve yaşlı. çünkü sonrakiler öncekilerle, öncekiler sonrakilerle yer değiştirir.' (88)

    felsefe soruların ilmidir, soruları sorup kaçabilirim ve bu önermeye sırtımı dayayabilirim, cevaplar kimin umrundaki; bir düşünün düzen bir'dir, yani yer değiştirenler bir'dir, bir'i oluşturur, başlı başına bir'dir. birçokturlar ama bir 'dir.
    yıldızlar aydınlatır, yıldızlar aydınlatmaz bu da bir'dir, çünkü önce aydınlatıyorlar, sonra toplu halde çekiliyorlar, gidiyorlar. o halde bu bir'dir.
    'doğa ya da var olan' bu birlikten oluşur. benim karakterim, benim yaşamım zıtlıklardan oluşur.
    nietzsche 'nin dediği gibi, 'en çelişkili adam en bilge adamdır.' bunu söylerken dengesizliğe vurgu yapıyor fakat, bu dengesizlik bir 'dir, bir bütün'dür, 'dengesizlikler' olarak görülen, parça parça bölündüğünde de aslında başka zıtlıklar doğuran bu bütünün varlığı insanın umududur bence.
    düşünsenize; sizi en mutlu eden şey artık hayatınızda yok, o halde bu son değildir ki, bu bir başlangıç da değildir, bu sizin mutluluğunuzla, mutsuzluğunuzun bütün halde durması, bir olmasıdır, metapesonta yani yer değiştiren şey'ler, birbirleri olmadan olamazlar. mutsuzluk olmasaydı mutluluk olmazdı, o güzel gülümseme olmasaydı, o güzel gülümse olmadığında oluşan boşluk ve huzursuzluk da olmazdı, belki huzursuzluğun yok edilmesi için, o gülümsemeyi de kafadan silmeyi tercih edebilirsiniz, ama buna ne gücünüz var, ne de bir 'liğin natura'sı, yani doğa ya da var olan durumu buna izin verir.

    içinizde veya dışınızda olan ne varsa, biraz da kaybettikleriniz ve olmayan'ların sonucudur, bir de bu gözle bakınız. nimium ne crede colori yani vergilius 'un eclogae 2. 17 de dediği gibi; 'renklere fazla güvenme'yin, hepsi var olan'la yok olan'dır aslında.
  • tam bir savaş hakimmiş efendim; mitolojik düşünürlerin, ki onların insana dair duruşları günümüz insancıllarının çoğundan daha naturalisttir, doğayla iç içedir, hatta homerik metinlerde örneğin odysseus, kendisini bitirmek isteyen tabiatın kendisiyle bir olmuştur; ben bu çekilen acıyı biraz da isa 'nın acılarına benzetiyorum; odysseus - isa benzeşmesi diye ortaya koyduğum şeye fazla rağbet göstermeyin, zira bu çok cılız bir düşüncedir, sesli düşünüyorum efendim; daha doğrusu yazarak düşünüyorum; isa kahraman değildir, ama odysseus kahramandır.
    isa daha çok aeneas'laşır, zira misyonu vardır, tanrının krallığı hadisesi belki biraz da aeneas 'ın romanum imperium 'un pius atası olması açısından değerlendirilip, bir karşılaştırma yapılabilir.
    benim odysseus ile isa karşılaştırmam salt, goethe 'nin mephisto 'sunun "doğan her şey ölmeye mahkumdur" sözünden yola çıkarak, misyon sahibi isa 'nın görevini yerine getirmesi, insanlığın çekeceği acıları vücud halinde kendi üstünde tecrübe ederek görevinde başarılı olup, babasının yani o inanca göre tanrının yanına çıkmıştır.
    bu açıdan bakılınca aeneas'la benzeşir, fakat tabiatla bir olması, çektiği acıların hükmü açısından odysseus'a benzer. fakat dediğim gibi bu basiretsiz bir savdır. zira en büyük karşı kanıt; isa 'nın kahraman olmamasıdır. zaten bu özelliği de aeneas 'a benzer, aeneas da kahraman değildir, fazla uzatmadan bu konuyu anaksimandros 'a geçiyorum efendim; evet bu entirimizde; anaksimandros 'un doğa ya da var olan üzerine felsefesini kabaca irdelemeye çalışacağım;

    dediğim gibi tam bir savaş vardı; mitoslarla evreni açıklayanlar ve onların karşısında bilimsel araştırıcılar.
    bilimsel araştırıcılar aslında birbirinin yerini alan ardında dünyada hep kalan şeyin, dünyanın varlığının peşindeydiler. thales, bunu belli bir öğede bulduğu halde öğrencisi ve arkadaşı anaksimandros, bunu madde bakımından iyiden iyiye belirlenemeyen, latin dilinde substantia yani töz denilen kavrama yaklaşan, bir şeyde buluyor ve ne zaman ne de yer bakımından sınırı olmayan bu şeye apeiron yani sınırsız şey adını veriyor. bu bakış sonsuzluğa uzanıyormuş, sonsuz, öncesiz bitimsiz maddenin sonsuz olarak yeniden kendine kendisinden şekil verdiği ileri sürülüyor, hatta daha ileri gidilerek bu sınırsız meydana gelme ve yok olma için ilk defa olarak, daha henüz mitolojik nitelikte olmakla birlikte, insanı sarsan bir yasa ortaya atılıyor: her nesneye ve herbir varlığa zaman belli bir yaşama ölçüsü vermiş, sonra o çekilip gidecek, gelene -haksızlığının-, yani hükmetme dileğinin cezasını ödeyecektir. başlı başına var olma dileği; -ben- isteği de yine kendinin yok olmasına yol açar.

    filozofa göre; var olan nesnelerin başlangıcı yani arkhe nin apeiron -sınırsız olan- dur.
    bu durum, principium naturae yani doğanın ilk ilkesi olarak ne suyu, ne de öğe denen seylerden hiçbirini değil de, kendisinden bütün göklerin ve bu göklerdeki dünya - kosmos'ların meydana geldikleri, sınırsız başka bir fikri ortaya çıkarıyor. var olanlar nelerden meydana gelmişlerse, zorunlu olarak yok olup onlara dönerler; zira onlar birbirlerine zamanın düzenleyicisine göre; haksızlıklarının cezasını ve kefaretini öderler.

    "apeiron yaşlanmaz, ölmez, yok olmaz." (a 9, 11, 15 b 1-3)

    ilk canlılar dikenli kabuklara sarılı olarak yaşlık içinde meydana gelmişler, yaşları ilerleyince kuru yere çıkmışlar, kabuğun çepeçevre yırtılması ile kısa bir zaman başka bir şekilde yaşamışlar. — başlangıçta insanların başka kılıktaki canlı varlıklardan meydana geldiğini iddia ediyor, zira ötekiler az zamanda kendiliklerinden yiyeceklerini buluyorlar, yalnız insan, uzun süren bir bakıma gereksinim duyuyor ; bundan dolayı başlangıçta da kendini bu şekliyle kurtarıp yaşatamazdı. — insanların ilk önceleri balıklar içinde meydana geldiklerini ve köpek balıkları gibi büyüdüklerini ve kendilerine bakabilecek hale geldikten sonra karaya el attıklarını anlatıyor.

    görüldüğü gibi, anaksimandros'a göre meydana geliş, bitmiyor.
    sonsuz sayıdaki gökler, ona göre tanrıdır. yani kosmoslar tanrıdır.
  • stoacı bilge için nihil mirari yani hiçbir şeye şaşırmamak durumu doğa'nın ya da var olan 'ın ta kendisidir, virtus 'udur, takip edenler biliyor, defalarca söyledim.
    aslında bu deyiş, platon 'la çatışmaktadır. zira şaşırmak ve felsefenin bundan başka bir ilkesi zaten yoktur. hatta felsefe bizzatihi soruların ilmidir, cevaplar için başka kaynaklar vardır yeteri kadar. hatta platon, sokrates 'in savunması nda zaten ideal olan'ı madem sunmaktaydı; e zaten sokrates 'i yargılayan mekanizmanın asli suçlaması; sokrates 'in sorgulamasi, tanrısızlığı, gençleri para karşılığında eğittiği değil miydi?
    hatta sokrates tümüyle hepsini sorguluyordu aslında;
    atina'da demokrasi ile felsefenin sarmaş dolaş olduğu, ya da birbirini didiklediği yıllarda sofistler arasında iki düşünce çatışıyordu: bunlardan birine göre insanlar doğuştan iyi ve eşittirler; toplumun kötü düzeni onları bozuyor; güçlüler güçsüzleri eziyor; kanunlar güçlülerin elinde güçsüzlere karşı bir silah oluyor. öteki düşünceye göre ise, insanlar doğuştan ne iyi, ne de eşittirler. yalnız güçlü ve güçsüzler vardır; güçlünün güçsüzü yönetmesi, ezmesi tabiat gereğidir ve doğrudur; insan haklı olmaya değil, kuvvetli olmaya bakmalıdır. bu iki düşünceden biri daha çok atina, öteki daha çok sparta devletinden örnek alıyordu. biri daha çok halkçıların, öteki daha çok aristokratların ya da zenginlerin ekmeğine yağ sürüyordu. sokrates her iki görüşe de muhalifti, sorgulama taraftarıydı. o devletin başına en akıllıların gelmesini istiyor, nerede olursa olsun, yalnız akla uygun olanı arıyordu. ne var ki, içinde yaşadığı atina demokrasisinin akla uymayan tarafları çoktu. sokrates de aklının dikine gittikçe durmadan düşman kazanıyordu.

    sokrates herkesin başa geçme hakkını doğru bulmakla birlikte başa geçenin en değerli yurttaş olmasını istiyor, devleti çoğunluğun değil, seçkin bir azınlığın yönetmesini istemiş oluyordu ki, bu da bir yandan halk çocuğunun bilgisizliğini yüzüne vurmak, öte yandan kendilerini en değerli azınlık sayan aristokratratların ve zenginlerin halk düşmanlığını ister istemez haklı çıkarmak demekti. (devlet, önsöz, sebahattin eyuboğlu - mehmet ali cimcoz - 1958) görüldüğü gibi sokratik bir sorgulama, kuşkucu tavır, şaşırmayı, felsefenin de özüne koymaktadır. platon 'un theiatetos 'unda; iris 'i thaumas 'ın kızı yapan kişi, soykütüğünden anlayan biridir. (155 d.)
    jean brun, işte bu noktada; yani stoacı kayıtsızlığın bilgeliği ile, şaşmanın bilgeliği arasındaki makhe durumunda, büyük üstadım, hayatımın erkeği, atın boynuna sarılan adam, yaşlı kadından kadınlara yönelik hakikatini alan adam (bkz: kadinlari cozdugunu sanan kadinlar/@jimi the kewl) nietzsche 'nin sorgucu sokrates'e saldırgan çözümlemelerine başvurur.

    nietzsche için, asıl eski yunan felsefesi, sokrates öncesi filozoflarla başladı. cengiz çakmak hocam da az bastırmaz bu konuda. hatta ömer naci soykan üstadımıza "sizinkiler mahvetti" diyebilmişti. (bkz: 27 nisan 2006 navisalvia toplantisi) (bkz: mythos tan logos a yolculuk) nerede kalmıştım; ha eski yunan felsefesi, sokrates öncesi filozoflarla başladı ve onlarla bitti.. "sokrates'le birlikte birşey değişmiştir." (nietzsche, la naissance de la philos. a l'epoque de la tragedie grecque, fr. çev. g. bianquis -gallimard, 1938-, s.19 ; jean brun, le stoicisme, çev: medar atıcı, iletişim yay., sf:111) sokrates'ten önce gelenler varlık sorununu zaten ortaya atabilmişlerdi, bunu başarmışlardı, trajik bir elemeden geçirmişlerdi; bundan dolayıdır ki; bilimin yapıtlarıyla bir alakası olmayan fakat kendisini biçimlendiren, çevreleyen aynı anda hem yakın hem uzak olan doğayla yüz yüze gelen insanın bu şaşkınlığının, şarkıyla (bkz: carmina) ortaya konduğu ezgileri, doğa ya da var olan başlığı altında incelemişlerdi.
    heidegger 'in daha sonra söyleyeceği gibi; sokrates öncesi filozoflar, ayakta kalmayı, varlığın aydınlığında aradılar. hakikat nedir sorusu, onlar için pozitivist düşünselciliğin yüzyıllarından sonra bizim için, düşüncenin mantıksal uygunluğuna ya da özne ve nesne arasında doğrulanabilir bir bağlantıya dönüştüğü haliyle cevaplanamazdı; yoksunluk belirten a eki ve saklı olma anlamına gelen lanthano 'dan oluşan aletheia sözcüğünün gösterdiği gibi; varlığın örtüsünün açılmasıydı yalnızca.

    nietzsche, "bilim insanı, bilimlerin uzmanlaşmasından da habersiz olan bu çağa yabancı biridir." (a.g.e., s.22) demekte haklıydı. aslında burada durum biraz şekilleniyor, yani bu güzide entirimin konusu, yönü belirleniyor; zira bilim insanının çağa olan barbarlığı, hemen heyecanlanmayın efendim; barbarlık kelimesini, yunanandaki manasıyla; yabancı manasıyla aldım; yabancılığı biraz da insanın doğasından ötürüdür.aslında aklın egemenmiş gibi göründüğü bu çağda;mutlak kabul edişlerimiz, zorunda kalışlarımız aslında bizim çok çok dışımızdaki tercihlere dayanmaktadır; örneğin hayvanların doğumlarını ele alayım; tabi ekşi sözlük'te böyle bir başlıkta konuyu işlerken; kaç kişinin umrundadır hayvan doğumlarından yapacağım örnek merak ediyorum; hayvan çevresine doğar, çevresinde doğar. kutup ayısı yaşayabileceği ortamda doğar; tırmaşık kuşu ağaç kabuklarının altını tercih eder, yuvası, ters çevrilmiş ince koni şeklindedir ve ağacın kabuğu ile gövdesi arasındaki ince yarıklarda kuruludur. (giovanni g. bellani, "quand l'oiseau fait son nid", s.79 ; http://www.hayvanlaralemi.net/) kimi su kaplumbağaları yumurtadan çıkar çıkmaz; suya doğru gitmeye yeltenirler, içgüdüleri gereğince yaşamalarının yolu, çaresi suya doğru gitmektedir. veya doğaya uygun kaçışları vardır hayvanların; örneğin dünyanın tropik bölgelerinde yağmurlar sele neden olduğunda, su yükseldikçe suda boğulmaktan korunmak için bazı karıncalar bedenlerini birleştirip, bir çeşit kayık şeklini alırlar. karıncalardan oluşan bu kayık suda giderken, sürekli olarak top gibi yuvarlanır. böylece, bütün karıncalar sırayla biraz suda kalıp, biraz da nefes alabilmeleri için dışarıda kalmış olurlar. (zoobooks, animal wonders, ocak 1998, vol.15 n.4 , s.10) bitkilerdense deniz üzümü sadece kurak bölgelerde yetişirken, dereotu nisan-haziran ayları arasında, sarımtrak renkli çiçeklerle açar. bunlar örnektir; ne kadar canlı varsa; doğaya uygun (bkz: secundum naturam) doğar, gelişir, korunur, yok olur. doğayla uyumu kendiliğindendir; doğanın kendiliği ise bir çemberdir; herakleitos 'a göre; çemberin çevresinde başlangıç ve son ortaktır. (herakl., fragmanlar, 103) yani kosmos anlayışı zamansaldır. çemberdeki başlangıç ve sonun ortak olması kozmik düzenin ebedi ve ezeli bir dönüş içinde bulunması anlamına gelir. kozmik düzen içinde buluna hiçbir şey kalıcı değildir. sürekli olarak ölüm ile yaşam, bolluk ile kıtlık, yaz ile kış yer değiştirir, ama kozmik düzenin kendisi her zaman var olmaya devam eder. (a.g.e.) peki o halde bu çemberde; çevresine doğan (ve orada yaşayan) hayvan ve bitkilerden farklı olarak insan nerededir? insan çevresine doğmaz mı? kanımca insan da çevresine doğar; ama bunu salt çevre olarak tanımlayamam; şöyle söylemeliyim; insan 'kültürel çevresi'ne doğar. yani hayvanlardan ve bitkilerden farklı olarak; dünyaya gelir; yani dünyanın herhangi bir yerine de gidebilir, dünyanın herhangi bir yerine gidebilme yetisine sahip insan'ın, nasıl oluyor da çemberdeki rolü hayvanlarınkinden ve bitkilerinkinden farklı olmuyor. o halde burada farklılıklara rağmen; hem de doğal ve lojik farklılıklara rağmen oluşan bir'lik durumu bir hakikattir. (bkz: rasyonel dunyada en az bedelle en fazla mutluluk)

    insanın doğasından , bilim adamının çağa neden uzak kaldığına dair parıltılar elde edebilmekteyiz; o halde sokrates öncesi filozofları, modern bilimsel uygarlığımızın, henüz acemi uzak ataları diye gören örneğin l. brunschvicg (les etaples de la philos. math.; j. brun a.g.e.), düşün sistemlerine karşı pos bıyıklı üstadın bir savaş açması gerekiyordu, cengiz hoca 'nın da banyo küvetinde balık avlamak mevzuunda, söz konusu deliyi sorguya çeken akıl doktorunun rasyonel dünyadaki baskıcı karakterine isyanı da dahil olmak üzere karşıt bir sokrates öncesi -asıl- felsefi argümanların savunuculuğu söz konusudur. mythos'unu yitirmiş modern'in, kırık sandalyesine oturmaya çalışan hantal ve iri kıyım, biçimsiz postmodernist sistem ise trajedinin bir başka boyutunu teşkil etmektedir. burger king, osmanlı usulü köftelerini, amerikan makinelerinde, türk işçilerinde pişirtirken, ne farkı var bu liberal ve rasyonalist sistemin, sokrates öncesini tukaka ilan edenlerin pespayeliğinden? postmodernist karmaşanın yarattığı kaotik çözülmeleri ibretle izleyedururken biz, beri yandan sokrates öncesi filozoflarda, kendilerine göre verimli olabilecek yanını altını çizmeye ve mitolojiyi önemsiz ya da "mantıköncesi anlayış" diye ele almaya yönelenler olacaktır ki, bu travmatik bilinç, bilim yoluyla, medeniyet için kızılderililere hastalıklı battaniyeler verecektir, o ayrı, fakat bu travmatik bilincin, bilim yoluyla, tarihi için, bir kalkış noktası olarak değerlendirilemeyeceği de aslında aşikardır. (j. brun, a.g.e.)

    nietzsche, sokrates'i, erdemin bir bilgi olduğu ve ancak bilgisizlik yüzünden günah işlendiği fikrinden sorumlu filozof görür. nietzsche, sokrates'e saldırır sorgucu olduğu için, ama akendisi de sorgucudur. ortak yönlerinin olduğunu bilir nietzsche; "itiraf etmem gerekir ki sokrates, bana o denli yakın olduğu için,ona karşı, nerdeyse durmaksızın savaşıyorum." diyebilmiştir. (nietzsche, a.g.e. s. 208) hatta eleştirilerinin çoğunun haksız olduğu bile söylenebilir, söylensin ama açımlar yaratılıyor, sorgunun sorgusu soğuk bir açı yaratıyor, serin fakat yeni.
    cengiz hoca 'nın, hocası ömer naci soykan 'a "mahvetti sizinkiler" dediği gibi; nietzsche 'ye göre; platon'dan beri filozoflarda özsel bir şeyin eksikliği vardır. büyük yalancı veya büyük melez hangisi hoşunuza gidiyorsa; platon, herakleitos 'tan ve pythagoras 'tan birşeyleri saklı tutan'dır.
    hindistan'dan çıkma ruhun göçtüğü düşüncesiyle, kosmosun kanununu ileri süren milet öğretisini birleştiren pythagoras, kosmik hareketin öncesiz-sonrasız çemberine şimdi insan ruhunun tunçtan, hiç şaşmayan bir kanuna uyarak çeitli insan ve hayvan şekillerinden geçerek aynı şekle dönüşünün çemberini kuruyor.
    doğudan aldığı diğer şey de; öğretisinin karşıtlıkları dünyanın kurucu ilkeleri olarak gören ikinci esaslı düşüncedir. bu düşünce, iran'dan gelir. (walther kranz, antik felsefe, sf:41, çev: suad y baydur) "bir gün gelecek ben elimdeki bu değnekle yine karşınızda ders vereceğim." diyen pythagoras 'tan platon 'un hem de herakleitos 'la birlikte birşeyler kapması, melez bir düşün sistematiğinin ta kendisi haline gelmesinden bahsederken; herakleitos 'un bizzat pythagoras la ilgili fikirlerini de gözardı etmemek lazımdır; hani fragmanlar çevirisine sert bir eleştiri gelmişti de , burada yaldızını döküvermiştik ya; fragmanlar/@jimi the kewl işte bakın bir kez daha bir sorunla karşılaşıyoruz, herakleitos 'un pythagoras 'la ilgili görüşlerini içeren fragmanlar diels 'e göre sahtedir. örneğin 129: "mnesarkhos oğlu pythagoras insanlar arasında en fazla araştırma yapmış kişidir. o kendi bilgeliğini bu incelemelerden seçtikleri üzerine inşa etmiştir. çok şey bilmek kötü sanattır." dediğim gibi diels 'in sahte kabul ettiği bu fragmana güvenmek yerine, sadece aklımızın bir köşesinde, herakleitos'a bu ifadenin yakıştırıldığının en azından garantisini hissedelim. ve biz tekrar konumuza dönelim; platon işte bu iki (herakleitos'la ilgili çok bahsettim, çok entiri girdim, o yüzden ayrıca bir bilgi sunumuna bu entiride gerek duymadım. inen ve çıkan yl bir ve aynıdır - kendimi keşfettim - her şeyi yıldırım yönetir - fragmanlar/@jimi the kewl - herakleitos/@jimi the kewl - güneş her gün yenidir - hybris/@jimi the kewl) platon bu melezliğine ayrıca; erdemin bilgide temellendiğini öne süren sokratesçi fikri de katmış. ve nietzsche burada yakınır işte; empedokles'in, herakleitos 'un, anaksimandros'un yapıtlarından yoksun bırakan kötü yazgıdan yakınır, bunun karşılığında "biz, stoacıların, epikuroscuların ve cicero 'nun yazılarıyla ödüllendirildik." (a.g.e. s:39) der. stoacılar, herakleitos'u "aonun, evrenin oyununa ilişkin temel estetik kavrayışını, evrenin düzeni açısından sakınımlılığa indirerek" açıklamış ve yavanlaştırmışlardır; özellikle de, elbette insanların çıkarlarına ilgi göstermişlerdir; öyle ki, onun fiziği, bu kafalarda, ona buna durmaksızın "plaudite amici" (dostları alkışlayınız) buyruğunu veren kaba bir iyimserliğe dönüşmüştür. (nietzsche, a.g.e. 71; j brun, a.g.e. sf:113)

    nietzsche 'nin trajik kaderi de, yakındığı bahisten pek farksız da değildir esasında, zira 'nietzsche, "yaşamaya sirtini donmuş bilim adamlanm kapi dişarı etmek gerekir" derken, yaratici soluğunu yitirmis bilim adamlarını kastediyordu. bilimi kabuklastirmis, çekildiği bu kabuğun içnde ünlu, unvanlı, alımlı, çalımlı yasayan, kabuğun dısına çikmayi bilimdisi sayan, buna dayanamayan, kendisini üretecekken kendisini tüketen, bir orta çag adami gibi yasarken kendisini aydin sanan insandir bu nietzsche'nin sozünü ettiği.' (atilla erdemli, insan ya da trajik olan, navisalvia 2004) oysa ahlaksallaşan görülerine rağmen, en büyük yafta yapıştırılmıştır: ahlaksız nietzsche. sorgucu ve daimoncu sokrates 'in tanrısız olduğunun iddia edilmesi ve suçlanıp mahkemeye çıkarılması gibi, trajik bir şekilde nietzsche deyargılanıp mahkemeye çıakrılmıştır, yargılayan kilisedir, ahlakçılardır, akılcılardır, mythosunu yitirmiş fakat bunun eksikliğinde olup olmadığını bile bilemeyen konumlarında olanlardır, tanrı öldü mottosuna sırtını dayayan, birikimsiz ateistlerdir. atilla hoca 'nın bu trajik yazgıya bakışı ise tek kelimeyle enfestir:
    'nietzsche 20. yy.'ın başında öldüğünde, insanlık, barbarlignii örten maskelerinin pek cogunu henüz cikartmamişti. iki dünya savaşına, gaz odalarından atom bombasina degin bircok yontemle gercekleştirilen toplu öldürmelere, bu iki savasın dogaya ve insana getirdiği yikimlara ve 20. yy. boyunca sürüp 21. yy.'a atlayan bolgesel savaslarda, bu yikimlarin onlara, yirmilere katlanısına; insan yasamini ayakta tutan değerlerin paramparca edilisine, barbarliğin en uygar giysiler içinde siritarak ortaya cikişina tanik olmamişti. eğer insani asagilayan bütün bu olaylara nietzsche tanik olsaydi, sanıyorum "tanrı öldü!" diye bagirmazdi; "öldürün şu yeni tanrıyı! yok edin şu yeni dinin mabetlerini! tutuklayin müritlerini!" diye haykirirdi. o haykırırken, öldürülmesini istediği yeni tanrı, tutuklanmasini istediği müritleri ile ona en trajik cezayi verirdi: dünya barış odülü.'

    stoacılıkla birlikte bilgi insancılığı denebilecek olanın doğuşunu kabul etmek gerekir, zaten modern felsefenin yargı filozoflarının az çok açık bir biçimde stoacılığa başvurmuş olması yeterince anlamlıdır. stoacı için, bilge kişi, aklın yazgısına aydınlık bir biçimde boyun eğendir, bu gizemden ve teolojiden sıyrılmış fikir, çağdaş pozitivist insancılığın temelinde bulunur. bilge kişi, yani aklın yönetiminde yaşadığı için özgür olan insan, kendisine tutarlı ve yaşanılır bir evren kurmasına yol açacak olan tek şeye, doğanın ya da tarihin akla uygun yasalarını tanımaya bağlanır. özgürlük denecektir. doğal ya da tarihsel olarak nitelenen belirlenimciliğin anlaşılmasına dayanır: öyleyse bilge kişi, sonuçta bilim insanıdır. (brun, a.g.e. s.113-114)

    brun'un vardığı sonuç bu, nietzsche ters köşede, herakleitos öbür köşede, platon zaten melezdi, pythagoras yalancının teki, cicero 'yu okumak zorunda kaldık, jimi dağıldı, stoacı adam, bilim insanına dönüştü.
    oysa bu tam bir kıyımdı.
  • "quantas rerum flectat habenas
    natura potens, quibus immensum
    legibus orbem provida servet
    stringatque ligans inresoluto
    5
    singula nexu, placet arguto
    fidibus lentis promere cantu.
    quamvis poeni pulchra leones
    vincula gestent manibusque datas
    captent escas metuantque trucem
    10
    soliti verbera ferre magistrum.
    si cruor horrida tinxerit ora,
    resides olim redeunt animi
    fremituque gravi meminere sui.
    laxant nodis colla solutis
    15
    primusque lacer dente cruento
    domitor rabidas imbuit iras.
    quae canit altis garrula ramis
    ales, caveae clauditur antro;
    huic licet inlita pocula melle
    20
    largasque dapes dulci studio
    ludens hominum cura ministret.
    si tamen arto saliens texto
    nemorum gratas viderit umbras,
    sparsas pedibus proterit escas,
    25
    silvas tantum maesta requirit,
    silvas dulci voce susurrat.
    validis quondam viribus acta
    pronum flectit virga cacumen.
    hanc si curvans dextra remisit,
    30
    recto spectat vertice caelum.
    cadit hesperias phoebus in undas,
    sed secreto tramite rursus
    currum solitos vertit ad ortus.
    repetunt proprios quaeque recursus
    35
    redituque suo singula gaudent.
    nec manet ulli traditus ordo,
    nisi quod fini iunxerit ortum
    stabilemque sui fecerit orbem. "

    **

    "doğanın gücü
    nasıl her şeyin dizginlerini elinde tutar,
    yasalarıyla, öngörüsüyle,
    şu koskoca dünyayı nasıl korur,
    çözülmez bağlarla bağlayıp
    nasıl da kenetler bunca varlığı,
    şu yumuşacık teller eşliğinde,
    ahenkli bir şarkıyla anlatmak isterim hevesle.
    kartaca arslanları gururla geçirse de üstlerine,
    o çok şık zincirleri,
    ellerinizle verdiğiniz etleri kapıp yeseler de,
    zalim efendilerinden ödleri kopup
    sessizce dayansalar da hep yedikleri dayağa,
    kan bulaştı mı bir kez o korkunç çenelerine,
    sinmiş ruhları nasıl da şahlanır birden,
    vahşice kükreyerek dönerler asıl doğalarına;
    boyunlarındaki zincirleri kırıp öyle bir fırlarlar ki,
    kanlı dişlerini geçirip ilkin efendilerini parçalar,
    kudurmuş öfkelerini böylece bastırırlar.
    yüksek dallarda türkü tutturan bir kuş,
    kapatıldı mı kafesteki daracık odasına,
    bal karıştır suyuna istersen,
    bol bol yem ver, üstüne titre,
    olanca şefkatini göster, oyunlar oyna onla,
    zıpladı mı o daracık yuvasından,
    koruların o hoş gölgesini bir gördü mü,
    ayağıyla dağıtır hemen yemini, çıkar üstüne tepinir,
    iç çekip sadece ormanları ister,
    o tatlı sesiyle sadece ormanları fısıldar.
    güçlü bir el çekti mi aşağı,
    başını yere eğer fidan,
    bıraktı mı kıvırdığı dalı ellerin,
    doğrulur göğü seyreder yeniden,
    phoebus, hesperia'nın sularına batar geceleri,
    ama gizli yolundan hep geri döner,
    her zaman doğduğu yere sürer atlarını yeniden.
    arar bulur her şey kendine özgü yolunu,
    ancak yuvasına döndü mü mutlu olur.
    varlıklara emanet edilen tek değişmez düzen,
    başlangıcı sona bağlayan,
    kendisine ait çemberi sarsılmaz kılandır."

    boethius, philosophiae consolation
    çev: çiğdem dürüşken