şükela:  tümü | bugün soru sor
  • soyut, içeriksiz bilinç.

    ya da analizde kalakalmış anlak düzeyindeki bilinç.

    en ayrılmaz özelliği keyfiliğidir. yeter ki bir şeyi ‘gerçek birliğinden’ çözüp onu tüm soyutluğunda — daha doğru bir anlatımla, tüm sahteliğinde — yakalayabilmiş olsun, o artık özgürdür; yakaladığı o soyut olana, o sahte olana sahteliğine yaraşır bir biçimde istediği her şeyi yapıştırabilir. dolayısıyla da aldanmaları da aldatılmaları da yazgılarıdır. çünkü keyfi (olumsal) olanın yazgısı gerçek karşısında silinmektir.

    ki yeryüzündeki bilinçlerin tamamı bu türdendir. “tamamı” ifadesini mahsus seçtim, çünkü bunun yerine “nerdeyse tamamı” şeklindeki bir ifadeyi tercih etseydim, bu ifade yine de epey bir sayıda doğal bilinç olmayan bilinçlerin varlığını ima edecekti ki, gerçek hiç de öyle değildir.

    öyle bir bilinç biçiminden bahsediyoruz ki burda, kuantum kuramcısı da, izafiyet kuramcısı da ve hatta bu ikisini uzlaştırmayı amaç edinen string kuramcısı da bu aynı bilinci paylaşır.

    betimlerken soyut dedik, içeriksiz dedik ve adına da ‘doğal’ dedik. ne demek doğal, niye doğal diyorlar buna. ya da aziz yardımlı bu bilinç biçimini neden ‘doğal’ sıfatıyla niteliyor. bunun nedenini onun kendisinden okumuş ya da dinlemiş değilim, o yüzden aşağıdaki paragrafta vereceğim açıklama bana ait olacak.

    şimdi efendim, az biraz ilgilileriniz bilir ki hegelian dizgede ‘insan’ doğa ve tinin birliğidir. doğa burda bildiğiniz doğa, yani fiziksel anlamındaki doğa; öz anlamındaki doğa değil. (çünkü biz mesela “insanın doğası” dediğimiz vakit çok zaman insanın özünü kasdederiz.) işte bu adlandırmada ‘doğal’ sıfatının seçilmesinin sebebi, bence, duyusalla tinselin birliğine sıçrayamamışlığı, spekülatif birliğe kavuşamamışlığı, daha tam anlatımıyla gerçeğe ulaşamamışlığı ima etme isteğidir.

    iyi de bütün bunlar ne demek? kuantum kuramcısının bile ulaşamadığı gerçek bilinç ne ola ki?

    örneklerle ilerleyelim. mesela bize ne öğretilmiştir hep? şu: aydınlanma aklın hakimiyetinin dönemidir. öyle değil mi, biz böyle bilmez miydik? ama işin aslı hiç de öyle değildir, çünkü aydınlanmanın aklı hiçbir zaman gerçek akıl olmadı, hep soyutta kaldı.

    soyutta kalmak ne demek derseniz açıklamaya çalışayım: aydınlanma neye karşı ortaya çıktı? kiliseye, onun dayattığı dogmalara karşı. ve burdan hareketle de gitti inancı toptan ortadan kaldırdı.

    oysa inanç başka şeydi, boşinanç başka şey. dolayısıyla da ortadan kaldırılması gereken inanç değil, boşinançtı. bu ayrımı yapamadıkları için de kendisine karşı haklı bir mücadele verdikleri boşinancı, içeriklendirecekleri yerde gittiler toptan ortadan kaldırmayı seçtiler. inkar ettiler yani.

    inançla boşinanç arasındaki bu ayrımı bilerek göz ardı etmediler a, akılları o kadardı, o kadarını yapabildiler.

    ne demek inanç; ve boşinançla arasındaki fark nedir?

    açmaya çalışayım… şayet inanç bir bilgi nesnesine — diğer bir anlatımla, bir bilinç biçimine, ki bilinç biçimiyle bilgi aynı manaya gelirler — bir duygu yatırımıysa, boşinanç (gerçek) nesnesi olmayan bir bilinç biçimine yatırılmış duygudan başka bir şey değildir. o halde boşinanç nesnesi olmayan inançtır ve her halükârda ortadan kaldırılması, içeriklendirilmesi gerekendir.

    hülasa, bizim boşinançtan sıçramamız gereken yer, inancın toptan yok sayılması değil, o inancın gerçek bilinç biçimlerine — ya da gerçekten bilinene — yatırılması olmalıydı.

    yahu hem kuantum kuramını da izafiyet kuramını da bu bilinç biçimi ortaya attı diyorsun hem de dert yanıp mızmızlanıyorsun, bunları keşfeden bir bilinç var da daha allah’tan belanı mı istiyorsun dediğinizi adım gibi biliyorum.

    bir kere bunlar keşfetmiyorlar, icad ediyorlar. yani uyduruyorlar. bunu baştan söyleyeyim de.

    hani babanın vali olan yaramaz oğluna “oğlum ben sana vali olamazsın demediydim ki” şeklindeki o korkunç veciz sözü vardır ya, bu da o misal, ben bu bilinçlerin yeni şeyler icad edemeyeceklerini söylemiyorum ki; bu bilinçler, bir: ‘değişmeyenin bilgisi’ anlamındaki gerçek bilgiye ulaşamazlar, iki: anlam demek gerçek bilgi demek olduğundan ‘anlam’a varamazlar, diyorum. yani gerçek insana varmanın dışında her şeye varabilirler. mesela çok rahatlıkla yararı ilke yapabilirler. çünkü iyiyi tanımazlar. tanıma ancak bilgiyle olur, adam bilmiyor ki nasıl tanısın. (batı bu bilinç biçimiyle yarardan bir tık yukarıya kıçını yırtsa sıçrayamaz anlayacağınız.)

    kuantumun, izafiyetin ya da string kuramının (gerçek) bilgi olmadığını, yanlışlayanı çıkana kadar hüküm sürecek olan ‘bilimsel bilgi’ olduğunu aklı başında herkes teslim edecektir zaten. bu minvalde şunu söyleyeyim, işte bu soyut kuramsal ustur ki mesela kuantum durumunda sadece kesiklilikten ibaret bir niceliği varsayabiliyor, izafiyet kuramı durumunda saltık boşluk olarak kabul ettiği uzayın bükülmesinden yerçekimini çıkarsayabiliyor ve string durumunda da boyutsuz string’e titreşmeyi gönül rahatlığıyla yapıştırabiliyor. soruyorum, süreklilik olmadan kesiklilik düşünülebilir mi? veya boyutsuz olana titreşme yapıştırabilir mi? peki ya saltık boşluktan bükülme çıkarsanır mı? ama bu bilinç biçiminin onca parlaklığı bile muhale, saçmaya dur diyemiyor. neden? çünkü kavramı bilmiyor.

    işte gerçek akıl, hegel’in spekülatif, aziz yardımlı’nın kurgul dediği akıldır. ya da rasyonalist felsefi akıl da diyebiliriz buna daha genel olarak.

    batının göreli olarak bu kadar ileri olmasına rağmen ahlakça neden bu kadar geri kaldığı şimdi daha rahat anlaşılıyordur sanırım. çünkü orda hakim olan akıl hala bu soyut akıl. dolayısıyla ne bilgileri gerçek bilgi, ne özgürlükleri gerçek özgürlük… ve bütün bu mülahazaların zorunlu sonucu olarak, söylememe bile gerek yok ama yine de söyleyeceğim, ne de duyunçları gerçek duyunç. yani bu şimdiki batı özgürlüğü soyutta kalmış duyunçsuz bir tindir. ve bu gerçekliksizliği gerçek karşısındaki yitimliliğinin teminatıdır.

    ettiğimiz bunca laftan sonra görece az ya da çok geri kalmış kültürlere bakarak “hadi ordan, bu batı mı (ahlakça) geri” diyen buraya kadar okuduklarından hiçbir şey anlamamış demektir. biz bu kadar sözü bir ‘gerçek olan’ı kıstas alarak ettik, yoksa amazonun bilmem neresinde yaşayan kabileleri kıstas alarak değil.

    (bkz: #75792185)
    (bkz: #75739843)
  • --- spoiler ---

    evet, doğanın da mantıksal bir iskeleti var. ve o mantıksal iskelet kavramsal bir iskelet ve kavramsal bir bağıntı, dizge yapısı. iskelet yerine dizge diyeceğiz. yani doğanın ussal olması aynı zamanda doğanın bilgisinin olanağı. çünkü iki tane logos vardır diye bir düşünce yok klasik felsefede. bir yanda insanda bir logos, diğer yanda doğada bir logos. yani logosun nesnel olarak var olduğunu söylerken kullandığımız logos sözcüğü aynı zamanda insanın kendi logosu. anaksagoras’a dönersek nous evrenin temelidir, derken kullandığı sözcük insan nousuyla aynı şeyi anlatıyor. o şunu demiyor: insanın öznel usu evreni yaratır, ya da evreni biçimlendirir, demiyor. materyalistler böyle anlamak istiyorlar, ya da başka türlü düşünemiyorlar. bu biraz önyargılı bir yaklaşım ve geçersiz. ama anaksagoras’ın terimlerine dönersek, genel olarak anlık, zihin ya da us olarak çevrilebilen öznel nousun, öznelliğinin yanında nesnelliği var. yani evrenin özü/temeli noustur demek, evren yasaldır demek, evrende doğa yasaları egemendir, ya da bulunur demek.

    [bir katılımcı:logos orda kendini doğa yasası olarak, ya da tinsel alanda tin yasası olarak kendini ortaya koyuyor ama burda karışmaması gereken şey, orda doğa yasası olarak kendini ortaya koyan şey de sonluda değil aslında. o her zaman ve her yerde. ama orda ona tabi olan fenomen zamanda. bu başka bir şey.]

    bunların hiçbiri bi çırpıda yanıtlanıp geçilecek konular değil. mesela logosun doğayla ilişkisi nedir, tinle ilişkisi nedir? hatırlarsanız benim geçen hafta ortaya atıp yanıtlamaya çalıştığım soru da buydu: mantık biliminin doğa ve tin alanıyla, ya da felsefeleriyle ilişkisi konusu… bu önemli bir soru, burda bir yineleme falan yok, bunlar her zaman gündeme gelebilecek sorular. ama her gündeme geldiğinde değişik açılardan yaklaşabiliriz. yani bu konular kolay çözülmüyor. yani doğal bilincin — felsefi olmayan bilincin yani — daha önce kurduğu o biyokimyasal bağlantılar, kimyasal bağlantılar, sinapslar vs., bunlar nedense bi çırpıda çözülüp yerine yenileri gelmiyor. neden bu iş yavaş oluyor? çünkü o yapılar bir sistematik bütün oluşturuyorlar kendilerinde. yani bizim kişiliklerimiz aslında, entelektüel kişiliklerimiz diyelim buna, ya da duygusal kişiliklerimiz, birer sistem. az çok tutarlı. bütünüyle tutarlı diyemeyiz ama genel olarak tutarlı demek zorundayız. aşağı yukarı bir sistem diyebiliriz. (neden sistem diyebiliyoruz bu doğal bilinç yapılarına) çünkü bir ögeyi çürüten bir başka ögenin olması olanaklı değil. çünkü mesela bir insan hem faşist bir ideolojiyi benimseyip hem de özgürlüğü benimseyemez. veya hem ahlak yoktur deyip hem de moral olarak davranamaz. ya da aynı zamanda da (ahlak) vardır diyemez. ya da (doğal bilinç) bunları yine de yapıyorsa o zaman bunları biraz önce bahsettiğimiz yanlış bağlantı pahasına yapıyor demektir. mesela marx "ahlak yoktur” diyor, “metafiziktir" diyor. ama görünüşte insan için en ahlaksal önermeyi de kendisi getiriyor, ve diyor ki: “insanlık sınıfsız topluma ulaşmalıdır, sömürü olmamalıdır, insanlar eşit ve özgür olmalıdır vs.”. bu en yüksek moral ilke. bütün bunlar insana tam varoluş hakkı verilmelidir anlamına gelen sözler bunlar. ama bu kişi aynı zamanda da ahlak metafiziktir diyor. burjuva önyargıdır vs. diyor. bu bağlantısızlık (tutarsızlık) onun entelektüel zayıflığını ya da yetersizliğini gösteren bir şey. ve bu, onun kafasında yine de bir sistem olmadığı anlamına gelmiyor ama doğal bilinç bu sistem konusunda çok yetersiz, çok zayıf olabiliyor. ve postmodernler bu işin doğal olarak böyle olduğunu söylüyorlar ve tutarsızlığın kural olduğunu söylüyorlar. çünkü logos zaten yok onlar açısından. o yüzden örneğin salman rüşdi'ydi (galiba) dimi. onun bir sözü var, ve “ben” diyor, “pekala bilincimde birbirleriyle çelişen ögeleri bir arada tutabiliyorum” diyor. orda içerik konusunda — yani hangi iki çelişik önermeyi/ögeyi kasdettiği konusunda — örnek vermiyor tabii ama o tutarsızlığın insanın normal durumu olduğunu söyleyebiliyor. postmodernizme bu yüzden şizofreni deniyor. çünkü orda artık ussal iletişim ya da ussal diyalog ya da uslamlama, bildiğimiz anlamda yürümez. çünkü uslamlama yapabilmek için usu hiç olmazsa doğal olarak bırakmak gerekiyor. işletmek gerekiyor. ama bunlar bilinçli olarak usu bloke ediyorlar. ve o yüzden şizofrenik diyorlar kendilerine, çünkü şizofreni us bozulmasından başka hiçbir şey değil. paranoya, şizofreni değil.

    [bir katılımcı: ama bunu fark etmeleri de aslında ussal olduklarını göstermez mi?]

    güzel bir soru. ama onu da kabul etmiyorlar. etmemeleri de gerekir, çünkü ussal olmamak onların amaçları. mesela yukarda verdiğimiz örnekte salman rüşdi — zihninde bir arada tutabileceği iki çelişik önermeyle — bence “ben hem hint kast sistemini hem de ingiliz demokrasisini savunabilirim”i kasdediyor. ben ikisini de pekala savunabilirim, diyor. bunu neden yapıyor? bunu yaptığı zaman bir rahatlama ve gevşeklik içine girebiliyor, çünkü kendi ülkesi kast sistemi altında varlığını sürdürüyor. öte taraftan, bir demokrasi içinde yaşıyor, bir kastın ne kadar irrasyonal ve insana yakışmayan bir şey olduğunu biliyor. ki bu söylemiyle — ben pekala bilincimde birbirleriyle çelişen ögeleri bir arada tutabiliyorum sözleriyle — hem bir hindu olarak inekleri koruyan ama gene de ülkesini de gerilikten kurtarmak isteyen gandi’yi aklamış oluyor, hem de içinde yaşadığı ingiliz demokrasisini aklamış oluyor.
    --- spoiler ---

    16 0cak 2009 mantık bilimi dersleri / aziz yardımlı.

    not: parantez ve tire içi olan kısımlar benden. köşeli parantez içinde olanlarsa katılımcıların araya girişleri.