şükela:  tümü | bugün soru sor
  • kendisi bir gazeteci olup, "2000'ler türkiye'sinde gazetecilik ve medyayi anlamak", "milliyetçiligin pençesindeki kartal kosova", "utaniyorum ama gazeteciyim / türkiye ve yunanistan'da gazetecilik" isimlerinde üc adet kitabi bulunmaktadir. *
  • tombul ve seker bi insandir. evli iki cocuk babasidir. esi helga hanim harikulade bir insandir. insan gazeteci kavramina guzel bir ornek teskil eder.
  • odtü medya ve kültür araştırmaları yüksek lisans programında "gazeteciliğin sosyolojisi" isimli dersi veren insan.
  • bilkent iletişim ve tasarım bölümünde de ders vermişti vakti zamanında*.
  • devrimcidir.
    bitmez tükenmez bir enerjisi vardır.
    dostluğunu yaşayan bilir.
    sosyalizmin en iyi temsilcisi, dayanışmanın ustasıdır.
    odtü'lüdür. damardan gazetecidir.
    yanında olunası, adam gibi adamdır.
  • birgun de yazar.
    ergenekon sorulari makalesi:

    ergenekon iddianamesi nihayet herkesin elinin altında. internette bir “tık” mesafede. 2.500 sayfayı okuyacak zamanı, sabrı, ilgisi olanlar devasa bir dehşet senaryosunun sayfaları arasında dolaşabilirler.

    şu günlerde içinde bulunduğum durum böyle bir okumaya olanak tanımıyor. iddianameyi ancak gazetelerdeki özetlerin elverdiği ölçüde biliyorum. bu da ciddi değerlendirmeler için yeterli değil.

    ancak, iddianamenin özellikle giriş bölümlerinde söylenenlerin bu ülkede sosyalist solun yıllarca dillendirdiği “derin devlet” analizleriyle benzeştiği, iddiaların ciddiye alınması gerektiği söylenebilir.

    bu noktada, ergenekon ve darbe tartışmaları üzerinden soyalist solu hedef tahtasına oturtan tartışmalar nedeniyle de, iddianame üzerine dikkatle eğilmemiz gerekiyor. bu bir gazetecinin, bir köşe yazarının kolaylıkla yapabileceği bir iş değil. sosyalistlerin, belki ortak bir komisyon oluşturarak, uzmanlardan bir ekip kurarak, her cümleyi eleştirel aklın süzgecinden geçirerek didiklemesi gerekiyor iddianameyi. tarihsel bir sorumluluk bu, çünkü 2500 sayfalık iddianamede sosyalistlerin tarihine de dokununan çok şey var.

    iddialar önemli. vahim. neredeyse geçmişin karanlık kanlı olaylarının tümünün çıktığı ele işaret ediyor. peki, ne ölçüde sağlam delillere dayanıyor? işte bu noktada kuşkum büyük. telefon “geyikleri”nin, gazete yazılarının ötesinde ciddi delillere ulaşılamaz ve yıllarca süren bir yargılama sonucunda iddinamede adı geçen sanıklardan bazılarının mahkum edilmesiyle dosya kapanırsa, “derin devlet” ortadan kalkmış, onun etrafındaki soru işaretlerinin tümü yanıtlanmış mı olacak? hayır, belki tam tersi!

    şimdi, bu yargılama sürecinde, darbeye karşı olmak adına birşey yapılabilecekse, delici bir akıl yürütmeyi devreye sokmak ve ortaya soruşturmayı derinleştirici yeni yeni sorular atabilmek gerek.

    islamcı ve liberal çevrelerin, iddianame ve operasyonu bir “demokrasi devrimi” olarak şişirirken, kocaman bir balonun gölgesinde asıl “derin meseleler”in gizlenmesine hizmet etmelerine izin verilmemeli.

    iddianame 2500 sayfa boyunca bir dehşet örgütünden söz ediyor ama o örgütün liderinin, “1 numara”nın kim olduğuna ilişkin bir tanığın verdiği “eşgal”den başka birşey yok. iddianame, pek çok iddia sıralarken, bir de karar açıklıyor: “örgütün mit’le ve tsk ile bağlantısı yoktur!”

    bu noktada sosyalistlerin “derin devlet” analizlerinden ciddi bir kopuş var. akla; bugüne kadar yaşanan çok sayıda karanlık ve hukuk dışı olaydan resmi yapıları uzak tutma çabası mı var sorusu geliyor. bir yandan pkk, hizbullah, dev-sol, mafya, tit, kemalistler, ip aynı kumanda merkezinden yönetiliyor gibi gösterir ve herşeye ilişkin derin bir kuşku yaratılırken, öte yanda köklere uzanmaktan adeta özenle uzak duruluyor.

    zaman’dan mümtazer türköne ergenekon operasyonuyla koca bir kayanın yerinden oynatıldığına ve her türlü “haşerat”ı temizleme fırsatına dönüştüğüne öyle iman etmiş ki “yılanlar çıyanlar, akrepler, solucanlar panik içinde sağa sola koşuşuyorlar. onları koruyan koca kaya kütlesi kalkınca artık herbirini teker teker ayağınızla ezebilirsiniz” diye yazıyor.

    yeni şafak’ta kendisini “bir müslüman” olarak tanımlayan yusuf kaplan da bu dilden dehşete düştüğünü söylüyordu dün. sonra da, “bir fitne ve fesat şebekesinin çökertilmesi”ni takdirle karşıladığını ama “fena halde dolmuşa bindirildiği hissini” taşıdığını belirtip önemli soruları soruyordu: abd’nin 50 yıldır kullandığı ama artık işi biten bir yapı, abd için küresel ölçekte daha kullanışlı başka bir şebekeyle değiştirilmek mi isteniyor? dünya sisteminin lordu abd tarafından dünya sisteminin çıkarlarını daha iyi koruyup kollayacak, üstelik islami kaygıları önceleyen bir ‘ekip”e mi havale ediliyor işler? birileri türkiye’yi sahibi aynı olan bir dolmuştan indirip bir başka dolmuşa mı bindiriyor?

    şimdi, sorular sorma zamanı. iddianameyi didik didik edip, eleştirel aklın süzgecinden geçirerek, boş verilmesine değil, derine, en derine inilebilmesine hizmet edecek sorular sorma zamanı...
  • bugün "sosyoloji okumak" başlıklı yazısıyla ülkemizde hala önemi yeterince kavranamamış sosyolojinin kendisine ve sorunlarına değinmiş yazar.

    http://www.birgun.net/…68&day=05&month=02&year=2009
  • 7 temmuz birgun'deki yazisinda demokratikleşiyoruz hem de nasil! diyor..

    "hrant’ın duruşması henüz sonuçlanmadı. televizyonlar bir tanığın “cinayet sırasında ogün samast yalnız değildi” dediğini duyurdular. göz göre göre, ağır çekim ilerleyerek geldi, hrant’ı vuran mermi.
    hani, akp eliyle demokratikleşiyoruz ya... 2 yıldır süren hrant dink davası da önemli kanıtlarından biri demokratikleşmemizin. cinayete göz yumanlar, yargılanmak bir yana, terfi ettiriliyor! neredeyse demokrasi kahramanı ilan edilen iktidar, bazı şeylerin üzerine gitmekte pek gönülsüz.
    hafta sonunda bir inci daha geldi, demokrasi mücahidi başbakanımızdan: “o çok satan gazeteler manşetten giriyorlar, ‘istanbul’da sıkıntı var, ankara’da sıkıntı var’ diye. ankara sıkıntısı ‘kongreyi ertelediler’, onun için ne kadar seviniyorlar. sana ne ankara kongresinden, ne olacak?”
    bize neymiş, ankara kongresinden... bir başbakan ki, ülkesindeki medyanın yarısından fazlası kendi dümen suyunda gitmesiyle yetinmiyor, geri kalanlara da düzen vermeye çalışyor. hangi kongreyi nasıl haber yapacağımızı da kendisi belirlesin istiyor!
    ve biz bu anlayışla demokratikleşiyoruz, hem de nasıl?
    başbakan medya muhabbetine bayılıyor. her fırsatta “büyük medya”yı, “çok satan gazeteler”i paylıyor. paylıyor da, o büyük medya ve çok satan gazeteleri sayarken, grevci gazetecileri kapı önüne koyan atv-sabah grubu hiç aklına gelmiyor.
    “sana ne ankara kongresinden” diyor ama, biraz ayak sürüyerek ankara’nın başına getirdiği melih gökçek’in “devletin ajansı”nın muhabirlerine yaptığına birşey demiyor.
    başkentin belediye başkanı adliyeden çıkamıyor bu aralar. her biri namına nam katacak anlı şanlı dosyalardan sorgulanıyor. normalde medyayı ne kadar çok sevdiğini bilen gazeteciler de adliye yolculuklarında yalnız bırakmıyorlar gökçek’i. lakin, ne olduysa, geçmişte kamera gördüğünde bülbül kesilen gökçek’in ağzını bıçak açmıyor şimdilerde. ağzı açıldığında dökülen sözcükler de üçü geçmiyor: “ne çekiyorsun lan!”
    ağzının içine bakan korumaları dalıyorlar aa muhabiri gazetecilere. demokratikleşiyoruz, hem de nasıl?
    medyaya, gazetecilere ve sendikaya, örgütlenmeye karşı tavır bir iktidarın demokratikliğini ölçebileceğiniz en önemli turnusoldur. alın size başbakan’ın geçim derdinden canları burnuna gelmiş işçilere, onların kendisine karşı epey anlayışlı olan sendikaları türk-iş’e karşı reva gördüğü tavrı: “buyursunlar greve gitsinler!”
    bir demokratikleşmedir ki; “ananı da al git”lerle, “sana ne benim ankara kongremden”lerle, “ne çekiyorsun lan”larla, “buyurun greve”lerle dolu dizgin ilerliyor.
    o ilerleme iktidarın dümen suyundaki trt’de en çarpıcı biçimde yaşanıyor. öyle bir kadrolaşma yaşanıyor ki, dillere destan. hükümete yakınlığıyla bilinenler, koşulları uysa da uymasa da, baku ve aşkabat gibi temsilciliklere atanıyorlar.
    trt’de olup bitenleri gerçek sahiplerine, halka, anlatan haber-sen yöneticilerinin başına gelmedik kalmıyor. yandaşlar yurtdışı temsilciliklerine atanırken, haber-sen yöneticilerine soruşturma üzerine soruşturma açılıyor. “siz misiniz en son 44 milyon liralık yolsuzluğu gözler önüne seren, size kendi kurumunuza girmek de yasak” havasında trt yönetimi. kurum dışından yüzlerce kişinin yemek yediği yemekhane ankara radyosu personeline yasaklanıyor. itiraz eden haber-sen yöneticileri hakkında da “kapının kolunu kırdınız”, “güvenlik görevlilerini tartakladınız” diye soruşturma açılıyor. sonra, gelsin “geçici görev” adı altında “sürgün”ler, açığa almalar...
    demokratikleşiyor, hem de nasıl! öyle demokratikleşiyoruz, kimilerimiz mest; bunlara hiç aldırmıyor. asker gidecek demokrasi gelecek diyor, başka birşey demiyor!
    chp ise muhalefetlerin anasını askeri savunma üzerine oturtmuş gidiyor. halk tv çalışanlarına türkiye gazeteciler sendikası’ndan istifa etmeleri için olmadık baskı yapılıyor. sendikalı gazetecilerin iş akitlerini feshediyor.
    bir yandan iktidar, bir yandan muhalefet bastırıyor.
    demokratikleşiyoruz, hem de nasıl!"
  • 1960 yılında niksar'da doğdu. 12 eylül'le birlikte odtü sosyoloji bölümündeki eğitimine zorunlu bir ara verdi. 1984 yılında üniversiteye döndü ve mezun oldu. 1997 yılında verdiği tezle doktor unvanı aldı.
    gazeteciliğe 1987 yılında 2000'e doğru dergisinde başladı. 1990 yılında demokrat dergisini çıkaranlar arasında yer aldı. 1988 yılında alman radyosu ard için, bir yıl sonra da halen türkiye temsilciliğini sürdürdüğü ispanya uluslararası haber ajansı agencia efe için çalışmaya başladı.
  • son dönemlerde tv'de dinlemeye değer bulduğum yegane objektif ve mantıklı akademisyen. an itibariyle ntv'dedir. daha sık görmek isteriz.