şükela:  tümü | bugün
150 entry daha
  • 2010 yılında gerçekleştirdiğim olağanüstü güzel deneyim.
    üstelik o zaman haydarpaşa garı henüz kapatılmamıştı.

    unutulmaması için not düşülsün tarihe! önce izmir'den istanbul'a otobüs bileti aldım. sekiz saati aşkın süren bir yolculuğun ardından ertesi günkü büyük yolculuk öncesi kuzen'in evinde kaldım, ki tamamen yorgun olmayayım. sabah sekizde kalkacak tren için yedi buçukta haydarpaşa'daydım.

    kahvaltı edeyim derken falan tren saati hemencecik geliverdi zaten. kahvaltıda simit+peynir+soğuk ama leziz çey vardı.

    haliyle yataklı vagondan almıştım bileti. bilet alırken görevliye sormama rağmen yine de yanıma başka birini verip vermeyecekleri endişesiyle oturdum kompartmanıma. bir kompartman, iki yata ve tek yolcuydum. zaten tüm yataklı vagonu toplasak onbeş yolcu ya vardi ya yoktu.

    kompartman: döşemesi nispeten eskimiş, sırt dayama yeri açılınca yatağa dönüşen uzun bir kanepe, kanepenin yanında aşağı katlanınca yan duvara birleşen bir sehpa, kanepenin üstünde gömme bir yatak, karşıda küçük bir dolap, dolap içinde daha da küçük bir buzdolabı ve buzdolabının hemen yan tarafında küçük bir lavaboya açılan kapı, kapı ile buzdolabı arasında da bir elektrik prizinden (bu önemli) müteşekkildi.

    yanıma aldığım kitabının ve dizüstü bilgisayarımı dolabın üzerine yerleştirip prizin çalışıp çalışmadığını kontrol ettim hemen. çalışıyordu. sonra trenin hareketiyle birlikte manzarayı seyre koyulma triplerine giriverdim bir anda. bildiğim yollar, bildiğim istanbul, bildiğim manzara. pek cazip değil şimdilik diye düşündüm.

    kitap okuyayım biraz diye açtım kitabımı ama koridordaki konuşmalardan ve açık kapım yüzünden gelip geçenlerin bakışlarından tam konsantre olamadım kitaba ve koridorlardan geçenlerden birinin laf atmasıyla ben de bir an da kendimi koridorda devam eden muhabbetin içinde buldum. komşularımla tanışma vakti gelmişti.

    vagondaki diğer yolcuların geneli asker ailesiydi ve çocuklarının iki gün sonraki yemin törenlerine katılmak için düşmüşlerdi yollara. hepsi iyi, temiz görünüşlü insanlardı. muhabbet arasında ikramlar çıkıverdi ortaya. "acaba" deyip eski tren hikayelerini anımsıyor, "yok yaa" deyip kabul ediyordum ikramları. hepsi birbirinden lezizdi ne de olsa hepsi asker görmeye giden anne sevgisiyle yapılmıştı.

    muhabbet adapazarına doğru sonlandı, herkes kompartmanına çekildi. biraz çevreyi seyrederek, biraz fotoğraf çekerek ve mütemadiyen müzik dinleyerek devam ediyordum yolculuğa. arada muhabbetler tekrar kurulsa da bunlar genellikle kısa olup ankara'ya kadar birkaç kez tekrarlanıyordu. manzara kah güzel, kah tekdüzeydi...

    öğlen yemeğini yemekli vagonda yedim. fena değildi. ama camdan akan manzara eşliğinde yemek yemek apayrı bir zevkti.

    akşam üzeri ankara'ya vardık. tren burada biraz uzun duruyordu. bu duraksamadan faydalanıp indim ben de hemen aşağı. büfeden biraları kapıp geri geldim yerime.

    tekrar hareketle akşam yemeğini birleştirdim ve ilk biramı burada yudumlladım. sonra gecenin karanlığında, camdan yansıyıp dışarının görünmesini engellemesin diye ışıkları kapatarak karanlıkta biralarımı içerek devam etim yola. bu sırada geceyi içime çekiyorum bolca. sessizliği ve bu sessizlikte raylardan gelen tekdüze ritmi sindiriyorum usulca. hayaller, hesaplaşmalar, itiraflar... bana kalsın.

    gece bir ara uyandım tren hareket etmiyor, perdeyi aralayınca sivas yazısını görüyorum. uyumaya devam ediyorum. tekdüze ritm ninni olmuş artık. sabah -erkenden- uyanınca nerede olduğumu bilmesem de manzaraya hayran kalıyorum. o daracık vadide kıvrıla kıvrıla ilerleyiş çok hoşuma gidiyor. pencereyi açıp kafamı camdan dışarı çıkarıyorum. sabah serin. hayat güzel. karnım aç.

    kahvaltı yine yemekli vagonda yine keyifli. kahvaltı sonrası kah kitap okuyarak kah manzaraya bakarak kah ilerlemiş komşuluk ilişkilerini daha da ilerleterek geçiyor. gün uzuyor. mekan hem hep aynı hem de sürekli değişiyor. zamansız, boyutsuz bir alet bu tren...

    akşama kadar olağan üstü manzarayla birlikte erzurum'a kadar gidiyoruz. erzurum'a hava kararmışken varabiliyoruz ancak. yarım saate yakın bir bekleyişin ardından vagonları azalmış trenimizle yola devam ediyoruz. sanki yolun sonu yaklaştıkça tren daha da hızlanıp daha da hızlanan zamana yetişmeye çalışıyor. saat yirmiiki sularında yolun sonuna yaklaştığımızı düşünerek iyice yerleştiğimiz kompartmanlarımızda yavaş yavaş toplanmaya başlıyoruz tüm komşularla beraber. açılmış valizler kapatılıyor, dağılmış çöpler toplanıyor.

    yirmiüç otuz sularında kars görünüyor. heyecanlıyım. biraz buruk biraz heyecanlıyım, çocukluğumun geçtiği yerleri yeniden görecek olmanın mutluluğu var içimde. camı açıyorum bir kez daha. kömür kokusu doluyor burnuma, oradan yayılıyor tüm hücrelerime.

    yirmiüç kırkbeşte iniyorum trenden. hava soğuk, keyfim yerinde...

    dipnot: en önemlisi zaman trende. sanki zamansız bir an oldu o kırk saat. hiç bir hücrem yaşlanıp ölmedi o kırk saat içinde. trene binen ben ile kırk saat sonra trenden inen ben tamamen aynıydım. sanki.
  • like meraklısı ergenlerin yeni gözdesi olan gezidir. sorsan çoğu kars'ın yerini bile gösteremez.
161 entry daha