şükela:  tümü | bugün
  • ilk milli eğitim bakanımız, lozan'da ikinci murahhas olan ve ilk ortopedi ve sünnet kitaplarımızın müellifi, eski sağlık bakanımız merhum rıza nur'un; okunduğu zaman, 100 küsür yıl önce yazılmış olmasına rağmen günümüz hekimlerinin bile (kendi başlarına gelen vukuatı hatırlayarak) tebessüm edeceği hatıralarıdır. internet ortamında bulunmaması üzerine, buraya tevdi etmeyi münasip gördüm...

    --------------------------------------------------------------------------------------------------

    hekimlik hayatı...bu hayat 1317'den 1324 yılına kadar yaşadığım hayat. bunda zevkler, heyecanlar, kederler, yasalar, eza ve cefalar, şerefler, nükteler doludur. üzerinde çalıştığınız şey insan ve hastadır. gece-gündüz hasta görürsünüz. hasta muzdariptir. ümitsizdir. kâh ağrılar içinde çırpınıp, bağırır, yerlerde yuvarlanır. kâh bitaptır, kımıldayamaz. kâh inim inim inler, ağlar, imdat ister. hasta ekseriyetle pistir. irinler, pislikler, sidikler içindedir. bir kısmı fena kokar. bir kısmında iğrenç ve korkunç urlar, yaralar vardır. bu manzaraları görür durursunuz. hasta korkunç bir şeydir. yaklaşan insanın hayatını tehdit eder. onlar hayata kasteden korkunç mikropların fıskiyeleri gibidir. işte böyle bir muhittesiniz. bu hal insana, hele hisli insana elim bir surette tesir etmektedir. derdim: bizim tiyatrolarımız, hasta salonları, güzel manzaralarımız bunlar. hekimin musikisi, hergün dinlemek mecburiyetinde olduğu nefha inleme, ağlama, meded feryadlarıdır. ye's gelirdi. hekimlikten çıkmak isterdim. bu hallerde nevrastenik olduğunum anlar olmuştur. derdim ki hekim içtimai sınıfların en kara bahtlısıdır. kendime acırdım.sonra kazurat, sidik, balgam, türlü mülevves cerahatler kadavralar daima tahlil ettiğimiz, muayene ettiğiniz şeylerdir. bunlar zar-u aderde bizim çiçeklerimizdir. sonra hergün hayat tehlikesindesiniz. hastadan, ameliyattan hastalık, mikrop alır, ölürsünüz. öf!... bu ne güç, ağır sanatmış derdim. sonra gündüz hastalar, pislikleri ve mikroplarıyla uğraş, gece de kitaplarla çalış. bu da zaruri. kitapları bırakan hekimin hekimliği derhal geriler. tıb
    alemi o kadar genişlemiştir ki avrupa'da hergün yüzlerce tıbbi kitap, risale,mecmua ve tıbbi gazeteler çıkmaktadır. daima yeni şeyler keşfedilmektedir ki bunları takip etmeğe mecbursunuz. bu da yorucu bir iş. hem de masraf kapısı. bunları düşünür, yine hekimlik ne güç işmiş derdim. halbuki pek bir kazancı da yok. iyi kazanan hekim var; bunlar avrupa'dadır, bizde de üç- beş kişiye münhasırdır. bu da o kadar bir kazanç değil. hem de iyi bir muayenehaneniz olacak; on-yirmi yıl geçecek; meşhur olup para kazanacaksınız. diğer hekimler umumiyetle " kût-ü lâ yemut" halindedirler. en iyi bir hekim de meselâ bir avukat kadar kazanamaz.

    kâh hasta genç, ölümü muhakkak. sizden imdat bekler, ağlıyor; elde bir şey yok. yüreğiniz parça parça olur.. sade bu azap sizi ezmeğe kâfi. bereket versin hekimlerin çoğu zamanla taş yürekli oluyor. bu duygulardan tecerrüd ediyor. sanat bunu yapıyor. kâh hasta ümitsizliğe düşer, sizden yardım göremez. size ağız dolusu küfür eder. kâh hastanın, asabi bir hastalığı vardır; size küfürler, hakaretler eder, hatta tokat atar. bunlara da eyvallahtan başka bir şey diyemiyeceksiniz. bazı hasta delidir, sizi boğar. mazhar osman anlattı: şişli'de bir hastaya çağırmışlar. bakmış, deli, lâzım gelenleri söylemiş çıkmış. beş-on adım atmış. biri arkasından gelip onu yere devirmiş, altına almış. meğerse deli arkasından fırlayıp sokağa çıkmış, onu yere vurmuş ve üstüne çöküp dişi ile gırtlağını ısırmış. mazhar osman diyor ki: "bereket versin yakam devrik yaka, kolalı ve o vaktin modasına göre enli idi. deli gırtlağı ısırmak için sert yakayı ısırdı. böyle olmasaydı hançeremi kırmış geçirmişti. ne yapayım artık daima böyle yaka takıyorum." bu kara levha içinde bazan bir hastayı tedavi, türlü emek edersiniz. iyileşir. o vakit onun yüzünde saf bir gülümseme belirir. bu size işte cennet hayali vaadeder gibi tatlı gelir. keyiflenirsiniz. hatta gurur duyarsınız. hastaların da çoğu huysuz olur. size türlü lüzumsuz eza ederler. neler yapmazlar?!.. keza bu kadar müthiş şeylerin mukabili olan vizitenizi vermezler. dürüst bir surette evlerinden kovarlar, hastamızı öldürüyorsun diye bağırırlar. üstünüze başka ve sizden habersiz hekim getirirler. hekimlere ağır gelen şeydir. ilacı yazarsınız; içirdik derler, içirmezler, sizi cahilane suallerle yorarlar. izahat isterler. bu izahat öyle şeydir ki verilse de fayda yoktur. hem derin ilmî şeylerdir, hekimden başkası anlamaz. nasıl anlatabilirsiniz; fakat o illa ister. bir hekimi bir daha gelmesin diye merdivenlere sabun sürüp inerken kaydırarak düşürdükleri olmuş. a kör olasıcalar! bu hıyanetiniz nedir? istemiyorsanız açıkça bir daha gelme! deyin. istemeyince hekim gelmez ki.. bu hususta hastaların da bazan hakkı vardır. bazı hekimler var ki vizite çok alayım diye hastaya lüzumsuz yere çok gelir. hatta hastalığı olmadığı halde hastasın diyenleri de olur. bizim zamanımızda böylesi pek azdı. şimdi çoğalmış. mısır'da bir rum doktorun bir erkeğe yokken bel soğukluğun var diye tedavi ettiğini gördüm.

    bir de hekimlikte para almak çok gücüme giderdi. parayı uzattıkları vakit yüzüm kızarırdı. bu hak ve meşru idi, nedense utanırdım. buna bir türlü alışamadım; fakat sonra mısır'da başka hale geldim. hekim bir de halkın cehaletiyle cidal yapmak mecburiyetindedir. biri gelir der ki: "filan hocaya gittim, kocakarı ilacı yaptım, türbeye adak adadım. olmadı, olmadı; efendim denize düşen yılana sarılır, bir de size geldim". "al! işte.. herif sizi yılan yaptı. hasta vardır ki gelir, "neyin var?" diye sorarsınız "sen hekim değil misin? bil!" der. al, belalar mübareği!.. kadına anlatamazsın. hasta olur ne sorarsan cevap veremez. zaruri baytar yerine geçip at, eşek, yani tekellüm hassasından mahrum mahlûkat tedavi eder gibi tedavi edersiniz. hasta olur, defterinize kayd için adını, yaşını sorarsınız. itiraz eder, kayıttan korkar. çok hastalar bizde yaşını bilmez. bunlar ekseriyetle kadınlardır. sorduğunuz vakit düşünür, düşünür "ilk mevlidde" yahut "şeftali çiçeğinde doğmuşum" der. babanız sağ mı? "hayır öldü". neden öldü? "aaa, doktor, ben ne bileyim. eceli gelmiş ölmüş" der. size bunu hem de böyle kinaye ve hakaretli bir surette söyler. hasta olur, ahval-i sabıkasını sordunuz mu büyük babasının babasından başlar, türlü lüzumsuz hikâyeler söyleyerek devam eder. beş dakika, on dakika nezaket diye dinlersiniz, bakarsınız ki olmuyor, kısa suallerle işi bitirmeye çalışırsınız. o, suale cevap vermez ve size: "dur anlatayım" der, masallarına devam eder. yarım saat olur. sizin vaktiniz yok, onda ise vaktin kıymeti yok. böyle şey duymuş değil ki.. çıldıracağınız gelir. hem de sizin hastalardan, kitaplardan başınız yorgun, böyle malâyaniye yer yok ki.. akibetinde kabalık etmeğe mecbursunuz. bu hastalar sinirli, bilhassa kadın hastalardır. sizi kışın kar yağarken gece yarısı sıcak yatağınızdan kaldırıp hastaya götürürler. uykusuz kalırsınız. hatta üşür, hasta olursunuz. gitmeseniz kıyamet kopar. bu âli sanat sıhhat işi derler. fakat bunun yüksek meslek olduğunu bu esnada söylerler. icabını yapmazlar. yahu bir ekmekçi böyle bir zahmete uğruyor mu? bazan da paranızı vermezler. isteyince bu insani şey derler. ayol, ekmekçi adam bedava ekmek verir mi? bir cihetten de doğru. bu insani yüksek bir sanattır; fakat hekime de öyle muamele etmeli ve bol para vermelidir. buna gelince yok.. bir takım kadınlarda bir haya hissi vardır. karnını açın dersiniz ve sıkılmasın diye başınızı öteye çevirirsiniz. döndüğünüz vakit bakarsınız açılmamış. açsanıza dersiniz yine durur. böylelerine karnını açtırmak bir belâ olur. ve yarım saatlik ömrünüzü yer gider. halbuki bilâistisna bir hasta muayene edileceği vakit mutlaka anadan doğma çırılçıplak soymak, vücudunu kamilen görmek lazımdır. bunsuz muayene eksik, bazen ise gayet yanlış olur. buna bir misal söyliyeyim. birgün bana bir çocuk getirdiler. bir ayağı bükülmüş, ankiloza benziyor, donunu çıkarttım. eteğini de beline kadar sıyırdım. ankiloz değil. bu halde bir sinir dedim. iki gün sonra tekrar geldiğinde iyice soydum. bir de baktım ki o tarafta koltuğunda büyük bir iltihab, abse var. anası babası da habersiz. tabii çocuk bir şey bilmez. bunu yardım. ayak da bir gün sonra düzeldi. sinop'ta kadın gördüm ki bir çuval içinde gibi idi. yürür birşey ama içinde insan mı var, yoksa başka şey mi belli değil. muayene edeceğim "yüzünü aç göreyim" diyemedim. kocası yanındaydı. belki herif şüphe eder. kolunu çarşafa iyice dolayıp uzattı. nabzını bile böyle gösteriyordu. böyle hastanın muayenesinden ne anlarsın? hayvana bak, daha iyi. çünkü o hiç olmazsa çıplaktır. bu dertler, elemler böyle vakalar binlercedir. hepsini tesbit uzun iş. çoğu cehalet ve iptidailik eseridir. hem de bu halkın çoğu hekime düşman, insan öldüren, hastahaneleri mezbaha addeder. bu da bir belâdır. üstüne bir de hekimi umumiyetle dinsiz bilirler. ona göre muamele ederler. hekim hastanın en şefkatli dostudur. vakıa bazan da hastaların hakkı vardır; vicdansız, sade para düşünen hekimler de var. bir de rekabet hissi ile hekimler ekseriya birbirini nakzederler. tedavi çorba gibi olur. hasta zarar görür. hele konsültalar.. teşhis ve tedaviyi ekseriye daha ziyade karıştırırlar. hastaların menfaati şundadır: çok arayıp malumatlı ve vicdanlı bir hekim bulup daima ona baktırmalıdır. sık sık hekim değiştirmek zararlıdır. güç ve ihtisas meselelerinde bu hekim başkasını veya konsülta tavsiye eder. konsülta kararını da bu hekim tatbik etmelidir. hekimlerin yalnız ehil olması kâfi gelmez. namuslu olması da behemehal lâzımdır.

    bu sanat incedir. meselâ saata benzer. saatçi sade bir toz kaçmış bir saate kırılmış dese inanmaya ve fazla para vermeye mecburuz. bu da böyle. iyi hekim hastahanelerde yıllarca çalışmış hekimdir. sade okumakla asla olmaz. hastahane ve laboratuarlar hekimin tarlasıdır. oradan yetişir. hem yine daima bir hastahanesi olur. hastahaneyi bırakan hekim de terakki edemez. hekim ararken buna dikkat etmelidir. sonra namusunu tahkik etmelidir. bir takım hastalar hekime düşman olur, düşmanlık eder. bir kısmı da iyi olmuştur, dost olur. daima minnettardır. sinop vilayeti halkı beni severler. sebebi hekimliktir. hele parasız baktığımdır. başka memleketler ahalisinden de vardır. âdeta her gittiğim yerde biri yanıma gelir yanaşır. tanımam, çok zaman olmuştur. "bana ameliyat yaptın. hayatımı kurtardın" der, minnettarlık gösterir. sinop'ta benim mebus yapılışıma bu hekimliğin tesiri büyüktür. hakikaten bu halk için çok çalıştım. meselâ bir defa vahim bir ispanyol salgını vardı. şehir tûlen iki, arzen yarım kilometre kadardır. bir başındaki hastaya çağırırlar, giderim. orada iken öbür başındaki bir hastanın adamları oraya gelmiş beni isterler, giderim. bir para da almam. böylece gece-gündüz onbeş gün çalıştım. bitab düştüm, ağzımdan kan geldi. artık gelen hastaları reddettim. eşrafa gidip rica etmişler. bunlar da sevdiğim rasim bey'i yolladılar. geldi, gidip bakmam için rica etti. tükürdüm. kanı gösterdim. "artık yetmez mi?" dedim. acıdı, bıraktı. sinop halkı benim hekimliğime o kadar iman etmiştir ki lokman hekim zannederler. sinop'a gittiğim vakit bir günlük, iki günlük yollardan gelirler. bir müzmin hastalığı olan bazıları başka doktora müracaat etmeyip beni gelsin diye aylarca bekler. gün tayin ederim, hastahaneye yüzlerce dolarlar, tedavi ederim, ameliyatlarını yaparım. tuhaf bir vaka zikredeyim: mustafa kemal ve ismet'in devleti fena bir hale koyar zulümlerinden ve hayatıma kasd için bana kurşun attırmalarından kaçıp paris'e geldik. sinop'taki kütüphane ve çiftlik işi fena oldu. düzeltmek için zevcemi sinop'a yolladım. onun sinop'a geldiğini haber alan ve şehre beş saatlik bir köyde oturan iki köylü kadın gelip zevcemin misafir olduğu haneye varmışlar. zevcemi sormuşlar. göstermişler. demişler ki: "bizi muayene et!" demiş ki:"ben hekim değilim!" demişler: "etme. uzun yoldan geldik, hastayız. bize bak!" "canım ben hekim değilim, nasıl muayene ederim" demiş. buna cevapları şu olmuş: "ayol sen lokman hekim'in karısısın. bu kadar yıl berabersin. elbet bir-iki şey öğrenmişsin. bize yeter". bu cahil ve saf kadınları güçlükle geri gönderebilmişlerdir. benim sinop'a gitmemin yalnız bir zararı vardı. sinop'ta dört-beş hekim vardır. kârları dururdu. bunlar sızlanırlardı. hatta doktor ali adında bir tanesi bundan dolayı aleyhime entrikalar yapmaya kalkışmıştı. insan tuhaf bir mahluktur. onda en yumuşak insanî hisler olduğu gibi o aynı zamanda kan içer bir canavardır. böyle bin türlü izdada masdardır. birinden diğerine geçer. hepsine katlanır. böyle iken öyle olur. sanat müessir bir şeydir. seciye yapar. insana türlü huyve haller verir. nice katı sanatlar nice ince yürekleri granit gibi bir sert taş yapar. nice nazikleri bin meşakkate alıştırır, lakayd kılar. bunun gibi hekimlikde insanı elemlere, pisliklere, hayat tehlikelerine alıştırıyor, lakayd kılıyor. zamanla hastaların pisliği, inlemeleri, ağlamaları vız geliyor. hiç tesir etmiyor. itiraf ederim ki hekimlik insanı katı yürekli ve bilhassa maddi, pozitif yapmakladır. hekimler ekseriyetle para tamahına düşüyorlar. bu sebeple bu sanatı icra etmeyi asla sevmedim ve istemedim. halbuki tıb ilimlerini çok sevdim. dimağı terbiye için mühim bir şubedir. bu sebeple şu fikre geldim: insan mutlaka tıbbı okumalı, sonra biraz da hastalar ile uğraşmalı. bu sayede ilmî, içtimaî mühim bir terbiye alır ve hayatı öğrenir. sonra hekimliği terk edip başka tahsil ve maişete girmelidir. lakin bu da bu kısa hayat için mümkün değildir. hekimlik hayatında gördüğüm elemler, azaplar, hastaların halleri, onlarla olan vukuatı tasvir ve tesbit etmek bana pek mühim göründü. o vakit böyle bir eser yazmağa niyet ettim. bibliyografi aradım. fransızca bir iki eser de buldum. bir tanesi bir rus doktorundur. güzel bir eserdir. kitap hâlâ sinop'ta kütüphanededir. meşgale, politika, inkılaplar bu eseri yazmaya vakit ve fırsat vermedi. kaldı. bu babtaki müşahadelerimden iyice de notlarım vardı hepsi gitti. bu benim aborte olan güzel bir çocuğumdur...