şükela:  tümü | bugün
  • yeni bir yazar. hoşgelmiş. * *
  • artık bu başlığı hikayelerimi paylaştığım bir günlük gibi kullanacağım. nasılsa buraları kimse okumuyor.

    --- spoiler ---

    spoiler
    --- spoiler ---

    "iyi bakın ha yarime! beni yakan yar sizi de yakar. hadi rastgele." dedi salih kaptan sonuncu tekne de iskeleden uzaklaşırken.

    her yaşıyla daha da matlaşan gözleri kısık, teknenin arkasından bakakalmıştı. ufuk çizgisinde görünmez bir nokta oluncaya kadar izlemiş, daha sonra da derin bir nefes alıp usulca iskelenin sonundaki evine doğru yol almaya başlamıştı. cüsseli de bir adamdı hani salih kaptan; her bir adımı altın rengi kumda derin izler bırakıyor, yıpranmış botları isyan edercesine gıcırdıyordu. gür saçları yıllarca denizde yol almaktan ağarmıştı. yaşına rağmen kaslı kolları parkasının altından kendini belli ediyor, güneşin kırk yıllık izi yüzünden belli oluyordu.

    köyünün sayılı balıkçılarındandı. kendi deyişiyle denizden gelip denize gidecek olanlardandı. bu yüzden de hiç evlenmedi. soranlara da "ben denize vurgunum, vücudum varır da gönlüm el vermez!" derdi. bir de umut'u vardı salih kaptan'ın, baba yadigarı. amansız yağmurdan da korudu salih kaptan'ı, avsız geçen bir günün mutsuzluğundan da. gençliğini denizlerde eskitmiş balıkçının tek yuvası oldu yıllar boyu.

    bir gece deccal gibi sessizce çıkan karanlık bir fırtına ayırdı salih kaptan'ı umut'uyla. sayısız dalgada bana mısın demeden salınan umut bir anda tepetaklak olmuş, sonra da güle güle dermişcesine hüzünlü bir çatırtıyla denizin karanlık sessizliğine gömülmüştü. o gece umut'la birlikte battı salih kaptan. denize olan aşkı asla bitmedi. ancak şans eseri kurtulduğu o karanlık sulara da bir daha asla dönmedi, dönemedi.

    o zamandan beri, umut'un burukluğuyla denize gidenleri uğurlar oldu. hala da sabah güneşi yatağına vurmadan kalkar, iki odalı evinde çayını içer, ordan da iskeleye, genç balıkçıları izlemeye giderdi. son yolcu eden de hep o olurdu onları maziye doğru. sonra evine dönerdi salih kaptan. bir sonraki sabaha kadar da çıkmazdı dışarı. yalnızlığının sessizliğinde oturur, düşüncelerinin çığlıklarını dinlerdi. işte böyle geçerdi günleri salih kaptan'ın, kaybın acısıyla yoğrulmuş aşkını yad eder, gidenlerle birlikte ona selamını gönderirdi. bir gün kavuşma ümidiyle uyarırdı gidenleri;

    "iyi bakın ha yarime! beni yakan yar sizi de yakar. hadi rastgele."
    --- spoiler ---

    spoiler
    --- spoiler ---
  • yüreğinde çok keskin bir soğukluk vardı. "seni çok özledim." diye fısıldadı kendi kendine. ne kadar daha dayanabilir, emin olamıyordu. zaman durmuş, güneş batmış, tüm sıcaklık çekilmişti yeryüzünden.

    farkında bile değildi.

    "seni çok özledim." dedi tekrar. sesinde hiçbir hayat belirtisi yoktu. "seni..." bu kez boğuk bir hıçkırık çıktı ağzından sadece. dayanamadı daha fazla. tamamlayamadı sözlerini. gözyaşları çoktan akmaya başlamıştı. sonu gelmeyecekmiş gibi ağladı sessizce.

    titrek ellerle uzandı paltosunun cebine sonra. önce beceriksizce yokladı, sonra ufak, çokça kullanıldığı çarpık şeklinden belli bir mendil aldı. gözyaşlarını kuruladı yavaşça, ardından, mendile şöyle bir bakıp tekrar yerleştirdi iç cebine.
    yoksundu.
  • usul usul düşerken gri devlerin gözyaşları, bağrına doğa ananın
    ıslatırken acısıyla, tatlısıyla,
    insanıyla, hayvanıyla,
    katiliyle ve aşığıyla yoğrulmuş topraklarını asırların
    bir kuş uçar göğün kanlı kurşunlarının arasında süzülürcesine argın
    kanatları kalpleri kadar kara,
    gagası inançları kadar sivri, kızgın, çarpık yansıması aklın
    taş mezarların üstünden geçer sırasıyla,
    tahta kovukların ve yıkık anıtların
    bastıramaz nil'in çağlayan suları ya da antik homurdanmaları
    dicle'nin ve fırat'ın
    styx kadar güçlü akar, yok kılar, siler izlerini yanılgılarının
    ölüm, yaşam, ankh, amenta,
    cennet, cehennem ve algının
    yok oluşun kendisi gelmiş gibi uçar durmaksızın,
    sırası geleni ardına katar, taşır arasından kurşunların
    kanatları kalpleri kadar beyaz, gagası inançları kadar yumuşak,
    yalın, arınmış yansımalardan aklın
    usul usul düşer beyaz meleklerin gözyaşları, bağrına
    adem'le havva'nın diyarının
    öyle bir kuş ki, ölüm ardında, yaşam dargın
    başı kanatlarının gölgesinde, altında uzanır arşın
    tutmaya yeltenir adem'in oğlu,
    koşar, tırmanır, bağırır, çağırır, gittikçe boğulur sesi çığlığının
    kuş uçar,
    kaçar,
    ürker...
    ve konar omuzlarına havva kızının
    ne havva kızı kalır geriye, ne kuş...
    yoksun bir yitiş izini bırakır duvarlarında bakırın
    ve bir de titrek gölgesi yansır ateşten,
    kuşun ve havva kızının
  • dudakları hala ıslak kadın
    burnunda ter kokusu adamın
    elinde sevdiğinin mendili
    yumulu gözlerle gizli düşleri
    dudakları hala ıslak kadın
    karla kaplı teni ve
    kızıla boyalı dirsekleri
    korku mu gülüşünü gizleyen
    dudakları hala ıslak kadın
    yoksa adam mı ürküten seni
    kömür rengi elleri boynunda
    ve kan kokulu cildi burnunda
    söyle dudakları ıslak kadın,
    öfke mi delirten seni, yoksa
    dansa kaldıran nefreti mi
    ıslak dudaklı kadın, söyle
    çığlığın mı sağırlaştıran
    dudaklarındaki tadı mı demirin
    yoksa dağlayan ciğerlerini
    aldığın soğuk nefes mi
    söyle, ıslak dudaklı kadın
    yaşamak mı yoran seni
    yoksa ıslak dudakların mı
    ölümün karanlığına iten seni
    söyle kadın, ne gözlerindeki
    sisle kaplanmış deniz mi
    yoksa batmaya yüz tutmuş
    donuk mehtabın sesleri mi
    gel, beyaz dudaklı kadın
    solgun sesin, solgun tenin
    ısınsın ışıkla doğmuş
    güneşinde nefesin
    gel, kucağında durgun meltemin
    ver güzel elini kadın
    yıka dudağındaki tadını,
    terin, kömürün, demirin.
  • yılmaz dert dinleyicisi, varolsun.
    tanım: dost, derttaş, psikolog, dost, ha bi de yazar kişisi.
  • --- spoiler ---
    --- spoiler ---

    50 yaşında, yılların yükünü taşıyan sırtı hafif kambur ama mağrur, yapılı, çirkin suratlı bir adamdı balıkçı süleyman. bembeyaz tenine inat yaparcasına, kapkaraydı hem kaşları hem de gözleri.
    babadan balıkçıydı süleyman efendi. annesi onu doğururken öldüğünden, babası büyütmüştü onu. şu yarım asırlık ömründe iki kere çıkmıştı köyünden. ilkinde 10 yaşındaydı. babası balık satmak için kasabaya inerken yanında götürmüştü onu, ilk kez de orada tanışmıştı hayatla. bir grup eşkiya kesmişti yollarını; neleri varsa almışlar babasını da bıçaklayıp kaçmışlardı. orada öldü babası, orada soldu hayatı süleyman’ın.
    sonra savaş çıktı, katıldı süleyman da. nasıl katılmasın garibim, ne geride bırakacağı bir ailesi, ne de özleyeceği bir evi vardı. aldılar götürdüler onu bir karargaha, tutuşturdular eline silahını, taktılar beline matarasını, giydirdiler esvabını, sürdüler savaşa. sağ çıktı, köyüne döndü tekrar. bir daha da gitmedi başka bir yere zaten.
    bir savaşta kullandıklarıydı elindekiler, bir de yırtık bir ağ takımı. o ağ takımını da denizde bulmuştu aç dolaşırken. denizin hediyesi sayardı onu. her akşam, sakladığı küçük delikten çıkarır, üstüne üç beş kırıntı takıp denize atar, yakalayabildiği balıkları sabahları satmaya çalışırdı. çoğu zaman da satamazdı, kendi kemirirdi küçücük balıkları karanlık sokaklarda. hep nasırlıydı elleri, hep de nasırlı kaldı. her bir nasır; bir emeği, bir anıyı bir hayatı anlatırdı. her birinde bir acı vardı o nasırların, her birinde bir özlem. deniz kenarında, tuz kokulu, yosunlarla kaplı, yaz kış ıslak, küçücük bir kulübede kalırdı süleyman. hep de ıslak olurdu kıyafetleri… kahveyi çok severdi, çok da içerdi köy ahalisi sağolsun.
    nefret etmezdi hayattan, ama sevmezdi de. yorgundu ama bitmemişti. inadına gülümser, inadına kahkaha atardı. herkes severdi onu. ne ironi ki, kimse de yardım etmezdi ona. sadece bir fincan kahve verirlerdi eline, başka da bir şey yapmazlardı.
    bir akşamüstü, kahvesini içtikten sonra sızıverdi kahvehanenin bir köşesinde, kıyamadılar uyandırmaya. son nefesini de orada verdi. ertesi gün kıldılar cenazesini balıkçı’nın, çarçabuk. ilginçtir, bütün köy katıldı cenazesine. ama, bir imam gördü sadece yüzündeki gülümsemeyi bir de kahvehanenin sahibi. özgürlüğünün, mutluluğunun gülümsemesiydi o. yüklerini atmış, özgür olmuştu süleyman.
    silahını geri aldı devlet, esvabını da verdiler bir başka fakire. bir ağı kaldı anımsatan balıkçı’yı, o da hala salınır durur, anılarını yem eder balıklara süleyman'ın.

    --- spoiler ---
    --- spoiler ---
  • toprağın altından, kitonyan kadından
    gömülü dağın bağrından, hapsolmuş azizler ardından
    baba kucağından, ana bacağından,
    kardeşi öldüren taşın altından doğmuş adamın şarkısı,
    hiçe tutkun, yüreği kara, ruhtan yoksun
    sancısı varlığında, özlemiyle yanar yokluğun
    kolay gelmez olanı sevmek, anımsamak onu yaşatanı
    "güvenmeyin sakın!" der, çatlak, kanlı dudakları
    "yaklaşmayın sesi parlayana! tıkayın kulaklarınızı,
    tatmayın güneşin şarkılarını!"
    yokluğuna vurgun aklı, onu seveni kusar,
    dizinden atar kucağına yatanı
    boynu kilden, teni çamurdan, sesi rüzgardan
    karanlığın yavrusu, ışığa en büyük korkusu
    en sessizde duyar, en koyuda görür, en kötüde avuçlar toprağı
    deliliği akıldan üstün, aklı delilikten eksik
    göğü altından tutar, yanağında korkunun tüyü
    adı yok, şanı yok, yurdu yok, ocağı yok
    yeri adında, şanı sağırda, yurdu toprakta,
    ocağı karanlıkta saklı
  • kara, kapkara
    gecenin renginde bir soluk
    güneş gibi, ateş gibi, can gibi
    soğuk, donuk
    yoksun, göğsü tutuk

    yapraklardan bir yol, yeşil örgülerle kaplı desenleri
    boy vermiş ağaçlarla
    salkımları göklerde çitlerle çevrili
    bir ucu sonsuza uzalı
    bir ucunda saklı cansız bedenleri

    kan kırmızı bir gök
    yldızlarla bezeli
    toprak ana misali
    bakırın rengini almış, yıldız tozu
    ve tinlerin izleri
    yer derler buraya, kırılmış bedenlerin, yorgun düşlerin ve
    dingin hüzünlerin evi

    (bkz: #81428638)
  • düşler tarlasına uzandı çocuk
    bir elinde ucunu sivrilttiği kalemi, diğerinde sırtını bacaklarına yasladığı defteri
    gözleri deniz mavisi gökyüzünde, uzaklarda düşünceleri
    düşlerinde binlerce renkle uzandı çocuk
    kış sarısı, yaz beyazı ve sonbahar yeşili
    duygularını işlemeye koyuldu çocuk
    vişne çürüğü dudaklarında sessiz bir melodi
    gümüşlerle, seslerle, beneklerle ve çizgilerle doldu çocuk
    düşleriyle süsledi gümüş sırtlı defteri
    binlerce rengi binlerce ilmiğe dizdi çocuk
    vişne çürüğü dudaklarında sessiz bir melodi
    bir elinde ucunu sivrilttiği kalemi
    diğerinde bacaklarına yasladığı defteri
    gözleri deniz mavisi gökyüzünde, uzaklarda düşünceleri
    düşler tarlasına uzandı çocuk
    kış sarısı, yaz beyazı ve sonbahar yeşili

    (bkz: #78002371)