şükela:  tümü | bugün
  • 25 ayrı kategoride verilen ödüllerin dağılımı şu şekildedir;

    yılın bestecisi özkan manav

    yılın piyanisti gülsin onay

    yılın yaylı çalgılar yorumcusu atilla aldemir

    yılın üflemeli çalgılar yorumcusu cem akçora

    yılın orkestrası bilkent senfoni orkestrasi

    yılın orkestra şefi gürer aykal

    yılın oda müziği topluluğu istanbul klarinet korosu

    yılın erkek opera yorumcusu ünüşan kuloğlu

    yılın kadın opera yorumcusu burcu uyar

    yılın opera rejisörü aytaç manizade

    yılın opera yapımı rusalka antalya devlet opera ve balesi

    yılın erkek dansçısı melih mertel

    yılın kadın dansçısı asli çilek

    yılın bale yapımı çağri mersin ve samsun devlet opera ve baleleri

    yılın dans yapımı otello izmir devlet opera ve balesi

    yılın bale-dans koreografı mehmet balkan

    yılın koro/vokal topluluğu trt ankara radyosu çoksesli korosu

    yılın klasik müzik etkinliği cihat aşkin ve küçük arkadaşlari (caka)

    yılın klasik müzik etkinliği boğaziçi üniversitesi albert long hall konserleri

    yılın müzik eğitimi kurumu mersin üniversitesi devlet konservatuvari

    yılın müzik eğitimcisi gülnara aziz

    yılın çıkış yapan genç müzisyeni (30 yaş altı) dorukhan doruk

    yılın çıkış yapan genç müzisyeni (17 yaş altı) berfin aksu

    yılın radyo-tv programı arkadaşim müzik trt radyo 3

    yılın müzik kitabı emre araci naum tiyatrosu yapi kredi yayinlari

    yılın klasik müzik albümü borusan istanbul filarmoni orkestrasi şef: sascha goetzel onyx

    ayrıca kategori dışında da bazı sanatçılar ödüllendirilmiştir;

    yaşam boyu başarı ödülü idil biret

    müzik eğitimciliği onur ödülü hazar alapinar

    müzik eğitimciliği onur ödülü güzin gürel

    yılın klasik müzik sanatçısı (halkoylaması) tuncay kurtoğlu

    yılın klasik müzik topluluğu (halkoylaması) bilkent su trio
  • ikincisi bu yıl, 16 mayıs 2011 tarihinde, haliç rahmi m. koç müzesinde, andante dergisi, beyoğlu belediyesi ve küsav vakfı sponsorluğunda gerçekleştirilen ödül törenidir.
    (bkz: andante)
    (bkz: küsav)
  • (bkz: #33686755)
    (bkz: #33713120)
    (bkz: #33713204)
    (bkz: #33713239)
    (bkz: #33713272)

    ---------------------------------------------------

    hakkinda getirilmis bir elestiri ve bu elestiriye verilen cevap ve dahasi icin :

    http://tinyurl.com/d37c2xq

    -----------------------------------------------------

    sulandirilmiş klasik müzik ödülleri kemal küçük - milliyet sanat dergisi mayıs 2013

    sulandırılmış klasik müzik ödülleri.

    önce devlet sanatçılığını sulandırdık! cumhuriyet döneminin müzik reformunun ürünü olan değerli çoksesli müzik sanatçılarımızı onurlandırmak için 33 yıl önce verilmeye başlanan “devlet sanatçısı” payesini, hakkıyla ancak 15 yıl sürdürebildik. sonunda, o tarihteki cumhurbaşkanının fabrika açılışlarında anons yapan sunucuyu bile “devlet sanatçısı” yaptık. neyse ki bu dekadansı kabul etmeyen ressam mehmet güleryüz’ün açtığı dava ile bu “son parti verilen” devlet sanatçısı unvanları geçersiz kılındı. o yıllarda ekonomide yaşanan enflasyonun sosyal yaşamda ve sanat yaşamımızdaki değerlerde de yaşanması belki de kaçınılmazdı. topçu subayı olarak başladığı askerliğin onca savaştan sonra kendisine “hediye” ettiği az işiten kulakları için, cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası’nın hiçbir konserini kaçırmayan ikinci cumhurbaşkanımız ismet inönü’nün oturduğu en ön sıradaki koltuğun önüne konan hoparlör çoktan kaldırılmış; devletin en üst mertebesindeki “sanat eğilimi” artık “koy bi kaset de neşemizi bulalım semra” düzeyinde seyretmekteydi! “mavi mavi masmavi” ve türevleri için verilen kelebek ödülleri, devlet sanatçısı ödülleri ile yarışıyor, her popüler sanatçının evine en az iki kelebek ödülü konarken, modası geçmiş “çukulata renkli sanatçıların” eski kayıtlarını trt 2 ekranlarında kolaj yapan romantik şarkı sözü yazarımız bile onlara devlet sanatçısı olarak tepeden bakıyordu. sanat yaşamımızdaki bu ödül enflasyonu, şirketlerden derneklere, belediyelerden okullara, sanat kurumlarından üniversitelere plaket yağmuru şeklinde sirayet etti. her hangi bir toplantının, plaket alıp-verme ile bitmemesi taraflar için üzüntü kaynağıydı artık. bunda şık bir plaketin 30 liraya kadar düşen fiyatlarının da etkisi olmalıydı!

    avrupa’ya özenmek yetmez

    veren razı, alan razı sana ne oluyor? derseniz, klasik müzik, ya da daha doğru bir tanımla çok sesli sanat müziği bu rüzgardan korunmalı derim. ortalama 10 -12 yıl süren çok meşakkatli bir eğitimden sonra yetişen bir müzisyen ya da besteci, günümüzde yeteneğini, sanatsal gücünü gösterebilmek için eskisinden çok daha zor bir müzik piyasasında savaşıyor. iyi solistler çoğalırken, dinleyici sayısı azalıyor. dünya piyasasını elinde tutan büyük kayıt şirketleri, klasik müzikçileri de pop sanatçıları gibi pazarlıyor. her yıl, sanatsal gücü tartışmalı yeni isimleri piyasaya sürüyor ve bu isimler bir iki yıl sonra piyasadan çekiliyor. bu pazarlama işi, kayıt şirketi- müzik dergileri- festivaller ve menajerler arasında kotarılıyor. uluslararası önemli yarışmalar bile bu vahşi savaşın kurbanı olmaya başladı. ünlü kemancı slomo mintz bile çok ünlü bir keman yarışması jürisinden, diğer üyelerin âdil olmayan tutumları yüzünden ayrıldı. böyle bir ortamda bbc music, gramophone, gramy gibi saygın kabul edilen ödüller, saygın müzik eleştirmenlerinden ve müzik otoritelerinden oluşan jürilerine karşın büyük bir klasik müzik pazarı içinde bu seçimlerini, yukarıda saydığım pazarlama zincirinin kuralları içinde yerine getirmek durumundalar. bize gelince… kayıt ortamı gelişmemiş, bilet satan ve profesyonel solistlere az da olsa kaşe ödeyebilen konser salonu sayısı sadece 7 olan, devlet elinde 6 senfoni orkestrası ve iki sürekli özel senfoni orkestrası ile olanakları sınırlı 3 anadolu üç de büyük şehir operası olan, yeni solistlerin kendini tanıtacağı cd yapma olanaklarından yoksun, oda müziği gruplarının ücretli konser imkanları çok az olduğu için uzun soluklu yaşayamadığı, büyük yazılı medyada müzik eleştirilerinin yer almadığı, hatta klasik müziğe hiç yer verilmediği, bayi satışı çok sınırlı iki klasik müzik dergisinin yayınlandığı, somut müzik bilgisine sahip profesyonel eleştirmen geleneği olmayan, günümüzdeki müzik eleştirmeni sayısı 3’ü geçmeyen bir türkiye’de 28 dalda müzik ödülü verilebilir mi?

    “mış” gibi yapan ödül yağmuru!

    bin civarında madrigal korosu, 300 senfoni orkestrası, yüzlerce profesyonel oda müziği grubu, onlarca operası olan bir almanya ve ona benzer orta avrupa ülkelerine, klasik müzik endüstrisinin en büyük pazarlarından ingiltere ve abd’ye özenip daracık klasik müzik ortamımızda ödül vermek, son derece ciddi ve adil yapılması gereken bir iş. ancak üç yıldır bir klasik müzik dergisinin verdiği bu ödüller, ciddiyetten uzak bir seçim yöntemi ile belirleniyor. işte nedenleri:
    en iyi opera sanatçısını seçmek için ön jüri 3 aday belirliyor. jüri çoğunlukla dergi yazarlarından oluşuyor. ama çoğu opera eleştirmeni de değil. bu jüri içinde türkiye’deki 6 opera kurumunda bir yıl içinde yapılan tüm prömiyerleri ve bu yeni eserlerdeki tüm kastları izlemiş jüri üyesi yok. tüm prömiyerleri izlemiş olanların sayısı ise sadece bazen bir bazen iki kişi. diğer üyeler, konunun uzmanı olmayan bu üyenin tekliflerine güvenmek zorunda! bu tekliflerle üç aday belirlenip büyük jüriye sunuluyor. büyük jüri kim? istanbul ve ankara’nın müzik kurumları, konser salonları, ve müzik eleştirmeni olmayan, basının kültür sanat yazarları. diyelim üç adaydan biri avrupa’da ses getiren popüler bir isim, yanındaki diğerleri ise diyelim samsun ve mersin operasından iki isim. bu isimleri 50 kişilik jüride tanıyan, izlemiş ve değerlendirmiş olan kimse var mı? yok. o zaman iş, başarılarını sosyal medyada ve yazılı basının magazin sayfalarına yamanmış kültür – sanat habercikleri içinde biraz olsun yer bulabilmiş, böylece hiç dinlemeyenlerin bile adını hatırladığı popüler ismi seçmeye kalıyor. kimsenin izleme olanağı bulamadığı diğer başarılı iki sanatçı ise büyük ölçüde “konu mankeni”durumunda! ama o da ne? seçim bir gecede internete taşınmış! bir diğer seçimi internetten halkımız yapacak! aday sanatçılarda bir heyecan! operaya hiç gitmemiş eşe dosta mesajlar çekilecek ve kendisini tıklaması için ricada bulunulacak. 2010’daki yarışmada aday olan bir sanatçımızın sosyal medyadaki meslektaş ve arkadaşlarına yolladığı şu mesaj konuyu özetliyor: “değerli arkadaşlarım, biliyorsunuz opera sanatçısı adayıyım, yardımlarınızı rica ediyorum”
    piyano, yaylı saz, oda müziği grubu, nefesli sazlar, bale solisti gibi tam 28 dalda ödüller bu şartlarda veriliyor. ilk jürideki birçok kişi, gelen tepkiler üzerine jüriden ayrıldı. oysa bu popülist ve gerçeklerle bağdaşmayan, ve dolayısıyla âdil olmayan seçim yöntemi yerine, sadece derginin yazarları, ilgili oldukları konuda oy verip, bu ödülleri dağıtsalar, karşılaştıkları sanatçılara gerekçelerini çok daha net ve rahat açıklayabilirler. ama bunca değerli genç solistimiz arasında yılda bir konser veren, iki sanatçıyı aday gösteren jüri üyesi bu iki sanatçının cd sini yapmışsa, korkarım bu açıklamayı da rahat yapamaz. o zaman gelsin internetten halkımızın tıklamaları!.. kimlerin tıkladığını ise derginin bale yazarı en son eleştiri yazısının sonunda belki de hiç istemeden şöyle açıklayıvermiş!: “ne olursa olsun rus devlet balesi türkiye’ye geldi ve iyi ya da kötü kuğu gölü’nü sahneledi diyemem; bu resmen baleye saygısızlık olur! (…) bileti geri verip paramı alabilecek kadar kötü bir performansı seyircilerin ayakta alkışlaması ise, daha çok yol kat etmemiz gerektiğini bir kez daha gösteriyor.”

    evet… bu yolu kat etmeden, yanlış yöntemle belirlenmiş adaylar ve eurovsion özentisi oylamalar, klasik müzik dünyamıza motivasyondan çok, güvensizlik aşılar.

    -----------------------------------------------------

    yukardaki elestiriye serhan bali imzali andante cevabi (kamuoyu duyurusu) :

    -----------------------------------------------------

    klasik müzik camiamızın değerli üyeleri,

    andante dergisi olarak bu yıl dördüncüsünü düzenlediğimiz donizetti klasik müzik ödülleri organizasyonunun amacı, işlevi, aday seçimi ve oylama süreci hakkında, kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye yönelik son derece talihsiz ve maksatlı bir yazı hakkında sizleri aydınlatmak istedik. bir kültür-sanat dergisinde ''kemal küçük'' imzasıyla yayımlanan söz konusu yazıda, dergimizin 2010 yılından beri başarıyla organize ettiği donizetti klasik müzik ödülleri organizasyonu, asılsız iddia ve söylemlerle yıpratılmaya çalışılmıştır. bu ödüllerin ana amacı ve işlevi, en başından beri, türkiye'nin klasik müzik alanında, yurtta ve dünyada başarılı çalışmalarda bulundukları tespit edilen kişi, topluluk ve kurumlarına, sembolik bir ödül yoluyla motivasyon kazandırılması, onların benzeri ve daha büyük başarılar elde etmeleri yolunda teşvik edilmesidir.

    başarılı çalışmalar yapan sanatçılarımızın tespiti, andante dergisi'nin alanlarında uzman yazarları ve klasik müzik dünyamızın çeşitli alanlarında söz sahibi olan kişilerin ortak çalışmasıyla gerçekleştirilmektedir. andante dergisi olarak, en başından beri, adaylarımızın seçim ve oylama süreçlerini oligarşik bir yapının güdümüne sokmaktan ısrarla kaçındık. istedik ki, camiamızda başarılı işleriyle ön plana çıkan kişi ve kurumların arasından yapacağımız elemeyi mümkün olduğunca geniş bir tabana yayalım. bu itibarla, donizetti klasik müzik ödülleri'nde yapılması zorunlu olan ön aday seçimini andante dergisi'nin yazarları yapmakta ve bu yolla tespit edilen adayları, son derece titiz biçimde hazırlanmış gerekçeleriyle birlikte değerlendirmek görevi ise mümkün olduğunca geniş tutulmuş jüri heyetimize tevdi edilmiştir. son 3 yılın jüri üyeleri listesi dikkatle incelendiğinde, bu isimlerin klasik müzik kültürü ve yorumculuğu alanlarında bilgi ve deneyim sahibi kişilerden oluştuğu rahatlıkla görülebilir.

    geniş jüri heyetimizin içinde, türkiye'nin klasik müzik ortamına eleştimen, yazar, radyo-tv programcısı, konser organizatörü, festival-konser salonu yöneticisi, akademisyen, eğitimci kimlikleriyle yıllardır katkı sağlamakta olan çok sayıda seçkin ismin varlığı dikkatlerden kaçmayacaktır. bu seçkin jüri üyeleri, andante dergisi'nin her yıl çok sayıda yorumcu, topluluk ve kurumu izlemeyi kendilerine görev edinmiş olan uzman yazarlarının o yıl için tespit edip, gerekçeleriyle birlikte dikkatlerine sundukları adayları değerlendirebilecek olgunluk ve yetkinliğe sahiptirler. donizetti klasik müzik ödülleri, ''sanat'' gibi yüce bir olguyu, meşakkatli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra tüm insanlığa ulaştırma ideali yüklenmiş bulunan müzisyenlerimizi ''birbirleriyle yarıştırma'' gayesi asla gütmediğinin başından beri ısrarla üzerinde durmaktadır. tek gayemiz, gelişmiş toplumlarda çok daha cömert biçimde ve yollarla karşılığını bulabilen klasik müzik alanında edinilmiş başarıların türk toplumu nezdinde de hak ettiği ilgiyi bulmasını ve bu başarıların altına imza atmış cefakar müzisyenlerimizin alın terlerinin karşılığını almalarını sağlamaya yardımcı olmaktır. andante dergisi klasik müziğin her alanında olduğu gibi bu alanda da ''öne çıkmayı'' değil ''aracılık işlevi'' görmeyi öncelikli amaç olarak görmektedir.

    yazarın, jüri oylamasına dayalı seçim sistemimizin, isimlerini medyada ve kamuoyunda daha fazla duyurabilen kişi ve kurumların seçilmesine zemin hazırladığı iddiasının ne kadar çürük olduğu, geçmiş yıllardaki ödül sahiplerinin profilleri incelendiğinde anlaşılabilir. 2010-2013 yılları arasında ödül kazanmış kişi ve kurumlar arasında, elbette, popüler oldukları için isimleri daha çok duyulanlar olduğu gibi, sesini yeteri kadar duyuramamış nice değerli kişi ve kurumun da olduğu apaçıktır. şu soruyu sormak gerekir: isimleri daha çok duyulmuş adaylar varken neden jüri üyelerimiz bazı kategorilerde daha az tanınmış adaylara oy vermeyi tercih edebilmektedirler? sorunun iki yanıtı var: yazarın iddia ettiğinin aksine, donizetti ödülleri'nin jüri üyesi olmaları için teklif götürdüğümüz kişiler konularına vakıf ve kimin ne iş yaptığının fevkalade bilincinde olan insanlardır. ayrıca, aday seçici kurul üyeleri olarak bizlerin adaylar için yazdığı gerekçe metinlerinin, seçim sürecinde belirleyici öneme sahip olduğu, çıkan sonuçlardan rahatlıkla anlaşılabilir.

    yazarın, türkiye'nin, donizetti ödülleri gibi bir organizasyonun düzenlenebilmesi için gerekli olan gelişmiş klasik müzik ortamından yoksun olduğu yönündeki saptamalarının, hem ülkemizin son yıllarda bu alanda ulaştığı seviye hem de organizasyonumuzun yukarıda açıklamaya çalıştığımız mantığı ve işlevi bağlamında değerlendirildiğinde hiçbir geçerliliği yoktur. yazarın bu savı, hakim olduğunu iddia ettiği türkiye'nin klasik müzik camiasının taşıdığı büyük potansiyel ve bu alanda sahip olduğumuz zenginlikler açısından değerlendirildiğinde sözcüğün tam anlamıyla gülünçtür. türkiye'de özellikle son 10 yıl içinde, nerdeyse her ay yeni bir orkestra ve oda müziği topluluğunun kurulduğu, kayıt ve konser olanaklarının günden güne arttığı, özel sermayenin klasik müzik alanındaki yatırımlarının her geçen gün yoğunlaştığı, anadolu'da düzenlenen festivallerin-yarışmaların, kurulmaya gayret edilen orkestraların takip edilmesinin iyice zorlaştığı, gençlerimizin başarıdan başarıya yol aldığı bir ortamda sormak gerekir: bu yazar acaba türkiye'de mi yaşıyor yoksa az gelişmiş bir afrika ülkesinde mi? yazar, ödüllerin 28 ayrı kategoride verildiğini diline dolamış. zorlu bir toplumsal dönüşüm evresinden geçmekle birlikte sahip olduğu muazzam dinamizmi klasik müzik alanında da cömertçe sergilemekte olan ülkemizde, ödüllerimizi 28 değil belki 58 kategoride vermemiz gerekirken, kapsamı lojistik sebeplerden dolayı her yıl daraltmaya çalışmakta büyük sıkıntı çekmekteyiz.

    andante dergisi yöneticileri ve seçici kurul üyeleri olarak bizler son 3 yıldır düzenlediğimiz bu organizasyonla gurur duyuyoruz. tören organizasyonunu başından beri birlikte yürüttüğümüz beyoğlu belediyesi de bizlere ve bu organizasyona olan inancını, her yıl arttırdığı lojistik desteği ve güçlendirdiği partnerliğiyle cömertçe sergilemektedir. basınımızın ilgisi, ülkemizde bir kültür-sanat etkinliğine genellikle ayrılan yerin çok ama çok üstündedir. her yıl zorlu bir süreçten geçtikten sonra, layık görüldükleri ödüllerini, görkemli olmasına gayret ettiğimiz törenimizde teslim alan değerli sanatçılarımızın yüzlerindeki gülümseme ve sözlerine yansıyan gurur ve sevinçleri bizlere yetiyor. yazar, ödülleri son 2 yıldır internet üzerinden düzenlediğimiz oylama sistemiyle halka taşımamızın arkasında yatan mantığı da kavrayayamış. hareket noktamız, her ne kadar donizetti ödülleri'ni ülkemizin klasik müzik profesyonellerinin oylarına başvurarak tespit ediyorsak da halkımızı da bir biçimde bu sürece dahil etmemizin gerekli olduğu yönündeki inancımızdı. nitekim, bu düşüncemizi halka kullanacağı oylarla ''yılın klasik müzik sanatçısı'' ve ''yılın klasik müzik topluluğu'' seçtirerek bir ölçüde gerçekleştirdiğimize inanıyoruz. çalışmalarımızı yakından takip edenler, ödüllerin halkoylaması etabında kullnandığımız sistemi her yıl daha da geliştirdiğimizin farkındadırlar.

    yazarın, andante dergisi'nden bir alıntı yapmak suretiyle, ''halkoylamasına başvurmanın anlamsızlığı'' türündeki argümanını güçlendirmeye çalışırken, nasıl da seçkinci ve halk beğenisini nasıl da küçük gördüğünü ele veren satırlarına ise ''acımak'' dışında elden bir şey gelmiyor.

    yazarın ''çamur at izi kalsın'' hesabıyla giriştiği bu karalamanın arkasında yatan düşünceyi ve ona bu yazıyı yazdıran sebepleri andante dergisi'ne ve bu organizasyona emek verenler olarak çok iyi biliyoruz. ilk yıllarında, aday seçici kurul üyesi olarak bizzat içinde yer aldığı, karar alma süreçlerine katıldığı ve yöntem-usul konusunda hiçbir eleştiri getirmediği bir organizasyona şimdilerde kara çalmaya yeltenen bu kişinin amacı aslında çok açıktır. kabul edilemez tavırları sebebiyle, içinde yer almasına müsaade edilmeyen bir yayın ve organizasyona yönelik takındığı bu çirkin davranışlarının camiamızda hiçbir karşılık görmeyeceğine olan inancımız tamdır. yayınını 2002 yılından beri kesintisiz biçimde sürdüren andante dergisi, seslendiği camianın desteği ve ilgisini bugüne kadar tüm çalışmalarının yanında bulabilmiştir. bu yazara tavsiyemiz, enerjisini ve kalemini iyi niyetli çalışmalar yapmaktan başka bir amaç taşımayan dürüst ve çalışkan insanlara kara çalmakla değil, yeni giriştiği yayımcılık alanında daha etkin ve ses getirici işler yapmak yolunda harcamasıdır.

    elbette, hiçbir kişi ve kurum eleştiriden muaf değildir. her türlü iyi niyetli ve yapıcı eleştiriye açık olduğumuzu bizleri yakından tanıyan herkes bilir. nitekim, gerek andante dergisinde gerekse donizetti ödülleri başta olmak üzere yaptığımız tüm organizasyonlarda hatalarımızdan ders çıkarmasını ve bize yöneltilen yapıcı eleştirileri değerlendirmeye almayı ilke ve görev edinmişizdir. öte yandan, kara çalma, hakaret, iftira gibi çirkin davranışlar karşısında ise her türlü cevap hakkımızı çekinmeden kullandığımızı ve kullanacağımızı da, bir zamanlar aynı amaç uğruna çalıştığımız yazarın çok iyi bilmesi gerekir.

    klasik müzik camiamızın değerli üyelerine saygıyla dururulur.

    serhan bali

    -----------------------------------------------------

    bu cevaba kemal kucuk'un cevabi

    -----------------------------------------------------

    değerli grup üyeleri,

    milliyet sanat dergisi'nin 2013 mayıs sayısında yayınlanan "sulandırılmış klasik müzik ödülleri" başlıklı yazım üzerine andante dergisi genel yayın yönetmeni (artık yayın koordinatörü) serhan bali'nin hakaret de içeren duyurusunu "üzülerek" okudum. getirdiğim eleştirilerin hiç birine net yanıt veremeyen bu açıklamaya madde madde yanıtlarımı içeren açıklamamı burada okuyacaksınız. ancak öncelikle "sulandırılmış klasik müzik ödülleri" başlıklı yazımı bilginize sunuyorum:

    [ilgili yazi]
  • (bkz: #33686755)

    kemal kucuk'un milliyet sanat'ta cikan sulandirilmis klasik muzik odulleri baslikli yazisina serhan bali'nin verdigi cevaba verdigi cevap tefrikasi ekteki gibidir.

    4 buyuk parcadan mutesekkildir.

    http://www.facebook.com/…anitim-1/10151643855109468

    serhan bali'ye yanitim 1

    değerli klasik müzik severler

    milliyet sanat dergisi’nin 2013 mayis sayisinda yayinlanan “sulandirilmiş klasik müzik ödülleri” başlikli yazim üzerine, andante dergisi yayin koordinatörü serhan bali’nin “klasik müzik camiamiza duyuru” başliği ile verdiği yanitta, yazimdaki eleştirilerin hiç birine net ve açik yanitlar veremediğini belirtmiştim. sosyal medya’da ve müzikoloji grubunda bir kez daha yayinlanan yazima klasik müzik dünyamizin asil yükünü çeken profesyonel müzisyenler, müzikologlar ve müzik eğitmenlerinden gelen destekleyici mesajlar, “ödül” konusunun türkiye’de ne kadar ciddi ele alinmasi gerektiğini bir kere daha ortaya koydu. şimdi, ödüllerin neden “sulandirildiği”ni daha da net anlatabilmek için, bali’nin açiklamasindaki satirbaşlarina, maddeler halinde yanit veriyorum:
    yazimi üç bölüm halinde sunuyorum

    (birinci bölüm)

    serhan bali diyor ki;

    “ilk yıllarında, aday seçici kurul üyesi olarak bizzat içinde yer aldığı, karar alma süreçlerine katıldığı ve yöntem-usul konusunda hiçbir eleştiri getirmediği bir organizasyona şimdilerde kara çalmaya yeltenen bu kişinin amacı aslında çok açıktır. kabul edilemez tavırları sebebiyle, içinde yer almasına müsaade edilmeyen bir yayın ve organizasyona yönelik takındığı bu çirkin davranışlarının camiamızda hiçbir karşılık görmeyeceğine olan inancımız tamdır.”
    serhan bali açıkça yalan söylüyor. hem de aynı paragrafta iki konuda birden yalan söylüyor.

    1- andante dergisi’nden 2011 yılının mayıs ayında ödül töreninden sonra ben ayrıldım. ve son iki ayda yazı vermediğim derginin yayın danışmanlığı’nı da bıraktığımı kendisine açıkladım. “ben yeni bir dergi çıkartmaya karar verdim. başkasından önce benden duy. benim yayın danışmanı olarak geçen adımı künyeden çıkart” diye yazdığım mail halen arşivimdedir. kendisi de yanıt mailinde,“bunu nihayet senden duyduğuma sevindim herkes söylüyordu” diyordu. kendi arşivinde de mevcuttur.

    10 yıllık derginin son beş yılında serhan bali’nin, giderek kişiselleşen, ve bir şova dönüşen uygulamalarının dergiye yarardan çok zarar getirdiğini, dergide yetkin olmayan kişilerin eleştiri yazılarının bilgisizce yapıldığını, dışarıya verdiği sözleri tutmadığı, dar bir çerçevedeki ilişkilerin önem kazandığı, derginin gelişmesine destek olanlara vefasız davrandığı, magazinleşme eğiliminin öne çıktığı, sayfa düzeninin iyi olmadığı gibi konularda 8 senedir yayın danışmanı ve bir ağabey olarak dostça uyardığım serhan bali’nin, böyle bir yalanı söylemesi ibret vericidir.

    o zaman andante macerası’nın nasıl başladığını bilmeliyiz?

    2002 yılı son baharında, serhan bali adlı bir genç telefonla beni aradı. “yazılarınızı okuyorum milliyet sanat dergisi’nden telefonunuzu aldım. bir dergi çıkarmak istiyorum sizinle görüşebilir miyiz” dedi. bağdat caddesinde divan pastanesi’nde buluştuk. bir klasik müzik dergisi çıkarmayı çok isteyen ve hazırlıklarını yapan bir gençti. ilginçtir, basından gelmeyen, müzik dünyasından da gelmeyen bu genç bu her iki konunun da birleştiği bir dergi çıkarmak istiyordu! batı tipi bir dergi çıkarmak istemesini çok takdir ederek, her türlü meslekî desteği verebileceğimi söyledim. yine derginin ilk ozalitlerini taksim’deki bir restoranda bana gösterdi, ve birkaç hafta sonra yayın danışmanı olarak künyesinde yer aldığım andante piyasaya çıktı. ikinci sayının kapağını oluşturan o güne kadar yapılmış en kapsamlı fazıl say röportajımdan sonra diapason adlı köşede üç-dört sayfalık konser eleştirileri yanında ayrıca, müstear isimle yazdığım başka bir köşe de yer alıyordu. ayrıca derginin yaptığı özel dosyalara yazılar veriyor, derginin diğer yazarları gibi bir karşılık beklemeden derginin yazı yükünü ilk yıllarda önemli ölçüde sırtlanıyorduk. ayrıca müzik ve basın dünyasında tanınmayan derginin reklam alabilmesi için de tanıdığımız çevreler ile serhan bali’yi tanıştırıyordum. derginin ilk 4 yılı böylesine desteklerimizin boşa gitmediği ve önerilerimizin gerçekleştiği bir dönemdi.
    ancak andante’nin müzik ortamında tanınmaya başlaması ile birlikte, en önemli konu olan konser ve temsil eleştirileri konusunda daha titiz davranılması gerekiyordu. teorik ve pratik müzik bilgisi olmayan yazarların konser/temsil eleştirisi yapmasının yanlışlığını defalarca söylememe karşın, bu uyarılarımız kabul görüyor ama uygulamada tam tersi yapılıyordu. “her çevreye şirin görünme” ile “tüm müzik camiamızı kucaklama’nın” ayrı kavramlar olduğunu anlatmaya çalıştım.

    nitekim, bir konserden sonra çok ünlü güçlü bir flüt solistimizin eleştiri yapmaya soyunan bir andante yazarının yüzüne karşı herkesin içinde “siz lütfen eleştiri yazmayın, hem müzik bilmiyorsunuz hem de duymuyorsunuz!” deyişi, derginin ciddiyetine darbe vuran hiç istenmeyen bir durumdu. bu konudaki uyarılarımızın ne kadar haklı olduğunu da gösteriyordu. buna benzer dergiye yönelik eleştirileri, ya da belli bir müzik çevresinin, özel yakınlığı olan kişilerin kayırıldığı, konuların magazinleştirildiği gibi eleştirileri serhan bali’ye ilettiğimde “gülerim ben bunlara” diyecek kadar “rahat görünüyordu”.
    bu sürecin sonunda, 2 yıl önce yine bu yetkin olmadan yazılmış bir eleştiri yazısı konusunda telefonda tartıştığım serhan bali, daha sonra benden özür niteliğinde bir mail attı. o da arşivimde duruyor. ancak ondan sonra ben iki ay yazı göndermedim. ve aynı süreçte bize yani dergi jürisine ve organizasyon komitesine hiç bilgi vermeden bir gecede beyoğlu belediyesi ile anlaşıp, adı donizetti ödülüne çevrilen andante ödül törenine de katılmak istemedim.
    o gün ödül töreni yaklaşırken arabamla evime gidiyordum. serhan bali telefon ederek, “abi neredesin, sen 4 ödül vereceksin. ona göre ayarladım hemen gelmelisin” deyince, programı aksatmamak için gittim. tören başlamıştı. salona girmeden yan bahçeden izleyip 4 ödülü de andante adına verdikten sonra, tören bitiminde verilen ikram sırasında diğer andante yazarları, donizetti adının yanında bir andante adının yer almamasının hiç doğru olmadığını kısık sesle seslendirmeyi tercih ettiler! ben ise bunun tamamen yanlış olduğunu belirttiğim serhan bali’ye bir iki hafta sonra yukarda bahsettiğim maili atarak, adımın künyeden çıkarılmasını istedim. bu sürece halen görüştüğüm bir çok andante yazarının şahit olmasına ve bilmesine karşın, yıllarca ailesinin yanında bana “ kemal ağabey senin hakkın örenmez” diyen serhan bali’nin, hırsına yenilerek bu kadar gerçek dışı bir beyanda bulunması son derece üzücüdür.

    2- serhan bali diyor ki;

    “yazar,bu güne kadar ödüllerin dağıtılmasındaki “yöntem ve usul” konusunda hiç itiraz etmemiştir” .

    işte aynı paragraftaki ikinci bir yalan!
    2010 yılı martında serhan bali, beni telefonla arayarak “ağabey artık 8. yılımız, adül verme zamanı geldi” dedi ve ikimiz göztepe’de london cafe’de buluştuk. hemen ilk ödüller için aramızda her daldan üç aday belirlememizi istedi. ikimiz orada geçen yıl yaptıkları konser, cd, temsil performanslarını değerlendirdik ve 10-12 dalda adayları belirledik. andante yazarları içinde ikimiz, istanbul dışındaki tüm önemli prömiyerleri, konserleri, festivalleri izleyebilen iki kişiydik. çoğuna ben milliyet sanat dergisi ve o zaman arada sırada yazdığım cumhuriyet gazetesi’nin yazarı olarak da gidiyordum. ancak ortada daha ödül yönetmeliği bile yoktu.

    daha ödül izin bu ilk buluşmamızda bu ödülü andante yazarlarının vermesi gerektiğini, sorumluluğu üstlenmesi gerektiğini ve hatta andante yazarları içinde de bizim dışımızda diğer illerdeki etkinliklerin çoğunu izleyebilen kimse olmadığını, bunun bile sorun yaratacağını belirttim. kendisi önce bizim jürinin üç adayı belirlemesinin önemli olduğunu, geniş katılımlı büyük jürinin de bunu oylayacağını, ayrıca bizim son olarak, bu büyük jürinin verdiği oylar bir birine yakınsa veto hakkımızı kullanıp, sonuçta değişiklik yapabileceğimizi söyledi! nitekim ilk yıl (daha internetten halka oylama başlamamıştı) 50 kişiye yakın büyük jürinin oylarında jüri olarak bazı değişiklikler yaptık! sırf demokratik gözüksün diye başlatılıp sonra müdahale edilebilen bir yöntemin ne kadar demokratik olduğunu da bilgilerinize sunarım.

    beyoğlu’nda bir kafede toplanan ilk dergi jürisi’nde (ki ankaralı yazarlar yoktu, onlar sonra düşüncelerini bildirdi )bizim iki kişi olarak belirlediğimiz her daldaki üç aday görüşüldü bazı değişiklikler de oldu. o toplantıda da bu derginin sadece yazarlarının, yani diğer illerdeki etkinlikleri ve çoğu konseri izleyen bir ekibin ödül vermesini “büyük jürinin! sadece tanıdığı isimleri oy verebileceğini” yineledim. buna karşın o toplantıda da “ zaten dergi jürisinin oylama sonuçlarında değişiklik yapabileceği, bunun da sorunu azaltacağı” düşüncesi hakim oldu.
    bu toplantıdan sonra serhan bali, bizlere başvurmadan, bilgi vermeden davet mesajları ile kendi oluşturduğu yaklaşık 30 kişilik jüriyi belirlemiş, bizlere e-maille bildirdi. bu konudaki itirazımı ilk günden beri hem kendisine defalarca, ve özellikle ikinci yıl için kadıköy’de yapılan ikinci yıl jüri toplantısında dile getirdim. jürinin önünde serhan bali, bunun geniş katılımlı olarak görünmesinin daha demokratik bir seçim olarak görüleceğini, büyük jürinin daha da arttırılması görüşündeydi. milliyet sanat dergisi’nde belirttiğim gibi adayları izlememiş/ dinlememiş sırf geniş katılım olsun diye seçilmiş bu jüri nasıl karar verecekti?
    üstelik bu geniş jüri’nin oluşturulmasındaki kıstaslar son derece ilginçti! ismi bilinen önemli birkaç değerli gazete yazarı ( bir çoğu müzik eleştirmeni/yazarı değil) ve klasik müziği bilip izleyen bir iki müzik kurumu ve salonunun yöneticisi dışındakiler nasıl seçilmişti? işte küçük bir örnek: özel bir konservatuarı da olan bir piyano firması’nın sahibi serhan bali’nin kurduğu klasik müzik yahoo grubuna üye olmak istemiş isteği onaylanmamış, daha sonra andante’ye ilan verince hemen gruba üye yapılmış ve daha sonra mail yoluyla oylama yapacak büyük jüriye alınmıştı. ancak daha sonra dergiye ilan vermeyen firma sahibi, büyük jüriden de çıkarılmıştı!

    böyle ilişkilerin içine düşmeden yapılabilecek şey, hiç olmazsa dergi yazarlarının oluşturduğu bir jüriye, klasik müzik ortamını izleyen az sayıdaki diğer müzik kurumlarının yöneticileri ve kültür/sanat yazarlarını da katıp 15-20 kişilik bir tek jüri, ödülleri belki biraz daha gerçekçi ve sağlıklı bir zeminde verebilirdi.
  • (bkz: #33686755)

    kemal kucuk'un milliyet sanat'ta cikan sulandirilmis klasik muzik odulleri baslikli yazisina serhan bali'nin verdigi cevaba verdigi cevap tefrikasi ekteki gibidir.

    4 buyuk parcadan mutesekkildir.

    http://www.facebook.com/…anitim-2/10151643881744468

    serhan bali'ye yanitim - 2

    3-serhan bali diyor ki;

    “geniş jüri heyetimizin içinde, türkiye'nin klasik müzik ortamına eleştirmen, yazar, radyo-tv programcısı, konser organizatörü, festival-konser salonu yöneticisi, akademisyen, eğitimci kimlikleriyle yıllardır katkı sağlamakta olan çok sayıda seçkin ismin varlığı dikkatlerden kaçmayacaktır. bu seçkin jüri üyeleri, andante dergisi'nin her yıl çok sayıda yorumcu, topluluk ve kurumu izlemeyi kendilerine görev edinmiş olan uzman yazarlarının o yıl için tespit edip, gerekçeleriyle birlikte dikkatlerine sundukları adayları değerlendirebilecek olgunluk ve yetkinliğe sahiptirler”

    tabii ki geniş jüri olgun ve yetkin insanlardan oluşuyor. ama sorun onların sizin masa başında yetersiz değerlendirmelerle belirlediğiniz üç opera adayından, mesela samsun ya da mersin’de hiç izlemedikleri bir sopranoya nasıl oy verecekleridir? bu herkesin izleyeceği bir tv dizisi değil, herkesin okuyabileceği bir kitap da değil. bunların dvd’si de yok. o nedenle bu sistemin yüzde 80”i göstermeliktir! daha da önemlisi, andante jürisinde istanbul- ankara dışındaki konser ve temsilleri izleyen kaç üye vardır bunu bir yıl içinde izledikleri etkinlik sayısı ile açıklayabilir mi serhan bali?
    açıklamalıdır. çünkü, bu etkinliklerden bir çoğunu izleyen, derginin ilk günden bu yana en büyük emekçisi, (serhan bali askerdeyken derginin iki sayısını tek başına çıkaran müzisyen- müzikolog- müzik yazarı ersin antep) hem jüriden hem de andante’den neden ayrıldı?

    andante’nin yurt içi ve yurt dışındaki bale temsillerinin çoğunu kendi olanakları ile takip eden ve andante dergisinde serhan bali’nin isteği üzerine hiçbir karşılık beklemeden, tüm bale yazılarını da gözden geçirerek, fahri bale editörlüğü yapan, ve 5 yıldır milliyet sanat dergisi’nin ve milliyet.com un bale yazarı mutlu tanberk, andante’den sıkıntılı bir şekilde neden ayrıldı?
    “sulandırılmış klasik müzik ödülleri” içinde belirttiğim göstermelik, gerçek dışı yöntem ve uygulamalar yanında, andante dergisi’nde son yıllarda yine yukarda belirttiğim gibi, konusunun uzmanı olmayan, müzik konusunda teorik ve pratik bilgisi olmayan, sahne sanatları alanında kulaktan dolma bilgilerle yazılar yazılmasına tahammül edemedikleri ve uyarılarına hiç kulak asılmadığı için…
    ankara’daki etkinlikler yanında özellikle müzik kayıtlarını titizlikle dinleyen ve araştıran ahmet makal ise ödül jürisinden, ilk üç senede gelen “seçim” eleştirilerinin içinde olmamak için ayrıldı…

    öyleyse soruyorum? son bir yılda çukurova, antalya ve bursa devlet senfoni orkestralarının üçünün birden bir konserini kaç jüri
    üyesi izlemiştir? yakından izlediğimiz borusan, bilkent ve cso gibi orkestralardan sonra, sorunlar içinde kıvranan bu orkestralar nasıl izlenecek ve başarıları nasıl ödüllendirilecek? bu yapılmayacaksa “türkiye ödülleri” gibi zemini olmayan bir iddiayı nasıl savunabilirsiniz? bir jüri üyesinin bir yıl içinde bir iki kez izlediği bir orkestraya (karşılaştırma yapmadan) ödül vermek adil midir?
    klasik müzik ödülü verecek bir dergi jürisinin tüm bu camiayı kapsayan, oda müziği gruplarını izleyen, genç solistlerin konserlerini izleyen, varsa yaptıkları kayıtları dinleyen kişiler olması gerekir. hep söylediğim gibi, jüride 1 ya da bazen iki kişi, aday ismi ortaya atarken, kendi şehirlerinde yakından tanıdıkları oda müziği gruplarını önermekte, diğerleri bilmedikleri bu konuda bu kişilere güvenmektedir.

    peki o kişiler arasında bunca yeni ve güçlü gruplar, ve solistler dururken, yarı menajer yaklaşımıyla, cd kaydı yaptığı kendi sanatçılarını, 3 adaydan biri yapmak nasıl bir objektifliktir? o jürideki üyelerin kaçı bir gökhan aybulus’un piyanosunu dinlemiştir. ama onun bir cd’si henüz yoktur, tıpkı çoğunun olmadığı gibi… en iyi piyanistlerimizden emre elivar’ın sadece 2 cd si vardır. kıstas olarak eğer konserlerini izlememişse“bu yıl yaptıkları cd’ler”gibi bir değerlendirmeye sarılmak, türkiye’nin şartlarını bilmeden, batı özentisi bir saçmalıktır! hiçbir yerde satılmayan sponsorla 500 adet basılmış hatır cd’si yapanlar mı iyi solisttir ki 3 adaydan biri olmuştur?

    kadıköy’de yapılan ikinci yıl jüri aday belirleme toplantısında, kendi librettosunu sahneye koyan birlikte çalıştığı bir ünlü kroegrafımızı, diğer önerdiğimiz koreografların arasında ilk sıraya koymakta ısrar den bir jüri üyesine, tüm jürinin içinde, yüksek sesle“ siz bu konuda tarafsınız, bu ısrarınız yanlış” dediğimi ne çabuk unutmuş serhan bali
    gerçekçi olmayan zeminler üzerine, minareye kılıf arar gibi yapılan, gerekçelerin çoğu da cd’leri yapan jüri üyesi tarafından yazılmaktadır! serhan bali bunların gerekçelerini açıklamalıdır?
  • (bkz: #33686755)

    kemal kucuk'un milliyet sanat'ta cikan sulandirilmis klasik muzik odulleri baslikli yazisina serhan bali'nin verdigi cevaba verdigi cevap tefrikasi ekteki gibidir.

    4 buyuk parcadan mutesekkildir.

    http://www.facebook.com/…anitim-3/10151643951304468

    serhan bali'ye yanitim- 3

    4-serhan bali diyor ki;

    “donizetti klasik müzik ödülleri, ''sanat'' gibi yüce bir olguyu, meşakkatli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra tüm insanlığa ulaştırma ideali yüklenmiş bulunan müzisyenlerimizi ''birbirleriyle yarıştırma'' gayesi asla gütmediğinin başından beri ısrarla üzerinde durmaktadır.!”

    öyleyse soruyorum. “sulandırılmış klasik müzik ödülleri” başlıklı yazımın en önemli satırları olan, internetten halk oylamasında eşine dostuna mesaj yollayıp, “ beni tıklayın” diyen müzikçilerimiz ne yapıyor? hem de hayatında bir konsere gitmemiş kişilerin oylarıyla ne yarışı yapıyor? böyle bir ricada bulunmayı onuruna yediremeyen adaylar daha mı az başarılı? oylamanın sonuna doğru internetten “ şu aday daha önde gidiyor” gibi bildirimlerde bulunan serhan bali, at yarışı mı oynuyor? bunun bir “yalan rüzgarı”na döndüğünü görmüyor mu?

    5-serhan bali diyor ki;

    “hareket noktamız, her ne kadar donizetti ödülleri'ni ülkemizin klasik müzik profesyonellerinin oylarına başvurarak tespit ediyorsak da halkımızı da bir biçimde bu sürece dahil etmemizin gerekli olduğu yönündeki inancımızdı. yazarın, andante dergisi'nden bir alıntı yapmak suretiyle, ''halkoylamasına başvurmanın anlamsızlığı'' türündeki argümanını güçlendirmeye çalışırken, nasıl da seçkinci ve halk beğenisini nasıl da küçük gördüğünü ele veren satırlarına ise ''acımak'' dışında elden bir şey gelmiyor”

    ne demişti andante’nin bale yazarı son eleştiri yazısında? : “ne olursa olsun rus devlet balesi türkiye’ye geldi ve iyi ya da kötü kuğu gölü’nü sahneledi diyemem; bu resmen baleye saygısızlık olur! (…) bileti geri verip paramı alabilecek kadar kötü bir performansı seyircilerin ayakta alkışlaması ise, daha çok yol kat etmemiz gerektiğini bir kez daha gösteriyor.”
    o zaman soruyorum? bu baleden anlamayan izleyiciler andante okumuyor mu? okuyorsa, bu sözlerle küçümsediği halka nasıl internetten oylama yaptırıyor? gazetecilik yaparken seçkinci, şov yaparken popülist olanlara gerçekten “acımak” gerek

    şu seçkinciliğe biraz daha girersek;

    yazımda özellikle belirttiğim, halk oylamasının temel yanlışı, oylanan üç adaydan çoğunlukla hiç birinin konserini dinlememiş, temsilini izlememiş ve varsa cd sini dinlememiş kitlelerin, kimi hangi kıstasa göre değerlendireceğinin düşünülmemesidir. her ip numarasından, yani her bilgisayardan bir oylama yapılabildiği için, hiç klasik müzik dinlemeyen ahbap, akrabaya bile “aday oldum desteğinizi beklerim” mesajları atan ortaya koyduğum bu gerçeğe “ seçkinci” demek insafla bağdaşmayan bir aymazlıktır.
    serhan bali’nin her fırsatta “ yüksek sanat” olarak vurguladığı klasik müziğin, 20. yüzyılda yüksek sınıfların müziği olmadığını, ekonomik olarak daha alt sınıfların da bu müziği “eğitim sistemi” sayesinde geniş kitlelere yayabildiğini ülkelerden örnekler vererek her yerde savunduğumu, yazılar yazdığımı ne çabuk unutmuş!

    ülkemizde maalesef “satatü” kazanmak ya da göstermek için sadece kokteylli, pahalı biletli konserlerde, festival açılışlarında, en önlerde oturmak için davetiye isteyen, ama sezon içi konserlerde hiç göremediğimiz bir seçkinci kesim vardır. bu kesimler üstelik eser bölüm aralarında da alkışlarını esirgemeyen bir kesimdir!! ve serhan bali ve andante bu dar kesimle de çok iyi ilişkiler kurmanın kendi statüsü için de önemli olduğunun bilincindedir! ama bunu yaparken, şekilci bir anlayışla klasik müziği “halka açmak” adına konserlere yırtık kot pantolonla gidilmesini, eser bölüm aralarında alkışlamaya karşı olanlarla sanal ortamda sert tartışmalara girişmeyi klasik müziği halka açmak sanmaktadır. hele ülkemizin yetiştirdiği en önemli bestecilerden ulvi cemal erkin’in kızı ile bu konuda internet grubunda yaptığı tartışmadaki ifadeleri, bu “yenilikçiliğin” nasıl bir şekilden ibaret olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. her iki kesime de göz kırparak popüler olmanın yolunu iyi bulmuştur serhan bali ama, yaşamda yol ayrımları çoktur!

    bbc klasik müzik ödülleri gibi çok eski ve köklü bir ödülün töreninin nasıl mütevazı bir salonda yapıldığını müzik severler iyi bilir. ama, eurovision özentisi görkemli tören yapacağım, ödül alanları limuzin minibüslerle yollayacağım diye beyoğlu belediyesi’nin kanatları altına girmek için ödül logosundan andante adını bile çıkarmayı kabul eden bir zihniyet “seçkin” davetliler önünde şov yapmayı tercih etmektedir.

    6- serhan bali diyor ki;

    “yazarın, türkiye'nin, donizetti ödülleri gibi bir organizasyonun düzenlenebilmesi için gerekli olan gelişmiş klasik müzik ortamından yoksun olduğu yönündeki saptamalarının, hem ülkemizin son yıllarda bu alanda ulaştığı seviye hem de organizasyonumuzun yukarıda açıklamaya çalıştığımız mantığı ve işlevi bağlamında değerlendirildiğinde hiçbir geçerliliği yoktur. yazarın bu savı, hakim olduğunu iddia ettiği türkiye'nin klasik müzik camiasının taşıdığı büyük potansiyel ve bu alanda sahip olduğumuz zenginlikler açısından değerlendirildiğinde sözcüğün tam anlamıyla gülünçtür”

    oysa asıl gülünç olan şudur. sadece devlete ait 6 operası olan bir ülkede, her yıl en iyi opera kurumu ödülü vermek komiktir. çünkü son 4 yıldır dönüşümlü uygulanan “eser” tekrarları ile aynı eser her yıl tüm operaları dolaşmakta, kostüm ve dekor taşınmakta, buna karşın her kurum bir yada çok ender iki yeni eser sahnelemektedir. içinde bulundukları şehrin sosyal yapısı gereği seyirci azlığından dolayı bir ay içinde sadece bir ya da iki opera temsili yapabilen kurumları hangi kıstaslarla değerlendireceksiniz? hakça bir değerlendirmeyi nasıl yapacaksınız? bu açık duruma rağmen, son yıllarda merkezi bir idare yapısı belirleyen devlet opera ve balesi genel müdürlüğünün “opera müdürlükleri arasında gerçekçi olmayan yarış ve sorunlara neden oluyor” gerekçesi taşıyan baskıya varan ısrarlı ricası ile “en iyi opera kurumu” kategorisi dönizetti adüllerindenkaldırılmıştır!
    ülkemizin son yıllardaki klasik müzik ortamındaki dinamizm cok sayıda genç müzisyenin yetişmesidir. ancak çoğaldığı sanılan özel orkestraların üyeleri çoğunluğu başka orkestralarda da çalmakta, yani aynı müzisyenler ayrı orkestralarda sahneye çıkmaktadır. ancak kadrosuz yetenekli genç müzisyenler oradan oraya kaşe ile koşuşturmakta, sürekli çalışabilecekleri özel orkestralar kurulamamaktadır. pasta aynı kalırken, başında bekleyenler çığ gibi büyümektedir. klasik müzik dünyamızda zar zor sponsor bularak cd yaptıran önemli sanatçılarımızın bile 150 adet cd satıldığında bayram ettiği; yabancı ülkelerde başarı kazanan ama adını türkiye’de duyuramamış sanatçılarımızın orada yaptıkları cd’lerden 50 adet ithal edilebildiği ve bunların 20 tane satılmasının bile başarı sayıldığı, türkiye’de ise cd yapmalarının mucize olduğu müzik ortamımızda, kimi kandırıyoruz?
    gelecek endişesi içinde müzik dünyasına atılan solist adaylarının milliyet sanat dergisinde yazdığım gibi, solist kalarak yaşamaları imkansızdır. yurt dışında ise kaşeler düşmüş, artan iyi solistler orta avrupa’da bile birbirini yemektedir. sadece 7 tane kaşe ödeyebilen profesyonel konser salonu olan hangi ülkede gelişmiş klasik müzik ortamı var denebilir. anadolu üniversitelerimizde verilen konserlerden harçlık niyetine ücretler alınmaktadır. devlet orkestraları yeni kadro açmamaktadır. alınanlar da aylık 1200 lira civarında bir üçrete razı ve kadrosuz çalışmaktadır.

    serhan bali bilmiyor izlemiyor olabilir ama, önceki yıllarda kapılarında kuyruk oluşan konservatuarların geçtiğimiz giriş sınavlarına baş vuran sayısı 5-6 kişiye düşmüştür. serhanbali’nin çok methettiği toplumsal dönüşümümüzün ne yolda olduğunu, genel sosyal/ siyası gelişmelerin klasik müziğe olan ilgiyi nasıl azalttığını önce sayılarla öğrenmelidir.
    iki yıl önce köklü bir kuruluş olmaya giden akbank oda orkestrası kapanmış, istanbul için yerine yeni bir orkestra kurulmamıştır. serhan bali’nin büyük dinamizm dediği tablo, solist olarak yaşayamayacaklarını anlayan, orkestraya da giremeyen gençlerin bir araya gelerek kurdukları kısa ömürlü oda müziği gruplarının anadolu’da büyük imkansızlıklar içinde düzenlenen küçük festivallere bile katılabilmek için verdikleri savaştır.

    bu satırların yazarı, türkiye gerçeklerini iyi bilmekte, ama serhan bali kendini viyana’da sanmaktadır. üç gelişmiş şehrimizdeki köklü festivaller içinde özellikle istanbul festivali’nin getirdiği, ama biletlerini zorunlu olarak 300 liradan sattığı çok önemli yıldızlar, orkestralar bizim klasik müzik ortamımızın sosyal adalet çerçevesinde geliştiğini göstermez.

    hele trt’nin klasik müzik programlarını büyük ölçüde kaldırdığı, kıyı şehirleri dışında fm kanallarını kaldırdığı ve halkımızın yüzde 95’i bu müziği dinlemiyor diyen yetkililerin yön verdiği, milli eğitim bakanlığının okullardaki müzik derslerini angarya haline getirdiği bir ortamda hangi klasik müzik adına hangi “toplumsal evrim döneminden geçtiğimizi” söylüyor serhan bali? genç müzikçilerin bir şeyler yapmak için akıntıya kürek çektiği oluşumları kalıcı bir gelişim gibi göstermek, tek kelimeyle safdilliktir.
  • (bkz: #33686755)

    kemal kucuk'un milliyet sanat'ta cikan sulandirilmis klasik muzik odulleri baslikli yazisina serhan bali'nin verdigi cevaba verdigi cevap tefrikasi ekteki gibidir.

    4 buyuk parcadan mutesekkildir.

    http://www.facebook.com/…anitim-4/10151643958609468

    serhan bali'ye yanitim - 4

    7- serhan bali diyor ki:

    “yazarın, andante dergisi'nden bir alıntı yapmak suretiyle, ''halkoylamasına başvurmanın anlamsızlığı'' türündeki argümanını güçlendirmeye çalışırken, nasıl da seçkinci ve halk beğenisini nasıl da küçük gördüğünü ele veren satırlarına ise ''acımak'' dışında elden bir şey gelmiyor.”

    yazılanı anlamamak bir dergi yöneticisi için en “acınacak” durum olsa gerektir. yazımda özellikle belirttiğim, halk oylamasının temel yanlışı, oylanan üç adaydan çoğunlukla hiç birinin konserini dinlememiş, temsilini izlememiş ve varsa cd sini dinlememiş kitlelerin, kimi hangi kıstasa göre değerlendireceğinin düşünülmemesidir. her ip numarasından, yani her bilgisayardan bir oylama yapılabildiği için, hiç klasik müzik dinlemeyen ahbap, akrabaya bile “aday oldum desteğinizi beklerim” mesajları atan sanatçılarımızın desteği fazla olan mı en başarılı sanatçıdır? burada gülünç olan, eurovision yarışmasında bile milyonlarca izleyici tv den tüm parçaları izleyerek oyluyor. üstelik kişiler kendi müzik sevkine göre bir oylama yaparken bile “ülke olarak” telefonlara sarılarak öne geçmeye çalışıyor. klasik müzik dünyamızda zar zor sponsor bularak cd yaptıran önemli sanatçılarımızın bile 150 adet cd satıldığında bayram ettiği; yabancı ülkelerde başarı kazanan ama adını türkiye’de duyuramamış sanatçılarımızın orada yaptıkları cd’lerden 50 adet ithal edilebildiği ve bunların 20 tane satılmasının bile başarı sayıldığı müzik ortamımızda, kimi kandırıyoruz? hele, mersin, samsun ve antalya gibi büyük şehir izleyicilerinin hiç izleyemediği, istanbullu sürekli izleyicilerin bile ankara’daki sanatçıları iyi tanımadığı bir ortamda, halkımız neyi oyluyor?

    ortaya koyduğum bu gerçeğe “ seçkinci” demek insafla bağdaşmayan bir aymazlıktır.

    serhan bali’nin her fırsatta “ yüksek sanat” olarak vurguladığı klasik müziğin, yüksek sınıfların müziği olmadığını, ekonomik olarak daha alt sınıfların da bu müziği “eğitim sistemi “ sayesinde geniş kitlelere yayabildiğini ülkelerden örnekler vererek her yerde savunduğumu, yazılar yazdığımı ne çabuk unutmuş!

    ülkemizde maalesef “satatü” kazanmak için sadece kokteylli, pahalı biletli konserlerde, festival açılışlarında, en önlerde oturmak için davetiye isteyen, ama sezon içi konserlerde hiç göremediğimiz bir seçkinci kesim vardır.

    bu kesimler üstelik eser bölüm aralarında da alkışlarını esirgemeyen bir kesimdir!! ve serhan bali ve andante bu dar kesimle de çok iyi ilişkiler kurmanın kendi statüsü için de önemli olduğunun bilincindedir! ama bunu yaparken, şekilci bir anlayışla klasik müziği “halka açmak” adına konserlere yırtık kot pantolonla gidilmesini, eser bölüm aralarında alkışlamaya karşı olanlarla sanal ortamda sert tartışmalara girişmeyi klasik müziği halka açmak sanmaktadır.

    hele ülkemizin yetiştirdiği en önemli bestecilerden ulvi cemal erkin’in kızı ile bu konuda internet grubunda yaptığı tartışmadaki ifadeleri, bu “yenilikçiliğin” nasıl bir şekilden ibaret olduğunu gösteren bir ibret tablosudur. her iki kesime de göz kırparak popüler olmanın yolunu iyi bulmuştur serhan bali ama, yaşamda yol ayrımları çoktur!

    bbc klasik müzik ödülleri gibi çok eski ve köklü bir ödülün töreninin nasıl mütevazı bir salonda yapıldığını müzik severler iyi bilir. ama, eurovision özentisi görkemli tören yapacağım diye beyoğlu belediyesi’nin kanatları altına girmek için ödül logosundan andante adını bile çıkarmayı kabul eden bir zihniyet “seçkin” davetliler önünde şov yapmayı tercih etmektedir.

    --------------etik dışı bir uygulama!-------------

    sadece bir ödülün ciddiyetsiz verilişini anlatmaya çalıştığım yazıma, “gülünç”, “acınacak”, “arikada mı yaşıyor” gibi hakaretamiz ifadelerle saldıran serhan bali’ye eski bir müzisyen ve 3 meslek ödülü olan 33 yıllık gazeteci olarak son bir meslek ahlakını hatırlatmak istiyorum.

    yukarda saydığım somut nedenler dışında çok önemli bir nedeni; yani serhan bali’nin yönettiği andante dergisinin son iki yıldır neden sağlıklı ödül veremeyeceğini en sona sakladım:

    tüm klasik müzik camiamızı kucakladığını belirten andante dergisini yayınlayan serhan bali hiç çekinmeden son iki yıl önce bir menajerlik şirketi kurmuş, ve bunu bali &ünalp logosuyla andante portalında da tanıtmaktadır.
    tüm müzisyenlere eşit mesafede olup, objektif eleştirilere ve tanıtımlara yer verdiğini söyleyen bir derginin yöneticisi, aynı anda asla menajerlik yapamaz.

    genç solistlerimizden çoğuna menajerlik teklif eden bu oluşum, nasıl tarafsız bir yayın anlayışını benimseyebilir?
    kendi portföyündeki bir sanatçıyı kapağa taşıdığında, bunu ne gerekçe ile savunacaktır.hakkıyla bile yapılan bu girişim, haksız sayılacaktır.

    ya da portföyünde olmayan bir sanatçı ( ama aynı zamanda portföyündeki bir sanatçı ile sanatsal yarış içindeki bir başka sanatçı) için dergisinde nasıl tarafsız eleştiri yazılacaktır?

    kapağına hiç taşımadığı bir başka sanatçı, bunu portföyüne girmediği için olduğunu belirtirse ne yanıt verecektir.
    tüm bunlar, neden bir yayın organının yöneticisinin menajerlik de yapamayacağını açıklayan örnekler olarak gazetecilik etiği derslerinde okutulur.

    ancak aynı etik dışı davranış, bu dergi tarafından bir de ödül veriliyorsa daha da vahim bir şekilde ortaya çıkar.
    birçok sanatçının menajeri olan bir oluşum adil ödül dağıtsa bile “tarafsızlığına düşecek gölge” o yayın organın saygınlığını ortadan kaldırır.

    kendisine yıllarca destek olmuş bir büyüğünün, uyarılarına yakınındayken uymayan, ama yazılması gereken gerçekler bir dergi yazısına dönüştüğünde tepkisini tüm geçmişi hiçe sayarak hakaretamiz bir üslupla yanıtlayan serhan bali, öncelikle bu etik dışı davranıştan uzaklaşıp, dergisini ve ödüllerini şaibe altında bırakmayacak bir ortama taşımalıdır.

    tüm müzik severlere saygılarımı sunuyorum.
  • (bkz: #33686755)
    (bkz: #33713120)
    (bkz: #33713204)
    (bkz: #33713239)
    (bkz: #33713272)

    serhan bali'nin cevabi asagidaki gibidir :

    http://www.andante.com.tr/… bir muhterisin portresi

    http://i.imgur.com/rxxsgpj.jpg

    donizetti ödülleri hakkındaki gerçekler ve bir muhterisin portresi

    saat gece 2’ye doğru bir dostumdan uyarı geldi: ‘seninki iki gündür hazırlık yaptığı yazısını facebook’ta tefrika halinde paylaşıyor, bir bak istersen...’ ‘hele şükür yahu, bakalım neler yazmış kemal küçük yine çalakalem’ diye açıp baktım. okuduklarıma hiç şaşırmadım. temcit pilavı gibi aynı şeyleri, bu kez biraz daha süsleyerek, aramızda yaşananları (her zaman ustaca yaptığı gibi) nalıncı keseri gibi kendine yontarak, argümanlarını güçlendirmek için bile isteye saptırarak ve elbette yalan söyleyerek anlatıyordu. onunla geçirdiğimiz 9 yıllık dönemin özellikle son birkaç yılında şahit olduğumuz bu hal ve davranışlarına o kadar alışkındık ki, şaşırmadım, dediğim gibi. ‘ben buna sabah kalkınca cevap veririm, şimdi iyisi mi yatayım’ deyip vurdum kafayı.

    her şeyden önce, küçük’ün üslubuna, meramını anlatış tarzına dikkatinizi çekerim. tefrikasını okuyan biri, andante dergisi ve bizlerin toplumda ayıplanacak, yüz kızartıcı bir eylemde bulunduğumuzu sanır, öyle değil mi? sanırlar ki, biz düzenlediğimiz bu organizasyonla yüzlerce, binlerce insanı haksızlığa sürükleyip mağdur etmişiz, insanların paralarını mallarını çalıp çırpmışız, kişi ve kurumların onur ve haysiyetleriyle oynamışız... hey bir dakika! biz burada adı üstünde bir klasik müzik ödülleri organizasyonu düzenliyoruz yahu! ne yapıyoruz, tekrarlayayım müsaadenizle. klasik müzik camiamızda başarılı işleriyle öne çıkan kişi, topluluk ve kurumları her yıl ödüllendirme yoluna gidiyoruz. yani onları bir kez daha kuvvetlice alkışlatıyoruz. kime? onları sahneden, kayıttan, mikrofondan dinleyen, izleyen insanlara değil bu kez sadece. çok daha büyük bir kitlenin önüne getiriyoruz onları. ne yoluyla? görkemli olması için elimizden geleni yaptığımız ödül törenimiz ve bu törenin basına her yıl cömertçe yansıyan izlenimleri yoluyla.

    maksadı üzüm yemek değil...

    küçük iyi niyetli ve yapıcı bir insan olsa, bu organizasyonda hatalı olduğunu iddia ettiği, düzeltilmesi gerektiğini düşündüğü noktaları, hepimizin saygı duyacağı bir üslupla, iyi niyetinden şüphe edilmeyecek bir tarzda anlatır, bir gazeteci-yazar olarak bizleri eleştirme ve uyarma görevini yerine getirirdi. ama öyle yapmadı (ne kadar şaşırdık!) malum dergideki ilk yazısından tefrikasına kadar sergilediği niyet, yaklaşım ve üslup hiç değişmedi. çünkü onun niyeti üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekti. küçük’ün yegane emeli, bu organizasyonun önce camiamız nezdinde yıpratılması ve derken hiç yapılamaz hale gelmesiydi. küçük’ün amacı, ilk yıllarında omuz omuza çalıştığı, nice anılar ve sofralar paylaştığı ama 9 yılın ardından sırtını döndüğü (bu kısım son bölümde ama sakın atlamayın, kemal küçük sen de atlama!) meslektaşlarına kara çalmaktı.

    ilk olarak, küçük’ün seçim ve oylama süreçleriyle ilgili iddialarını masaya yatıralım. evet, iddia ettiği gibi, donizetti’de büyük jürinin oylayacağı adayları tespit eden komitedeki kişilerin sayısı fazla değil. 2010 ve 2011’de düzenlenen ilk iki yarışmada adayların teklif ve tespiti alanında komitenin en faal biçimde çalışan üyeleri kemal küçük, şefik kahramankaptan, ayşe öktem, ersin antep ve bendenizdi. aramızdaki diğer birkaç arkadaşımızın da adaylık tekliflerini ve bizim tekliflerimiz konusundaki eleştirilerini dinler ve bir ortak karara varırdık. yine ilk iki yılımızda mutlu tanberk ve selen yılmaz bale-dans kategorilerinde aramıza katılıyorlardı. komitenin aktif isimlerinden küçük, antep ve tanberk zaman içinde ayrıldılar. geçen yıl dergimizin editörlüğünü kendisine devrettiğim ahu ünalp komitemize girdi ve şu an toplam 4 kişi yolumuza devam ediyoruz.

    işi hiç de kolay olmayan bu komitenin işlevi, ülkemizdeki klasik müzik sanatçılarının yurtta ve dünyada ortaya koydukları tüm işleri an be an gidip yerinde izlemek değildir. hiçbir komite böyle bir işlev yüklenemez, eşyanın doğasına aykırıdır. bu komitenin üyeleri, hayatlarının ve mesailerinin nerdeyse tamamını, klasik müzik dünyasında olup biten gelişmeleri, kaydedilen başarıları- başarısızlıkları, yenilgileri-zaferleri, mezuniyetleri, yarışma ödüllerini, prömiyerleri, yeni kitapları, kayıtları, verilen konserleri takip etmeye ayırırlar. yani bizler ‘profesyonel izleyicileriz’. ‘aaa bak akşama güzel bir konser varmış meğer, hazırlan da gidelim’ demez komitemizin üyeleri. bizler burada, bırakın o konserin duyurusunu herkes gibi orada burada görmeyi, daha kamuoyuna duyurulmasını beklemeden, aylar öncesinde, hazırlık aşamasında haber alır, ajandamıza yerleştirir, tanıtım bültenleri yoksa hazırlar, zaman-mekan kısıtlarını aştığımız anda sanatçılarıyla röportajlar yapar, dergide, internet portalımızda, gazetelerdeki sütunlarımızda, yahoo ve facebook gibi ortamlarda zamanı geldiğinde herkesle paylaşırız. ‘ayaklı konser-opera ajandası’ gibidir bu komitedeki kişiler.

    kaçırılmaması gerektiğini bildiğimiz bir etkinlikse ve etkinliğin yapılacağı şehirde güvenebileceğimiz bir yazarımız yoksa aramızda konuşur ve mümkünse davetle, mümkün olmuyorsa da cebimizden para vererek gidip o etkinliği yerinde izler ve üzerine yazarız, tanıtırız, eleştiririz. senenin her günü kulaklarımız telefonda, gözlerimiz bilgisayarda, bizler gibi yurtta ve dünyada bu işe gönül vermiş müzik tutkunu amatör ve profesyonel dostlarımızla fikir alışverişlerinde bulunur, yeniliklerden çok geçmeden haberdar olur ve haberdar ederiz.

    tüm bu profesyonel çabaya karşın elbette bizzat yerinde takip edemediğimiz sayısız konser-opera, cd-dvd kaydı, kitap, yarışma kalır geriye. bu noktada teknoloji imdadımıza yetişir. kişisel web sayfaları, facebook ve tabii youtube... bizlere bulunduğumuz her mekanda istediğimiz her şeyi ve herkesi izletme, dinletme imkanı sunan mucizevi araçlar... ama kemal küçük aramızda bulunduğu yıllarda teknolojiye ayak uydurmayı başaramamış gazetecilerden biri olarak kaldığı için (ondan daha kıdemli olan şefik kahramankaptan iletişim teknolojisini çok iyi kullanır mesela, ayşe öktem de öyledir) bu yöntemler ona uzak kalır (küçük’ün bilgisayarından 9 sene içinde posta kutuma düşen e-posta sayısı, dergiye basılması için gönderdiği metinleri saymazsak eğer, toplasanız herhalde 10’u geçmez!) küçük uzakları yakın eden teknolojiye böylesine fransız kalınca ne olur? adayları tespit eden ve büyük jürinin oylarına sunan komite üyelerini tıpkı kendisi gibi 50 yıl öncesinin olanaklarıyla yaşıyor sanır. küçük bu anlattıklarımı çok iyi bilir ama işine gelmediği için söylemez ve onun yerine 9 sene aynı amaç uğruna birlikte omuz omuza çalıştığı insanlara kara çalmaya çalışır.

    kimler ayrılmış kimler? andante batıyor galiba!!!

    küçük diyor ki tefrikasında, ‘ahmet makal ödül jürisinden ilk üç senede gelen seçim eleştirilerinin içinde olmamak için ayrıldı.’ küçük’ün artık alıştığımız yalanlarından biri daha. sonra, ersin antep ve mutlu tanberk de ayrılmış hem jüriden hem dergiden. andante çatırdıyor görüyor musunuz! ahmet makal üniversitedeki idari ve akademik görevlerinin yoğunluğundan dolayı hem dergideki yazılarını çok azalttı hem de komitedeki görevinden bir süreliğine affını istedi. küçük ankara’ya pek sık gider gelir, gıyabında adını kullanacağına, makal’ın kendisine sorsun da gerçeği bir de onun ağzından öğrensin. hem gitmişken müjdesini de alır: ahmet makal seneye yine aday seçici komitemizde olacak! ersin antep’in dergiden ve ödül jürisinden ‘geçici bir süre için’ ayrılması benim bir unutkanlığıma dayanıyor. derginin 10. yılı için hazırladığımız retrospektifte antep’in adını birkaç önemli kişiyle birlikte daha anmayı unutunca, motivasyonunun düştüğünü söyleyerek benden bir süreliğine müsaade istedi. onun da yine en kısa zamanda aramıza katılacağına inanıyoruz. mutlu tanberk hikayesi ise aralarında en trajikomik olanı. saygın bir özel bale okulumuzun sahibiyle röportaj yapmamızı protesto eden tanberk’e yaptığımız işi savunup, bir sonraki sayıda tan sağtürk ile de röportaj yapacağımızı söyleyince tanberk andante’nin ticari bir yayına dönüştüğünü söyleyerek dergiden ayrıldı. tanberk sonrası selen yılmaz ve simge burhanoğlu’nun aynı nitelikteki bale-dans yazıları ve iki yazarımızın da ödül seçici komitesindeki varlıklarıyla yolumuza sağlam ve huzurlu biçimde devam ediyoruz.

    kemal küçük tefrikasında bbc music dergisinin ödül töreninin nasıl da sade, küçücük bir salonda yapıldığını söyleyip bizi ödül törenimizde gösteriş yapmakla suçluyor. aydınlandık sağolsun. küçük, yurtdışındaki her türlü klasik müzik etkinliği hakkında oldum olası o kadar az bilgi sahibidir ki, bu haliyle nasıl da kimseden çekinmeden malumatfuruşluk yapabildiğine, onu çok iyi tanımama rağmen, hala şaşırıyorum. bbc her zaman tasarruf yapmayı sever kemal küçük. andante’nin de üyesi olduğu icma’nın her yıl bir başka şehirde büyük bir senfonik konser eşliğinde verilen ödüllerini, yine bir icma üyesi olan ingiliz opera dergisinin bu yıl vermeye başladığı ödülleri londra hilton’da gösterişli bir törende dağıttığını, almanya’nın echo ödüllerinin nasıl da bir pop müzik konseri renkliliğinde geçtiğini, amerika’nın opera news ödüllerinin new york’un meşhur plaza otelinde yemekli törenle verildiğini bilmez kemal küçük ama malumatfuruşluk yapmaya bayılır. ‘donizetti’ ismini, beyoğlu belediyesi’nin ödül sahiplerini limuzin minibüslerle göndermesi karşılığında kabul ettiğimizi iddia etmesine ne demeli? bizim töreni, menderes türel dönemindeki antalya piyano festivali’yle karıştırdı galiba. ne çabuk unuttu türel’in o limuzin minibüslerinden birine de kendisinin kurulup oturduğunu...

    aday tespit komitesinin üye sayısını elbette yeterli görmüyor ve aramıza yeni isimler almak amacıyla etrafımızı sürekli kolaçan ediyoruz. ama aramıza buyur edeceğimiz kişilerin de yukarıda özetlediğim hasletlere sahip; arzulu, tutkulu, bilgili, görgülü, adanmış, mekan-zaman kısıtları olmayan, ekip çalışmasına uygun (kemal küçük deneyiminden sonra bu konuda daha dikkatliyiz) kişiler olmaları gerekiyor. bu olaydan sonra bir kıstas daha ekliyorum: öncelikle iyi niyetli ve yapıcı olması şart bu kişinin. ümitsiz değilim. kafamda komitemize buyur etmeyi düşündüğüm birkaç potansiyel isim var, umarım onları da önümüzdeki sene aramızda görebileceksiniz.

    tümdengelim metodu uygulayarak, andante/donizetti ödülleri’nde ilk 3 yıl içinde hangi kişi, kurum, kuruluş ve çalışmalar ödül almış diye listelerimiz incelendiğinde, ödül takdim edilmiş 90’a yakın isimden hangileri için ‘ödül almaya layık değil’ yakıştırması yapılabilir? (ilk 3 yılın listeleri donizetti.andante.com.tr sitesinde incelenebilir). burada özellikle isim zikretmekten imtina ederim. incelendiğinde, hepsinin ödüllerini sonuna kadar hak etmiş isimlerden oluştuğu görülür. nasıl bu kadar rahat konuşabiliyorum? çünkü, öncelikle her kategori için seçtiğimiz 3 adaya güveniyorum da ondan. komite olarak, birtakım gizli hesaplar içine girip ‘şu güçlünün yanına şu iki zayıf gözükeni koyalım da güçlü olan jürinin oylarını silip süpürsün’ hesabı yapmadık hiçbir zaman. çok sayıda kategori açtığımız için geçmiş yıllarda bir veya iki kategorinin adaylarında eksik-hatalı değerlendirme yaptığımızın sonradan farkına vardık. sonuçta hepimiz insanız ve hata yapmak da insana mahsus. ama şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki, sonradan hatalı olduğunu düşündüğümüz o bir iki adayın hiçbirinin kategorilerinde birinci gelmemiş olması, bu noktada büyük jüri heyetini seçerken harcadığımız dikkat ve özenin de ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. her zaman ısrarla yinelediğim gibi hatalarımızdan ders çıkarmasını biliyoruz.

    komitemizi kendince aşağıladıktan sonra oklarını geniş tutulmuş jüri heyetimize çeviriyor kemal küçük. bu kişileri konsermiş, operaymış, kayıtmış, kitapmış, festivalmiş hiçbirinden anlamayan oradan buradan toplama insanlar olarak lanse etmeye çalışıyor. son derece hassas fikir yürütmelerle tespit etmeye gayret ettiğimiz bu kişilerin ülkemizin klasik müzik camiasının farklı alanlarında aktif olarak çalışan profesyonel insanlar olduklarını hep söyledik. zaten aynı adresteki jüri üyeleri listelerimiz incelendiğinde, bu titizliğimiz ve seçilen kişilerin yetkinliği ne kadar tartışılabilir, kararı sizlere bırakıyorum.

    buradan geliyoruz, küçük’ün ‘jüri heyetini oluşturan bu insanların hepsi kategorilerinde sunulan adayları nasıl oluyor da yerinde bizzat görüp, izleyip değerlendirebiliyorlar’ sorusuna. öyle ya, 100-150 kişilik jüri heyetimizi her ay otobüslere bindirip o konser senin bu opera benim şehir şehir gezdirmeyi veya hepsini bir araya toplayıp toplu izleme-dinleme seansları düzenleyecek halimiz yok. ama böyle tuhaflıklara girişmeye de zaten hiç gerek yok. neden biliyor musunuz? çünkü, küçük’ün diline doladığı ‘yerinde izleme-görme kıstası’ ödüllerimizin sadece ve sadece ‘opera yapımı’ ve ‘bale-dans yapımı’ kategorilerinde söz konusu olabilir de ondan. bakınız, opera yorumcusu, opera rejisörü, bale-dans koreografı kategorileri bile demiyorum. nedenine geleceğim.

    sanıyor ki, donizetti ödülleri’nde her jüri üyesi her kategoride oy kullanıyor. hayır, ne biz onlara böyle bir şart öne sürüyoruz ne de onlar kendilerini her kategoride yetkin olarak değerlendirip seçim yapıyorlar. jüri üyelerimizden gelen oylara baktığımızda her birinin --şahsi izlenim ve gözlemlerine dayanarak- en iyi seçim yapabileceğine inandığı kategorilerde oylarını kullandıklarını görüyoruz. her yıl öyle jüri üyelerimiz de var ki, belli bir fikrinin oluştuğu sadece 1 hadi bilemediniz 3 kategoride oylarını kullanıp listesini bize yolluyor. sayıları her yıl 150’ye varan jüri üyelerimizin bugüne kadar en az oy kullandığı kategoriler arasında ‘yerinde izleme-görme kıstası’nın en fazla geçerli olduğu opera ve bale-dans kategorilerinin başta geldiğini söylersem, yukarıda verdiğim bilgiler ışığında şaşırmazdınız, öyle değil mi? elbette biz de isterdik jüri üyelerimizin her birine bu aday yapımların videolarını gönderelim, izleyememiş olanlar da izlesinler ki çıkan karar sayısı daha fazla olsun. ama bu önleme de artık gerek kalmayacağını sanıyorum. (nedenini açıklayacağım ama az sonra!)

    opera yapımı ve bale-dans yapımı kategorilerinin dışında, 100-150 kişilik jüri heyetimizin ‘yerinde izleme’ kıstasıyla hareket ederek karar vermesini gerektirecek başka bir kategorimiz yoktur. sitemiz incelendiğinde görülecek diğer tüm kategoriler, profesyonel uğraşları gereği her yıl alanlarında pek çok etkinliği izleyen ve/veya bu etkinlikleri gerek müzisyen gerekse organizatör sıfatıyla bizzat gerçekleştiren jüri üyelerimiz tarafından üzerinde yetkinlikle değerlendirme yapılabilecek kategorilerdir. oscar ödülleri’ni düşünün. oscar’da da her sene adaylar, akademi üyeleri adı verilen, ülke sathına yayılmış binlerce sektör insanı tarafından oylanır (oscar bir film yarışması olduğu için elbette jüri üyelerinin tüm filmleri görmüş olması gerekir ki bu noktada donizetti’den ayrılır. donizetti ödülleri bir önceki yılın tümüne yayılmış performans düzeyi ve genel sanatçı liyakati gibi iki belli başlı kritere dayalı bir ödül organizasyonudur).

    şimdi söyler misiniz? içinde 30’a yakın kategori bulunan bir ödül organizasyonunu sözde zor duruma düşürmek amacıyla ona ‘en yumuşak karnı olduğu zannıyla’ bu iki kategoriyi kullanarak vurmak, akıl ve insaf ölçülerine sığar mı? büyük meşakkatlerle hazırlanan bu organizasyonu böylesine ucuz yöntemlerle eleştirmek hangi aklın ürünüdür? küçük ne sanıyor bu jüri üyelerini? ama öyle ya, en iyi bilen daima kendisidir (kemal küçük üzerine bir karakter tahlili denemesi için yazımızın sonuna gidiniz, ama atlamadan lütfen). keşke jüri üyelerimizin yaptıkları seçimleri sizlerle paylaşabilseydim de şahit olsaydınız anlatmaya çalıştığımı ama etik kurallar gereği bunu elbette yapamam.

    küçük, ‘tanınmış olanın yanında daha az tanınmış olan harcanıyor’ diyor. yine geçmiş yıllardaki oylamalar incelendiğinde görece tanınmış isimlere rağbet olduğunu görüyoruz ki böyle olması çok doğaldır. her ödül organizasyonun doğasında vardır bu olgu. ama burada işte emniyet subabı kabilinden gerekçelerimiz devreye giriyor. siz öyle bir gerekçe yazarsınız ki, kategorisinin en iddialı adayı oylama sonunda bakmışsınız ki son sıraya düşmüş (elbette böyle bir şey yapmıyoruz, anlaşılsın diye yazıyorum). biz geçmiş yıllarda, yazmış olduğumuz isabetli gerekçelerin pek çok görece tanınmamış adayı kategorilerinde iddialı duruma soktuğunu, onları daha tanınmış adaylarla burun buruna getirdiğini hatta öne geçirdiğini gözlemledik (bu yıl da bir kategoride yaşadık bu öne geçme olayını, yeri gelirse sonraki bir tarihte değiniriz). küçük, mektubunda, gerekçelerin hepsinin (aynı zamanda cd kitapçığı notları yazdığını -yine bizleri zor duruma sokma gayesiyle-özellikle vurguladığı) şefik kahramankaptan tarafından yazıldığını söylüyor ki bu da doğru değil. gerekçeler ilk yıllarımızda, aralarında küçük’ün de olduğu komite üyeleri arasında paylaştırılırken geçen yıl ve bu yıl kahramankaptan ve bendeniz arasında paylaşılmıştır.

    küçük’ün ve onun gibi düşünenlerin gözden kaçırdıkları bir diğer nokta şu: adaylarımızın hepsi, gözettiğimiz kıstaslar ışığında, başarı ve liyakatlerini kanıtlamış isimlerdir. yani aslında onların hepsi potansiyel olarak ödüllük isimlerdir ama bu tip organizasyonların mantığı gereği bu isimlerden her yıl sadece birkaçı ‘donizetti ödüllü’ payesi kazanıyor, geri kalanı ise ‘donizetti adayı’ olma gururu yaşıyor. çünkü o yıl ödülü alamayan biliyor ki, aslında kendisi de kategorisinde ödülü alan isim kadar veya ona yakın ölçüde başarılı ama somut ve/veya psikolojik düzlemdeki birkaç sebepten dolayı o değil de meslektaşı o yıl için ödüle uzanmış oluyor. gelişmiş ülkelerde düzenlenen ödül törenlerinde meslektaşlarının sevincine ortak olan sanatçıların sergiledikleri manzarayı çok görmüşüzdür ama bizde durum bu anlamda pek iç açıcı değil (bkz: aşağıda, türk müzisyenlerin ödülle imtihanı bahsi).

    öte yandan, biz aday tespit ve oylama sistemimizin insan eliyle gerçekleştirilmesi mümkün olan en iyi sistem olduğunu iddia etmiyoruz. nasıl ki, demokrasi de ideal olandan hala uzak ama sonuç itibariyle ehveni şer kabilinden bir rejim ise, donizetti ödülleri’nin oylama sistemi de, küçük’ün eksik olmasın bize tavsiye ettiği, 10-15 kişilik seçiciler kuruluna dayalı, oligarşik bir yapı arz eden kapalı ve dar anlayışlı sistemden çok daha demokratik ve tabana yayılmış bir sistemdir.

    ama bu süreçte gözlemlediğimiz bir olgu bize son aylarda daha büyük bir rahatsızlık vermeye başladı. ülkemizde opera kurumlarında ve senfoni orkestralarında görev yapan müzisyenlerin bir kısmında gördüğümüz ‘garip’ tavırlardan bahsediyorum. iyi niyetle çıktığımız bu yolda, çok ince ve hassas düşünülmüş detaylarla ördüğümüz ve ‘başarılı olan alkışlansın’ temel inancıyla hareket edilen ödül törenimiz ülkemizin devlet eliyle işletilen sanat kurumlarında çalışan müzisyenlerimizin bir kısmı tarafından olmadık tepkilere maruz kaldı. bu sanatçılarımızın yüklüce bir kısmı ne yazık ki türk insanının milli hastalığıyla malul: ‘o listede ben yoksam o da olmasın’. camiamızdan şu sözü dolaylı ve dolaysız yollarla çok işittim: ‘neden adaylarınız arasında falanca var?’ soruyu sorduktan sonra sazı bırakmayıp, gelsin o falanca hakkında salvolar... dikkat ediniz, sorunun biçimi ‘ben niye yokum’ değil, ‘o niye var?’ çok tanıdık değil mi?

    devlete ait operalar ve senfoni orkestraları ne yazık ki büyük oranda, liyakatin ve çok çalışmanın arka sıralara atıldığı, memur zihniyetinin iliklere kadar işlediği, dedikodunun tavan yaptığı ‘sanat’ kurumları haline geldi. dünyayı da biliyoruz, her sanat kurumunda acımasız rekabetler yaşanır ama gelişmiş ülkelerin sanat kurumlarındaki rekabet ‘daha da çok ve hırsla çalışma’ mantığı üzerine kuruludur, bizdeki gibi ‘ben oldum’ deyip çalışmaktan kaçınarak, meslektaşlarının arkasından türlü bizans entrikaları çevirmekle, onların başarısızlığından haz duymakla değil.

    'çok eski' senfoni orkestrasından külhanbeyi tavrı

    geçmiş yıllardaki bir oylama sırasında, sevilen ve tanınan bir opera solistimizin aynı kurumun çatısı altında birlikte çalıştığı meslektaşlarının büyük oranda kendisine oy vermeyip başka kurumlarda çalışan rakiplerine oy verdiğini görmek yüreğimizi acıtmış ve bizi sanat kurumlarımız hakkında bir kez daha ümitsizliğe sürüklemişti (küçük’ün bu cümlemi okuyunca, ‘ben demedim mi işte geniş jüri heyetine güvenmeyeceksin diye, oluşturacaksın 10 kişilik seçiciler kurulu, verdireceksin onlara oyları’ dediğini duyar gibiyim. peki o seçiciler kurulu dediği oluşum nihai çözüm müdür? elbette değildir. o tip yapılanmalarda da ne dolaplar döndüğünü, gizli kapaklı ne kayırmalar yapıldığını, çıkan sonuçların kamuoyu nezdinde nasıl da ağırlıktan yoksun olduğunu birlikte gördük, yaşadık öyle değil mi kemal küçük?) hele bu yıl yaşadığımız bir olay var ki, ibreti alem için bizden sonraki nesillere saklıyorum. törene katılım davetimize ‘çok eski’ bir senfoni orkestramızın yönetim kurulundan gönderilen cevaba bakar mısınız: ‘aday bile göstermediğiniz etkinliğe utanmadan ... davet etmeniz hayret verici. lütfen kendinize gelin ve listeden ... silin.’

    sadece bir iki örneğini verdiğim bu garip tepki ve davranışlar, bize böyle bir ülkede ve onun sanat ortamında neden bu kadar meşakkatli bir organizasyonu sırtlandığımızı artık daha da sorgulatıyor. hem birkaç ay öncesinden başlayıp törene doğru iyice ivme kazanan hazırlıklarıyla yorulacaksın, gerekçeleri dikkatlice hazırladıktan sonra 150 kişiye varan jüri heyetine tek tek aday listelerini göndereceksin, onların cevaplarını tek tek alacaksın ve onları çizelgeye işleyeceksin. bunlar, tören öncesi yapılması gerekenler. bir de tören organizasyonu var ki o başlı başına bir yorgunluk ve stres. tüm bu hazırlıklar sırasında dergimiz, eklerimiz, web sitelerimiz ve konserlerimizi de devam ettiriyoruz tabi... yeri gelmişken, donizetti ödülleri’nin her etabında canla başla, herhangi bir karşılık beklemeden, salt sanat aşkı ve yurtseverlik duygularıyla hareket edip çalışan mesai arkadaşlarıma buradan bir kez daha teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

    o yüzden, gelecek yıldan itibaren donizetti ödülleri kategorileri arasından orkestra, opera, bale-dans ve koro kategorilerinin hepsini kaldırmamızın gerekli hale gelip gelmediği konusunda komite üyeleri olarak aramızda şu sıralarda görüş alışverişinde bulunuyoruz. onuru ve haysiyetiyle çalışan bizler yaşamlarımızın değerli günlerini, haftalarını ipe sapa gelmez seviyesiz mesajlar okumak, 3. dünya ülkesi kaprisleri çekmek için harcamak niyetinde değiliz. kimi sanatçılarımızın seviyelerinin son derece düşük olduğu ve çeşitli platformlarda sergilediklerini ibretle izlediğimiz tavırları, donizetti ödülleri türünden, alanında başarılı addedilmesi gereken bir organizasyonun varlığını türkiye için aslında lüks kılıyor. halkın genel seviyesinden çok daha yüksek ve rafine bir düzlemde olması beklenen klasik müzik camiamızın özellikle devlet kurumları kanadındaki bazı temsilcilerinin donizetti ödülleri organizasyonu özelinde billurlaşan çirkin tepkilerini buradan bir kez daha kınıyorum. demek ki diyorum, henüz yeterli algı ve bilinç gelişmişliği düzeyine ulaşabilmiş değiller.

    klasik müzik camiamıza çatmaktan kemal küçük’ü ihmal ettik... küçük, andante klasik müzik ödülleri’nin, beyoğlu belediyesi ile girdiğimiz işbirliğinin çapının artırılmasıyla adının donizetti klasik müzik ödülleri olarak değiştirilmesine de fevkalade içerlemiş. bu değişikliğin, sonuçları itibariyle, özellikle ödül törenimizin çapı ve etki alanının genişleyip, hitap ettiğimiz kitlenin büyümesi anlamında, amacımıza uygun faydalı bir iş olduğunun herkes bilincindedir. küçük’ün içi rahat olsun, bu isim değişikliği ve kapsam büyümesinden andante’nin cebine beş kuruş girmiş değildir. ilk yılından itibaren törenimizi tam bir stk ruhuyla, özveriyle, maddi karşılık beklemeden gerçekleştiriyoruz; beyoğlu belediyesi ile işbirliğimiz devam ettiği sürece de öyle olacak. küçük’ü -sonradan içine dahil olduğu bazı çevrelerin de tesiriyle- belediyenin akp’li olması rahatsız etti. tıpkı 2010 yılında yılın erkek opera yorumcusu kategorisinde ödülümüzü alan tenor bülent bezdüz’ü rahatsız ettiği gibi (internet ortamında nedenini hala çözemediğim bir biçimde şahsım, andante dergisi ve donizetti ödülleri aleyhinde daimi surette negatif paylaşımlar ve çirkin yakıştırmalarda bulunan bezdüz’e bu yaklaşımının doğru olmadığını ve bu şekilde düşünüyorsa eğer ödülünü iade etmesinin en doğru karar olacağını söyledim, kendisi de teklifimi kabul ederek ödülünü geçenlerde dergimize iade etti). andante dergisi olarak, klasik müzik sanatının aşkın güzelliğini ve taşıdığı evrensel nitelikteki mesajı tüm insanlık ama elbette öncelikle yurttaşlarımız arasında yayabilmek gayesini güdüyoruz yıllardır karınca kararınca. bu uğurda, mustafa kemal atatürk’ün açtığı yoldan ilerleyerek, çağdaş bir ülke olma ortak hedefini benimsediğini gördüğümüz tüm paydaşlarla bu tip organizasyonları yaparız ve yapmaya da devam edeceğiz.

    kemal küçük her yıl törenimizde ağırlamaktan şeref duyduğumuz bir kesimi ‘seçkinler’ nitelemesiyle küçümsüyor. bu kesimle yıllardır derdi vardır küçük’ün. sırf bu ‘seçkinci’ sınıfın varlığı yüzünden istanbul müzik festivali’ndeki hiçbir konsere adım atmaz mesela. bizim törenlerimizde de gördüğü için bu sınıfa dahil insanları, bir de bunların üzerinden vurayım hem töreni hem de serhan bali’yi, diye düşünmüş olmalı. kapımızın herkese açık olduğu iyi bilinir. müzisyeninden ‘sosyete’sine, andante okurlarından klasik müzik profesyonellerine uzanan geniş bir aileyi kucaklarız her sene. başından beri söylüyoruz: donizetti’nin bir amacı da klasik müzik yorumcularını toplumun farklı kesimleriyle buluşturmaktır. bu buluşmalardan her yıl o kadar güzel ve verimli sonuçlar çıkıyor ki! şahit olmak isteyen herkese kapılarımız açık.

    ‘seçkinci’ festivalin sanat yönetmeni kemal küçük

    klasik müzik için ‘yüksek sanat’ vurgusu yapmamı da aklı sıra eleştiriyor. geçmiş çağların bu aristokrasi sanatının çağımızda nasıl da toplumsallaştığını irdelediği yazılarını hiç okumamış mıyım? sanki bu gerçeği görebilmek için yazılarını okumam gerekiyormuş gibi. (pardon, kemal küçük’ün yazılarında değinmediği ve bizim de okuyup feyiz alamayacağımız hiçbir konu yoktu öyle değil mi?) ama küçük’ün kabullenemediği gerçek, iğrendiği bu kesime tüm dünyadaki klasik müzik kurumlarının muhtaç olmalarıdır. sanat hamiliğinde -devlet sübvansiyonunun yanı sıra ve bazı ülkelerde onu da aşacak biçimde- dünün aristokrasisinin yerini bugünün çok uluslu şirketlerinin ve yine o ‘seçkinci’ kesimlerin içinde fink attığı vakıfların aldığını bilmiyor herhalde. ülkemizde de bu gelişme son 10 yıldır canlı biçimde yaşanıyor. kemal küçük, burjuvazimizin sanata verdiği desteğin son yıllardaki en görkemli örneklerinden biri sayılabilecek olan d-marin klasik müzik festivali’nin sanat yönetmenliğini yaptı 4 sene boyunca. ‘ülkemizde maalesef ‘statü’ kazanmak ya da göstermek için sadece kokteylli, pahalı biletli konserlerde, festival açılışlarında, en önlerde oturmak için davetiye isteyen, ama sezon içi konserlerde hiç göremediğimiz bir seçkinci kesim vardır. bu kesimler üstelik eser bölüm aralarında da alkışlarını esirgemeyen bir kesimdir!! ve serhan bali ve andante bu dar kesimle de çok iyi ilişkiler kurmanın kendi statüsü için de önemli olduğunun bilincindedir!’ diye yazarken tefrikasında, acaba beni mi kastediyorsun yoksa bir zamanların en hızlı festival yönetmenlerinden kemal küçük’ü mü? ben ‘aralarda alkışlayan seçkin insanlar’dan çok gördüm senin düzenlediğin festivallerde ama hiçbirini kınamadım.

    onlarsız bu ülkenin klasik müzik dünyasında yaprak kımıldamayacağını anlayamıyorsun. küçümsediğin hatta nefret ettiğin o insanlar türkiye’de bugün devletin başıboş bıraktığı klasik müzik alanının yegane sponsorları. orkestraları da onlar kuruyor, festivalleri de onlar yapıyor, gençleri de onlar destekliyor, eserleri de onlar sipariş ediyor, konser salonlarını da onlar işletiyor. bu ‘aralarda alkışlayan seçkin insanlar’ dergine reklam vermek için seni arasalar (‘seçkin’ deyip küçümsediğin insanların bir an için hakikaten klasik müzikten anladıklarını düşünelim) işte o zaman onlara ne cevap vereceğini çok merak ediyorum. ben ‘statü’ peşinde koşmuyorum kemal küçük; projelerim ve yazılarımla her kesimden insana klasik müzik yoluyla ulaşabilmenin yollarını arıyorum yıllardır. ‘sahici’ kalmaya gayret ederek yapıyorum bunu, senin gibi etrafta binbir maskeyle dolaşarak değil!

    ‘her iki kesime de göz kırparak popüler olmanın yolunu iyi bulmuştur’ diyor benim için. yaptığı işlerle popüler olmak bir suçsa, evet suçluyum kemal küçük. 2000 yılından beri aralıksız olarak radyo programları, gazeteler ve dergiler için köşe yazıları-makaleler-röportajlar üreten, web siteleri kuran, müzik konulu sohbet programları düzenleyen, ödül organizasyonları-anma geceleri-klasik müzik konserleri düzenleyen, yabancı festivallere turlar çıkaran, andante adında bir popüler klasik müzik dergisi kuran birinin her kesimden takipçisi olması kadar doğal bir şey olabilir mi? ben bugüne kadar ortaya koymuş olduğum bu ve daha burada saymadığım işlerle popüler olmuşumdur eğer olmuşsam, yoksa ona buna göz kırparak değil.

    küçük’ün, türkiye’nin hala yapısal ve pratik sorunlarla dolu, yeterince gelişememiş klasik müzik ortamı hakkındaki düşüncelerinde gerçeklik payı olmakla birlikte, bu düşüncelerinden yola çıkarak bu ülkenin donizetti ödülleri ayarında geniş kapsamlı bir klasik müzik ödülleri törenini kaldıramayacağı yolundaki savlarının hiçbir geçerliliği yoktur. verdiği ve hepimizin gayet iyi bildiği rakamların kafanızı bulandırmasına izin vermeyin. şu çok iyi bilinmelidir ki, türkiye’de sahneler açık kaldıkça ve bu sahnelerde her gün konserler, operalar sahnelendikçe, her yıl yeni yarışmalar açılıp yeni yetenekler o platformlarda kendilerini gösterdikçe, hocaları eğittikleri başarılı öğrencilerin sayılarını günden güne katladıkça, ülkemizin yurtdışındaki kurumlarda ve sahnelerde çalışan lejyonerlerinin sayısı her yıl gitgide arttıkça, türkiye’de festival olgusunun artık istanbul müzik festivali’nden ibaret olmayıp yaz ayları boyunca pek çok sanat festivali düzenlendikçe, her yıl ortaya çıkan yeni bestecilerin üretimleri icra ortamları buldukça, genç ve orta yaşlı müzisyenlerimiz oda müziğinin sunduğu güzellikleri nihayet keşfederek gruplar kurup konser teklifleri aldıkça, kayıt teknolojisinin son derece geliştiği günümüzde hemen her sanatçının gerekli olan makul rakamı bulup kaydını yayınlaması nerdeyse çocuk oyuncağı haline geldikçe ve böyle daha nice sayamayacağımız gelişme yaşandıkça bu ülkede donizetti ödülleri gibi bir organizasyonun düzenlenmemesi için hiçbir geçerli sebep yoktur. küçük ve onun gibi düşünenler, yaşadığımız sorunların altında ezilip çaresizlikten ellerini kavuştursalar bile, bu sorunların varlığına inanmakla birlikte bunların nasıl düzeleceği üzerine kafa yorarken aynı zamanda yapılmakta olan sayısız iyi şeyin de mutlaka mükafatlandırılması gerektiğini savunan bizim gibi aktivistleri yollarından çeviremezler, buna ne kadar uğraşsalar ve çamur atmaya kalkışsalar da güçleri yetmez. serhan bali kendisini viyana’da yaşıyor sanmıyor ama bir organizasyon yapacaksa eğer, klasik müzik piyasalarını çok iyi bildiğine inandığı gelişmiş avrupa ülkelerini kendisine örnek almayı istemesi kadar doğal bir şey olamaz. andante dergisinin kuruluşu da bu türden bir örnek almanın sonucudur.

    küçük’ün, yazarımızın bir yabancı bale topluluğunun istanbul’daki performansını eleştirdikten sonra izleyicilerin de bu düşük seviyeli gösteriyi ayakta alkışlamalarını gerekçe göstererek donizetti’nin ‘halk jürisi ayağı’nı eleştirmesi ise, tekrar ediyorum, ‘elitist bir tavır’dır. küçük, demagoji yapıyor her zaman olduğu gibi. küçük, ‘aralarda alkışlayan seçkin insanları’ tu kaka ettikten sonra ‘yetersiz performansı ayakta alkışlayan izleyicileri’ de siliyor bir kalemde. geriye kim kalıyor?

    teknolojiyle arasının (facebook kullanıcılığı dışında) iyi olmadığını söylediğim kemal küçük bizim adayları tespit ederken, onların yaptıkları cd kayıtlarını da hesaba katmamıza laf atıp bizi batı özentiliğiyle suçluyor (zaten küçük’e en ufak surette yaranmak mümkün değildir. her şeyi en iyi bilen odur, onun dışındakiler de zır cahildir. çok iyi biliyorsan, sen yapsana biraz da bu işleri kardeşim? eleştirmenler hakkında çok meşhur bir söz vardı, neydi o?) komite üyelerimizden şefik kahramankaptan’ın aynı zamanda cd yapımcılığıyla uğraştığını ve cd’lerini yaptığı sanatçıları aday gösterttiğini söylüyor. küçük’ün bu mantığına göre, örneğin benim röportaj yaptığım veya dergimize kapak olmuş bir kişinin de ödüllerde asla aday olmaması gerekir. hepsi reklama girer sonuçta. bu nasıl bir mantıktır? küçük’ün hazmetmekte zorlandığı gerçek, seçici komite üyesi olan tüm arkadaşlarımızın klasik müziğin farklı alanlarında adeta soluksuz biçimde çalışıyor ve ortaya sürekli somut projeler koyuyor olmalarıdır.

    ele verir talkını kendi yutar salkımı

    küçük’ün bana yönelttiği ‘hem dergi yönetiyorsun hem de menajerlik yapıyorsun’ suçlamasına gelince. ben dergimin genel yayın yönetmenliği görevini bu yılın başında ahu ünalp’e devrederek, baliünalp adlı markamızın yönetimini ünalp’den devraldım. yani aramızda bir görev değişikliği yaşandı. bu değişiklikten, önceki yazılarımda bahsettim ama küçük belli ki bunları okumamış. bu görev değişikliğinin nedenini yine klasik müzik alanında kalmakla birlikte editörlük dışında daha farklı işler yapmak isteğiyle açıklayabilirim bir kez daha, küçük ve duymayan herkes için. ama bir yandan da derginin yayın koordinatörlüğünü yürütüyorum. güncel editoryal içeriğe müdahale etmeden, derginin tasarım-finans-reklam-dağıtım meseleleriyle ilgileniyorum. yani dergiyle bağımı koparmış değilim, hala sahibiyim; kendime uygun gördüğüm alanlarda yazı-makale-röportajlar yazıp yayımlamaya devam ediyorum.

    baliünalp’in öncelikli faaliyet alanı, klasik müzik alanında konser projeleri geliştirmek ve danışmanlık faaliyetleri yürütmek. web sitemiz incelendiğinde bazı sanatçıların portföyümüzde oldukları görülür ama bu sanatçılar firmamıza özel anlaşmayla bağlanmış sanatçılar değildir, hepsiyle proje bazlı çalışıyoruz. küçük merak buyurmasın, bendeniz bugüne kadar edindiğim ulusal ve uluslararası boyuttaki tecrübelerim ışığında bu alanda hangi davranışın etik hangisinin de etik dışı olarak kabul edileceğini gayet iyi tespit edebilirim.

    ama küçük madem etik konularına bu kadar meraklı, genel yayın yönetmeni titri taşıdığı dönemde, hakkımda asılsız dedikodular üretmek suretiyle yönetimine yanaştığını ‘içeriden’ bildiğim pera müzesi’nde neden geçen sezon boyunca oda müziği konserleri düzenlediğini açıklamalıdır. madem yayın yönetmenisin, her sanatçı ve topluluğa eşit mesafede durman gerekmez mi? bir sanatçıyı konserin için angaje etmen yani emprezaryoluk yapman onu diğer sanatçılara tercih ettiğin anlamına gelir, bu da senin savunduğun gibi adaletli bir duruş sayılmaz öyle değil mi? aynı ‘seçkinler’ dediklerine bakışı ve festival sanat yönetmenliği yapmasındaki ikilem gibi. klasik bir kemal küçük davranışı işte, ele verir talkını...

    kemal küçük ile nasıl tanıştık?

    evet, gelelim bu kutlu ve mutlu olayın nasıl cereyan ettiğine... küçük ile yazdığı gibi 2002 yılı sonbaharında istanbul’da ilk kez buluştuğumda aklımdaki dergi projesini kendisine açtım ve yazarlık teklif ettim, olurunu aldım. o tarihten önce cumhuriyet gazetesiyle ilişkisi bitmiş olan küçük o sıralarda sadece milliyet sanat dergisine her ay yazı veriyordu ki kendisini bu sayede tanımıştım (tanışmamıza vesilen olan dergiye yıllar sonra yaptığımız işi kötüleyen bir yazı yazması da kaderin cilvesidir). biz onun deneyiminden yararlandık, o da dergimizin gitgide genişleyen çevresi ve etki alanından. yani kazan-kazan türünden bir işbirliği yaşadık. tabi bu alışverişin ötesinde, omuz omuza çalışan iki dosttuk.

    lakin küçük 2010-2011 döneminde andante’de kendisine artık daha fazla idari görev verilmesi ve yazı işleriyle redaksiyondan sorumlu olması gerektiği konularında benden ısrarlı taleplerde bulunmaya başladı. ben küçük’e dergide köşe yazarı-yayın danışmanı ikilisinden daha fazla bir sorumluluk yüklemeyi uygun görmüyordum çünkü her ne kadar dergiye o güne kadar değerli katkılarda bulunmuş olsa da çalışma alışkanlıkları ve iş disiplini öteden beri benim tarzıma uymayan kk ile büyük sorumluluk ve yakın çalışma gerektiren pozisyonlarda sıkıntı çekeceğimizi ve yıpranacağımızı öngörebiliyordum. öte yandan, küçük, benden bu talebinin dışında, dergimizin önemli yazarları ve içlerinden özellikle biri hakkında sarf ettiği sözler ve takındığı tavırlarla bir süre sonra ekip çalışması şartlarını fevkalade zorlayıcı, uyumu zedeleyen hal ve davranışların içine girdi. öyle bir an geldi ki, küçük ile ne zaman bir araya gelsek söz dönüp dolaşıp bu yazarımız ve yazılarına geliyor ve küçük ona etmediği lafı bırakmıyordu. takıntı halini alan ve canımı çok sıkan bir haleti ruhiye oluşturmuştu onda bu yazarımız.

    küçük’ün andante’den kopuş süreci, bir opera yapımı üzerine hem kendisinin hem de takıntılı olduğu diğer yazarımın gönderdiği eleştiri metinlerini aynı sayıda yayımlamamla birlikte başladı. derginin çıkmasının ardından 8 mart 2011 sabahı beni hışımla arayan küçük telefonda o güne dek kendisinden duymadığım kabalıkta bir ses tonu ve tavırla bu yaptığımı kendisine karşı hakaret olarak kabul ediyor ve beni protesto ediyordu. ne söylesem kesinlikle dinlemediği için çareyi telefonu suratına kapatmakta bulmuştum.

    aynı günün akşamı kendisine yolladığım e-postada ‘her ne olduysa oldu, aramızda geçen tatsızlığı unutalım’ mesajı vermişim. küçük bu e-postama yanıt verdi ama ne zaman? ta 16 haziran 2011 tarihinde. şöyle diyordu giriş satırlarında: ‘bu mektubu yazmak için epeyi bekledim. nedeni, kırgınlığımın biraz geçmesi ve maksadını aşan bir sözle ağabey-kardeş ilişkimizin zedelenmesini önlemekti. aradan 3 aydan fazla zaman geçti, araya ödül töreni girdi ve ben şimdi salim kafayla, sana olan sevgimi de katarak aşağıda bana yolladığın mesajın (‘aramızda geçenleri unutalım’ mesajımı kastediyor-sb) ışığında düşüncelerimi söylemek istiyorum.’

    bu ayrıntıları neden veriyorum? çünkü kemal küçük geçen pazar gecesi gönderdiği mektupta, derginin künyesinden isminin çıkarılmasını talep ettiği tarihi, 2011 yılı mayıs ayında düzenlediğimiz (ve ilk kez donizetti adını alan) ödül töreninden 1-2 hafta sonrası olarak açıklıyor. haklı, yukarıda giriş satırlarını verdiğim haziran mektubundan bahsediyor. ama aslında niyeti, kamuoyunda törenimizin beyoğlu belediyesi işbirliğiyle aldığı yeni format ve sunumu daha o dönemde reddettiği ve bu konuyu bir ayrılık meselesi haline getirdiği imajını çizmek. halbuki küçük, yeni bir dergi kuracağı haberini verdiği ve ‘doğal olarak temmuz sayısından itibaren adımı künyeden çıkartman doğru olacaktır’ notuyla bitirdiği 4 sayfalık uzun mektubunda donizetti ödülleri aleyhinde en ufak bir yorumda bile bulunmamıştır. madem ayrılışına sebep olan en önemli hadiseydi, o halde birkaç sözcükle de olsa bu ayrılık mektubunda donizetti’ye de yer vermek icap ederdi öyle değil mi? ama hayır.

    hakikat şudur ki, kemal küçük donizetti ödülleri’nin kendisinin de aktif olarak katıldığı ilk iki yılında, bugün bize yöneltmiş olduğu eleştirilerin binde birini bile yöneltmemiştir. elbette hemen her zaman tartışmalarımız olmuştur ama sonunda uzlaşmaya varmışızdır. insan şimdi yazdıklarına bakınca, ‘acaba 2-3 yıl önce başka bir kemal küçük mü bizimle çalışıyordu’ diye sormadan edemiyor. bugün bu kadar canhıraş biçimde eleştirdiğin ödüllerin seçim ve oylama süreci o gün de aynı bugün de. neden o zaman ayrılışının sebebi donizetti olmadı da, andante dergisinde daha etkin sorumluluk alma isteğinin reddi, yazarlarımızla geçinememe ve bir yayınevinden aldığın teklif oldu?

    kemal küçük’ün ince hesabı

    küçük’ün niyeti çok açıktır: donizetti ödülleri üzerinden andante dergisine saldırmanın taktiklerinden biri olarak, dergimizden bu organizasyondan duyduğu sıkıntılar sebebiyle ayrıldığı yalanına kamuoyunu inandırmayı ve ödüllerimize baştan beri muhalefet ettiği yolundaki argümanını güçlendirmeyi istemektedir. ama sunduğum yazışmalar, kazın ayağının öyle olmadığını gösterir niteliktedir.

    kemal küçük, 2011 yılında ismi andante’den donizetti’ye çevrilen ödül törenine katılmak istemediği için o yılın mayıs ayındaki törene katılmak istemediğini ama benim telefonla arayıp ısrar etmem üzerine geldiğini söylüyor. evet, iyi niyetini her zaman olduğu gibi bu olayda da korumaya gayret etmiş olan bendeniz önce mart ayında yolladığım e-posta yoluyla, daha sonra da tören gecesi gelmediğini görünce telefonla arayıp ‘abi neredesin şu şu ödülleri vereceksin’ deyip kendisini törene beklediğimi söylemiştim. küçük o akşam törene donizetti’den yana sıkıntı duyduğu için falan değil, benimle ve söz konusu yazarımla o dönemde yaşadığı sıkıntıların üzerine aldığı dergi çıkarma teklifini kabul etmesi nedeniyle gelmek istememişti. olay bu kadar açıktır.

    16 haziran tarihli mektubunda, kulağıma zaten önceden farklı kaynaklardan gelmiş olan ‘dergi kurmak’ düşüncesini bizzat kendisinden öğrenince, bir gün sonra yolladığım cevapta tebrik edip başarılar diledim. ‘kemal abi dergi projeni nihayet senden duyduğuma memnun oldum’ diye başlayan e-postam ‘bu meşakkatli yolda sana ve ekibine başarılar dilerim’ diye sona eriyordu. postamda, küçük’ü andante’nin yazar kadrosuna dokunmaması konusunda nazikçe uyarmıştım. ama bu, aramızdaki son mektuplaşma olmayacaktı.

    2011 eylül’ünde küçük’ün, düzenli yazılarını dergimizde o sıralarda yayımlamaya başladığımız bir yazarımızın makalelerini basmaya başladığını öğrendim. sırf bu da değil, küçük bu yazarı sırf dergisine çekebilmek, onu bizden soğutmak için andante’yi kötülemiş, bizlere asılsız iftiralarda bulunmuştu (yazarımız bana bu sözlerin neler olduğunu tek tek anlattı). kendisine 14 eylül 2011 tarihinde çok sert bir mektup yollayarak bu yaptığının aramızdaki centilmenlik anlaşmasına aykırı olduğunu, dergi kurma fikrini başından beri desteklediğimi bildiğini, bu girişimini andante’nin bu ülkede 10 yıl önce açtığı yolda atılmış güzel bir adım olarak gördüğümü ama tıpkı andante’nin eskilerin yanında yıllar içinde yeni yazarlar ortaya çıkartıp onları camiamıza kazandırması gibi opus’un da kendi yazar kadrosunu yaratıp yoluna bu şekilde devam etmesi gerektiğini sert bir tonda yineledim. postamın sonunda küçük’e andante hakkında sistemli biçimde ürettiği yalan haberlere ve dedikodulara bir son vermesini de istedim. küçük bir gün sonra bu mektubuma karşılık olarak, içinde biriktirdiği tüm hıncını çıkartmak amacıyla kaleme alındığı çok belli olan, terbiye ve düzey yoksunu bir mektup yolladı. bu yazışmayla aramızdaki iletişim tamamen koptu. küçük o tarihten sonra hem opus’un ‘düzensiz aralıklarla çıkardığı’ sayılarında hem de çeşitli ortamlarda andante ve şahsım aleyhine yıpratıcı faaliyetler ve söylemlerde bulunmayı var gücüyle sürdürdü.

    ve hüsran...

    küçük’ün 2 yıldır çıkardığı opus dergisini, artık uluslararası çevrelerde de tanınıp saygı duyulan bir süreli yayına dönüşen, dünyanın en önemli klasik müzik festivallerinden ve konser-opera salonlarından rahatlıkla akreditasyon alabilen, uluslararası icma ailesinin bir ferdi olan andante dergisinin karşısına, sanki ona denk bir rakipmiş gibi sunma çabalarını gülümseyerek takip ediyoruz. aslında opus’u da takip etmek isterdik ama edemiyoruz zira opus son 5 aydır çıkmıyor. yayınına aylık frekansta başlayan bu dergi periyotlarını gitgide uzatıp sonunda 4-5 aylık bir inkıta döneminin içine girdi. hala çıkmasını bekliyoruz. ama mümkünse bu kez eksiksiz bir redaksiyondan geçmesi koşuluyla çünkü dergiyi tashih bolluğundan dolayı okumak hayli güçleşiyor. yeni opus dergisinin yükü hayli ağırdı çünkü türkiye’nin klasik müzik alanındaki efsane markalarından biriydi eski opus. küçük akıllılık edip bu marka altında yeni bir dergi çıkardı ama olmadı, olamadı.

    bu yazdıklarım, ‘içeriksel’ değil sadece ‘şekilsel’ anlamda rakibimiz olarak görülebilecek olan bir dergi hakkında, sektördeki bir diğer derginin yayımcısı sıfatıyla söylememin ayıp kaçacağı sözler olarak görülüp etik bulunmayabilir ama bana kalırsa asıl ayıp olanı, bu şahsın söze ve yazıya da vakti zamanında pervasızca dökmüş olduğu müthiş bir iddiayla ortaya çıkıp sonunda vardığı noktayı insanların gözünden kaçırma gayretkeşliğidir. küçük’ten öncelikle, şu anda yegane işi olarak gözüken dergi yayımcılığı ve genel yayın yönetmenliği görevlerini layıkıyla yerine getirmesi, okurlarına verdiği sözü tutup ‘2 yıl içinde sadece 8 sayı çıkarabilmiş bir dergi yayımcısı’ ayıbından kurtulması beklenir. küçük, andante’ye bayrak açarak kurduğu, son derece sınırlı sayıda okura ulaştırabildiği opus dergisini önce doğru düzgün çıkarmayı öğrenmelidir. ancak ondan sonra andante’ye dönüp bize neyi nasıl yapacağımız konusunda önerilerde bulunabilir.

    yaşananları bugün değerlendirdiğimde, kemal küçük’ün şimdi içine düştüğü fevkalade güç durumu, onun illüzyonlar içinde yaşama alışkanlığına bağlıyorum. ben yukarıda sunduğum mektuplaşmalarımızda kendisine büyük bir iyi niyetle başarılar ve yol açıklığı dilerken meğer o sırada maskelerinden birini kuşanan küçük benim ve dergimin altını oyma hazırlıkları yapıyormuş! kemal küçük ilk büyük illüzyonunu, andante’den ayrılma sürecinde yaşamış. geniş bir yazar ve okur kitlesine sahip olan dergimizi, okurları uzaklaşmış, yazarları soğutulmuş, içeriği tükenmiş, herkesle kavgalı ve alakasız işlerle uğraşan megaloman (!) bir yayın yönetmeni tarafından başıboş bırakılmış bitik bir dergi olarak hayalinde canlandırmış. (eleştirmen olarak dergide sadece kendisi vardı zaten, başka hiç kimse dergide onun eleştiri yeteneği ve birikimiyle zinhar boy ölçüşemezdi. ayşe öktem, şefik kahramankaptan, ahmet makal, can denizci, ufuk çakmak, feyzi erçin, üstün akmen, ersin antep, serhan bali... hiçbirimiz onun eline su dökemezdik. kimdi acaba megaloman?) etrafında, onun bu illüzyonuna su taşıyan küçük bir cemaati vardı, onlar da kemal küçük’ü mütemadiyen andante aleyhine dolduruyor, haydi aslanım yapabilirsin diyorlardı. yarattığı bu illüzyonun içine ankara’daki ilk yayımcısını da sokmayı becermiş belli ki. onlar da kanmışlar küçük’e. küçük, dergisini kurduktan sonra andante’yi eritecek ve tüm yazarları kısa sürede opus’ta toplayacaktı sözde ama öyle olmadığı görüldü. bir illüzyonu daha buhar olup uçmuştu.

    şimdilerde donizetti ödülleri üzerinden andante’ye bir saldırı denemesine daha girişen küçük’ün aynı türden bir illüzyon dönemine girdiğini düşünüyorum. huylu huyundan vazgeçmez çünkü. sosyalleşme olanağı sunan facebook sayesinde eskisinden daha iyi kullandığı internet teknolojisinin de yardımıyla hezeyanlarını alkışlayan küçük de olsa bir kitle yaratabildiğini görüp cesaretlendi küçük. etrafında toplanan kitleye bakıyorum da hepsi öteden beri andante ile sorunu olan kişiler. ama bu dergiyle neden ve nasıl sorun yaşadıklarını sorsanız dişe dokunur en ufak bir açıklama getiremezler. ama küçük için bu kadarı da yeterli çünkü o, bu müthiş illüzyon yeteneğiyle küçücük kitleleri bile gözünde büyütebilecek bir hayal gücüne sahip olduğunu geçmişte kanıtladı. şimdi de, ah bir umut, diyor küçük...

    şimdi soruyorum. andante dergisi ile yakın dönemde ciddi problemler yaşayıp ayrılmasını takip eden dönemde, geçmişte birlikte çalıştığı dostlarına ve emek verdiği dergisine mütemadiyen asılsız suçlamalarda bulunan bir şahsın andante’nin çok büyük emeklerle yaşama geçirdiği bir organizasyona sudan bahanelerle saldırması normal karşılanabilir mi? yukarıda pek çok kişilik özelliğini örnekleriyle sergilediğim bu insanın özellikle bana hitaben yazdığı ikinci mektubundaki canhıraş çabalarının arkasında andante dergisini yıpratmak amacı yatmıyor mu? ne mutlu bizlere ki, andante dergisi ve donizetti klasik müzik ödülleri artık serhan bali’nin kimliğinden bağımsızlaşıp bu ülkenin kültür sanat dünyasının önde gelen kurumsallaşmış yapıları arasındaki yerlerini almış bulunuyorlar. ülkemizde iyi yapılan işlerin hep yanında duran o büyük çoğunluğun bugün de andante’nin yanında yer aldığını gördüğümüz için mutluyuz. çevresinde toplandıklarını gördüğüm o bir avuç kişiden de niyeti ayan beyan ortada olan bir muhterisin dezenformasyon çabalarına kanmamalarını bir kez daha rica ediyorum.

    saygılarımla,

    serhan bali
  • (bkz: #33686755)
    (bkz: #33713120)
    (bkz: #33713204)
    (bkz: #33713239)
    (bkz: #33713272)
    (bkz: #33747534)

    kemal kucuk'un cevabi :

    http://www.facebook.com/…ren-bali/10151649049419468

    değerli müzikseverler…
    milliyet sanat dergisi’nde hiçbir hakaret, küçük düşürücü bir sözcük kullanmadan yaptığım donizetti ödülleri’ndeki yöntem ve uygulama eleştirilerime, hakaretamiz sözcüklerle yanıt veren serhan bali, bu tutumu ile klasik müzik camiamızı, belki de hiç okumak istemediği, bel ki de ilgilenmediği sert bir polemikle karşı karşıya bırakmıştır. kişiliklere değil andante (daha sonra donizetti) yarışmasında uygulanan yöntemlerin ve seçim sürecindeki kişilerin konumlarıyla ilgili eleştirilere, kişiliklere saldırarak yanıt vereceğini sanan serhan bali, gerek milliyet sanat’ta gerekse daha sonra yaptığı açıklamaya verdiğim yanıttaki sorularıma hiçbir somut yanıt veremiyor. “evet ama,” diyerek ne çok çalıştıklarını söylüyor.

    serhan bali, kendi dergisinde eleştiri olarak sunulan bazı yazılarda “ solistin şefle göz teması iyiydi” gibi dünya eleştiri tarihine geçecek saçma satırların yer almaması, bilmeyenlerin eleştiri yazmaması için kendisini uyaran, kulak asılmayınca da dergiden ve ödül jürisinden ayrılan yazarların ayrlış nedenlerine “sudan bahaneler” bularak geçiştirmeye çalışıyor.

    serhan bali öylesine paniklemiş ki ilk açıklamasındaki ilk paragrafında iki yalan söylemişti, bu kez düşünce dizgesini bile bozmuş… ard arda yalanlar söylüyor. öylesine bozmuş ki, beni asla söylemediğim (yazıma bakını. k.k) kendisi için “megaloman” sözcüğünü ve hatta imasını bile yapmadığım bu sözü söylemişim gibi yapıp, sonra da bana (asıl o megaloman) demeye getiriyor. akıl dışılığın bu kadarına pes…

    bu düşünce dizgesini bozulmuş haliyle öylesine saptırmalara kalkışıyor ki söylemediğim sözleri bile söylemiş kabul ediyor! ve sonra bu kendi yarattığı yel değirmenlerine saldırıyor.

    ilk açıklamasında “sanatçıları asla yarıştırmıyoruz” diyor.
    ben, o zaman halk oylamasında “beni seçin” diye eşe dosta mesaj atan sanatçılar yarışırken, kendi maillerinde “şu önde gidiyor” gibi bildirimlerde bulunduğunda ne yarışı yapılıyor? diye soruyorum, yanıt yok!
    yanıt yok ama saçma iftira var!
    klasik müzik dinlememiş kişiler bile tanıdıkları sanatçı için bilgisayardan oy kullanırken, halkımız neyi oyluyor? diye soruyorum:
    yanıt: “kemal küçük ne kadar seçkinci olduğunu, halkı küçümsediğini gösteriyor” diyor.
    “seçkinciliğin asıl temsilcilerinin, sadece kokteylli, pahalı konserlerde en ön sıralardan davetiye peşinde koşan, sezon içinde konserlerde gözükmeyen kesimdir.”diyorum. buna karşılık serhan bali, hiç söylemediğim bir sözü söylemişim gibi gösterip “ kemal küçük o kesimden nefret ediyor” diyerek güya beni jurnalliyor. oysa serhan bali henüz bu camiaya ayağını bile basmamışken, o kesimden benim çok yakın dostlarım vardı, bugün de var. ama bu ortadaki olguyu görmeme engel değildir.
    koskoca bbc ödülleri bile çok mütevazı bir salonda, mütevazı bir törenle veriliyor. neden limuzinle sanatçı yollamak ve eurovision özentisi bir tören için andante ödülünü beyoğlu belediyesi’nin isteğiyle donizett’iye çevirip, belediyenin kanatları altına girdin. bu seçkincilik özentisi olmuyor mu diyorum.
    serhan bali, “kemal küçük bilmez, bbc cimridir, eco ödülleri de çok görkemli veriliyor diyor.
    serhan bali bilmez mi? eco ödülleri en çok satan cd ye verilen, ticari başarının ödüllendirilmesidir. türkiye’de bunun zemini var mıdır?

    berhan bali, bu son öykü uzunluğundaki 20 sayfalık açıklamasının içinde tamamen gerçekdışı bilgilerle kendini savunmaya çalışırken ayıbın da ötesinde “akıldışı” söylemlere yer veriyor. andante dergisinin ilk 4 yılından sonraki sayılarına baktığınızda diapason köşemin bile giderek her sayıda yer almadığını, yazı gönderemediğimi göreceksiniz. hatta serhan bali’nin benden, çok okunduğunu söyleyerek müstear isimle yazdığım bir sayfayı da yazmamı ısrarla istediğini, ama benim motive olamadığım için yazmadığımı da söyleyemiyor. çünkü ilk yanıtımda belirttiğim gibi, derginin girdiği son yıllardaki yolda, “müzik ve sahne sanatları bilgisinden yoksun insanların yorum/eleştiri yaptığı bir ortamda, eleştiri yazmanın içimden gelmediğini o da iyi biliyor…

    peki şimdi motivasyonun böylesine düştüğü bir dönemde ben nasıl olur da dergide yöneticilik yapayım derim? bunun akılla açıklanacak bir yeri var mıdır?

    salkim ve talki kimin elinde?
    serhan bali, düşünce dizgesini öylesine bozmuş ki,
    hem menajer hem dergi yöneticisi olunmaz dediğimde, “kemal küçük’de d-marin festivali’nde sanat yönetmeniydi” diyor.
    el insaf…
    menajerlik ile sanat yönetmenliğinin tamamen birbirine zıt bir işi olduğunu bilemeyecek kadar cahil midir serhan bali? hic sanmıyorum. o zaman bunu nasıl söyleyebiliyor?
    menajer bir sanatçıyı, deyim yerindeyse müzik ortamında “pazarlayan” onun işlerini yöneten, ona konser bulan ve komisyon alan kişidir.

    sanat yönetmeni ise bunun tam tersi, kendi festivaline, kendi yaptığı tematik programına, en uygun orkestrayı, solisti ve gurubu bulup icra ettirmek isteyen kişidir. sanat yönetmeni adı üstünde, festivalin müziksel kalitesini sağlayan kişidir. cd’sini dinlediği, konserini izlediği, ya da başarılarını duyduğu bir müzisyeni kendi programına uygunsa davet etmek ister. sanat yönetmeninin geliri, o festivalin sanatsal anlamda en iyi olması için kendisine festival yönetimince verilen ücrettir.

    menajer ise, her durumda portföyündeki sanatçıya konser bulmak için çabalar. uysun uymasın sanatçısına gelir (dolayısı ile kendine de) sağlamak için her şartta pazarlama faaliyetinde bulunur.

    d-marin festivali’ni başlattığımda türkiye’de ilk kez salt klasik müzik festivali düşüncesi ile yola çıkmıştık. bunun için de deyim yerindeyse festivalin anayasasını bu şekilde yazmıştım. buna göre, sloganımızı da şöyle belirledim “ herkes için klasik, katıksız klasik” yani geniş kitlelere klasik müziği dinletmek için illa hafif müzikle evlendirmek, iç içe sokmak, crossover çalışmalarla süslemek gerekmiyordu! klasik müziğin hafifi de ağırı da içindeydi. klasik müzik iyi bir programla, iyi eserler ve temalarla sunulursa, çok iyi bir dinleyici ile bu müzikle yeni tanışan bir dinleyici yan yana bir konserden mutlu ayrılabilirdi!
    bu düşünceyle her yıl türkiye’de ilk kez festivalin bir teması, o temaya uygun eserler ve o eserleri en iyi icra edecek, orkestra ve solistler d-marin festivalini ciddi ve prestijli bir organizasyon yaptı. 4 gün içinde 10 bin izleyiciye ulaştı!
    şimdi;

    bir dergi yönetmeni rahatlıkla, dergisini yaparken objektif bakışı ve iyiyi arama güdüsüyle, talebeden mevkiinde olan sanat yönetmenliğini de yapar! tıpkı dergisinin kapağına kendi değerlendirmesi ile hangi sanatçının yer alacağına karar verdiği gibi, kendi festivalinde sanatsal olarak hangi sanatçıyı sahneye çıkaracağına karar verir!bir çok menajer kendi sanatçısını festivale dahil etmek için sanat yönetmeninin kapısını, e-mailini, telefonunu aşındırır!

    ama artist pazarlayan bir menajer, ne aynı zamanda sanat yönetmenliği yapabilir ne de dergi yöneticiliği! portföyündeki sanatçıyı kapağına taşırsa, ya da portföyünde olmayanı bir eleştiri yazısında ağır eleştirirse, kasıt aranır. bir kötü niyet oysa da olmasa da dergi yara alır.
    üstelik gurur duyduğum d-marin sanat yönetmeni olduğum sırasında bir dergi yönecisi bile değil, sadece bir yazar/eleştirmendim!
    şimdi sorumu yeniden soruyorum?
    bali& ünalp menajerlik, proje şirketi 2 yıl önce kuruldu mu? kuruldu. serhan bali yayın yönetmeni miydi ? evet. şimdi genel yayın yönetmenliği yerine ortağı ünalp’i geçirdi ve “ ben yine yöneticiliğimi değişik şekilde sürdürüyorum” diyor mu? evet.
    o zaman bu nasıl bir etik anlayıştır?
    andante’den son dönemde ayrılanlar, kişisel kapris ya da serhan bali ‘nin bir unutkanlığı nedeniyle değil, çok uzun süredir, dergi yönetiminde yapılan yanlış politikalar, bilgisizliğe prim vermek olduğunu, bilenle bilmeyenin aynı kategoride yer almasının verdiği rahatsızlık ve okurların yaptığı eleştirilere kayıtsız kalınmasıdır. ismi geçen yazarlar yakında serhan bali’nin açıklamasına kendileri yanıt vereceklerdir.
    çok kısaltarak yeniden soruyorum:

    1- sadece opera-balede değil diğer tüm branşlarda son yılın dergi jürisindeki kaç kişi türkiye’de (anadolu’da da) konser veren grup ve solistleri, orkestraları karşılaştırma yapacak kadar izlemiş?

    2- nasıl oluyor da jürinin en aktif üyesi olarak belirtilen bir ismin beraber çalıştığı koreograf, ilk donizetti ödülünde üç aday koreografın 1. sırasına konuyor?

    3- aynı ismin, bu sene cd yapımcılığını yaptığı iki sanatçı, yaylı sazlar ve piyano’daki 3 adayın arasına nasıl neden sokuluyor? gerekçeleri inandırıcı mıdır?

    4- (dergi jürisinde halen görüştüğüm ve çok değer verdiğim bazı yazar dostlarımı tenzih ederim) her yeri dolaşıp her şeyi izledikleri iddia edilen bu bir iki kişinin, bu şartlarda belirlediği hem de 1, 2, 3 diye sıralayarak isimlerini yolladığı (bu da belli bir yönlendirmedir) ilk üç aday hakkında 150 kişilik büyük kurul hangilerini dinleyerek karar vermiştir. (dinleme, izleme imkanları, kendi şehirleri dışındaki sanatçılar, orkestralar, operalar için yüzde 80 oranında yoktur!)

    5- halk oylamasında “lütfen beni seçin” diye eşine dostuna e-mail atan sanatçılar daha fazla oy alırsa, bu yarışın galibi mi olacaklardır? aldıkları oy sağlıklı bir yarışın sonunda mı elde edilmiş olur?

    klasik müzik severlere saygılarımı sunuyorum.
  • bu yıl 6. düzenlenen donizetti klasik müzik ödülleri'nin kazananları şu şekilde:

    yılın bestecisi: hasan niyazi tura

    yılın piyanisti: ayşedeniz gökçin

    yılın yaylı çalgılar yorumcusu: orhan ahıskal

    yılın üflemeli çalgılar yorumcusu: sezai kocabıyık

    yılın orkestrası: ankara gençlik sonfoni orkestrası

    yılın oda müziği topluluğu: semplice quartet

    yılın orkestra şefi: orhun orhon

    yılın kadın opera şarkıcısı: nurdan küçükekmekçi

    yılın erkek opera şarkıcısı: tuncay kurtoğlu

    yılın klasik müzik etkinliği: klasik keyifler

    yılın genç müzisyeni: poyraz baltacıgil

    yaşam boyu başarı ödülü: ayşegül sarıca

    özel başarı ödülü: istanbul devlet senfoni orkestrası

    mikrop gramofon kayıt ödülü: dilbağ tokay - emine serdaroğlu turkish music for cello and piano
    yılın koro / vokal topluluğu: saygun filarmoni korosu