şükela:  tümü | bugün
  • küçük ayrıntılarla mistik rüzgarlar estiren bir film.

    --- spoiler ---
    filmin başındaki bisikletle cam parçalama,slayt makinesine bardak devirme,sonra ristorantede masanın gümbürdek aşağı yıkılmasını takiben bütün camların kırılması,finalde can çekişen baxter'ın ayağının pencere camını parçalamasıyla bütünlük kazanır.ileride kötü şeyler olacak mesajı veren bu imgeler aynı zamanda anlık gerilimin de nabzını tutar.tuvalet sahnesinde hiçbir işlevi olmayıp köşede oturan siyahlı şişman da nedense gereksiz sinir yaratır.
    --- spoiler ---

    böyle sinir bir film işte.
  • --- spoiler ---
    filmin başında laura baxter'ın eşine yönelttiği "çocuklarınızdan biri size 'dünya yuvarlaksa neden donmuş bir göl düzdür?' diye sorsa" repliği ve john baxter kilise vitraylarına benzer çizimini boyarken kırmızı boyanın dökülerek tüm çizimi berbat etmesiyle eşzamanlı gelişen dışarıda oynayan küçük kızlarının suya düşen plastik topunu kurtarayım derken gölde boğulması etkileyici olmasının yanısıra john baxter'in psişik güçleri olduğunu da gösterir ve filmin sonuna dair ipuçları verir. paul'un eşine verdiği "hiçbirşey göründüğü gibi değildir" cevabı paul'un venedik sokaklarında kovaladığı kırmızı yağmurluklu küçük kızın aslında ölen kızı olmadığına hatta bir kız çocuğu dahi olamayabileceğini ima der.
    --- spoiler ---
  • yaşlı insanlar korkutucu. venedik korkutucu. oteller korkutucu. yabancılar korkutucu. hep karanlık korkutucu. peder elini ceketinin cebine atiyor, korkutucu. heykeller korkutucu. kadının gülüşü korkutucu. her an bir şey olacak, evet hissediyoruz. herşeyi korkutucu olarak göstermese ama muhtemelen daha sıkıcı olurdu. korku ve gerilim, özellikle psikolojik gerilim filmleri ne kadar iyi olabilir ki? az örnek var güzel olan. donald sutherland sevimsiz bir adam ses tonu bağırması vs. o da korkutucu.

    in bruges filminde bu filme atıfta bulunmuşlar, benzer durumlar mevcut.
  • nicholas roeg'un saglam bir atmosfere dayanan, tekinsiz bir sekilde ilerleyen filmi..

    --- spoiler ---
    donald sutherland tarafindan canlandirilan restorator mr. baxtor'in, psisik gucleri olabilecegi ilk sahnede belli ediliyor, karisi hic bir seyin farkinda degilken disari kosuyor vs. zaten kor olan medyum da bunu soyluyor.. ve en onemlisi de, mr baxter'in gelecekle ve simdiyi karistirdigi sahneler.. eger baxter'in psisik guclerinin o ana kadar farkina varmissa seyirci, filmin sonunu tahmin etmekte de pek zorlanmiyor karisinin ve diger iki kadini kanalda bir sandalin icinde bir cenaze tabutuyla gormekle.. ama atmosfer onemli.. saglam film..
    --- spoiler ---
  • 1973 yapımı bu şaheser, tüm zamanların en iyi korku filmi olarak lanse edilmiştir bazı sinema yorumcuları tarafından. film, korku filmlerinin sürekli irkilmekten, seri katillerden, kulaklarımızda yankı yapan soluk alma-verme seslerinden ibaret olmadığını göstermiştir bizlere. tekne sahnesiyle başlayan filmin son 40dklık kısmı türevlerine şahika olacak şekilde hayranlık uyandırıcıdır, zekilik kokmaktadır, sürükleyicidir. donald sutherland ve julie christie dozajında oynamışlardır, onları yücelten filmin kendisidir.
  • the comfort of strangers ile birlikte düşünüldüğünde "yav bu venedik ingilizler'e ne etti kardeşim?" diye sorgulama yaratan filmdir. ha bir de bu kadar tekinsiz anlatılara konu olmasından sonra venedik'e gideni affedersiniz ne yapsınlar.

    --- spoiler ---

    şaka maka filmin ian mcewan'a the comfort of strangers'ı yazarken ilham kaynağı olmuş olabileceğini düşünüyorum. venedik'e gelen ingiliz bir çift, ilişkiye geçtikleri gizemli yaşlılar, gizem peşinde sürüklenmeleri sonucu birinin venedik'ten tabutla uğurlanması gibi paralellikler insanı düşündürüyor. ya da mcewan esinlenmemiştir ve tüm ingilizler'de ingiliz olmaya münhasır bir venedik fobisi vardır. bilemedim.

    ayrıca yukarıda aynı konuya değinen arkadaş gibi ben de in bruges'teki çocuk-cüce yanılgısının bu filmden esinlendiğini düşündüm.

    --- spoiler ---

    edit: imla.
  • insanı şahane bir atmosfere sokarak, görsel imgelem turuna çıkaran bir fayton gibiymiş bu film. çok rahatlıkla, (oturduğum yerde kaykılıp burnumu karıştırarak) diyebilirim ki bu film olmadan kieslowskinin dekalogu, red'i de, şalalalamayan'ın 6. his isimli eseri de bir çok önemli numarasından mahrum kalırdı.

    nelerden mahrum kalırdı?
    dekalog'un bilhassa birinci bölümü oğul/baba/boğulma benzeşmesinden, hadiseyi öğrenme anındaki yaşanana görsel sembolizmden mahrum kalırdı. red filmde kullandığı kırmızı hakimiyetli duygu aktarımından (ki bu bağlamda beyaz, mavi de) ve başı kıçı birbirini tamamlayan fotoğraf hilesinden belki de haberdar olmaz, yüreğimizin telini titretemezdi.

    6. his ise kırmızı ile ilişkilendirdiği ölü ve hayalete ilişkin göndermelerden, film sonunda her türlü alavere dalavereyi bir çırpıda bağlama lüksünden belki de habersiz bollywoodda pazar arardı.

    hikayeyi anlatacak, mutlu bir çift vardır, bir gün çocukları suya düşer boğulur, çift hayattan tiksinir ve fakat onlara yol yordam gösterecek bir papaz vardır, olaylar gelişir, diyecek değilim. filmde hikayenin akışının, enteresanlığının en önemli yeri tuttuğuna inanmıyorum. film görsel anlamda bir çok mevzuyu ıcığına cıcığına girip aktarmadan anlatmayı bilmiş, diyaloğu sessiz ve derinden bıraktığı için kendi belirlediği kurallar dahilinda başarılı olmuştur. mükemmel kurgusu, dönemine göre cesur tabir edilen trapezle sevişme sahneleri (ki artık insanların elektrikli testere üstünde sevişmeden cesur sahnede rol alamadığı bir dönemde yaşıyoruz) ile göz dolduran, akıllara kazınan bir film dont look now. oysa ki ismine baksan romantik komedi sanırsın, duygusal kakafoni sanırsın o derece.

    donald sutherland ve adını bilmediğim diğer karı rollerinde devleşmemişler, öyle bildiğin insna gibi çıkmışlar oynamışlar rollerini. asıl devleşen, mastadon olanlar yönetmen ile kurgudan sorumlu insna olmuş.

    ama bak isimlerini bile hatırlamıyoruz. demek ki neymiş? öyle bir iki film ile insana yaranmak kolay değilmiş
  • eleştirmenlerin 'işte sinema bu!' dedirten bi deneyim yaşattığını söyledikleri film.
  • 25. istanbul film festivali kapsamında dev ekranda izleme şansına erişilen nicolas roeg filmlerinden biri.

    70'lerin korku sinemasının güzide bir örneği, bu on yıllık dilimin kendine has özelliklerini (bol imgeler, o dönem için gerçekten şaşırtıcı olan sürpriz finaller, ağır ilerleyen kurgu vs.) barındırır. günümüz korku filmlerini gören, her türlü numaranın folloşu olmuş seyircilerde ilk izleyişte epey sıkılmaya ve sonu itibariyle biraz düşünmeye yol açar. genelde ikinci izleyişte imgeler-göndermeler yerine oturur ve film daha çok sevilir. bu da onlardan biri işte.

    ayrıca (bkz: rosemary's baby)
  • bu garip filmi izlemeden önce referansım sağlamdı: danny boyle! dilmacevirmen'i de kandırdıktan sonra (ciddi misin abi- o kadar sağlam filmmiş ha taam izleyek abii) en az film kadar absürd odamda yoğun bir merak içine girdik.

    ilk önce şuna değinmek isterim. sevişme sahnesi evet ilginç bir uyuşukluk içindeydi ama filmin genel havasına uygun değil mi? filmdeki korku unsurlarındaki gizil doku yüzünden nasıl ne hissetmemiz gerektiğini bilemediysek, sevişme sahnesini de aynı bilmece içinde izledik. -hatta ben tam izleyemedim dilmacevirmeni uyandırmakla meşguldüm-

    kırmızı yağmurluklu kızın ölümü, venedik, huzursuz kapılar, medyumlar, italyanca ve kötü hoparlör nicolas roeg ile tanışmamızı gergin bir hale soktu. ilk önce söyleyim ne zaman venedik görüntüleriyle karşılaşsam benim her zaman aklıma gelen romantizm falan değil, korku olurdu. o şehirde aşk, hele hele turist bir yozlaşmayı konu edinecek öyküler değil gerilim ve korku anlatılmalı.. işte roeg'i venedik seçiminden dolayı kutladım.. hıristiyan göndermeler, ne idüğü belirsiz piskopos, adamımızın dini yapıları restore etme işi tüm bu hıristiyanlık arasında karı kocanın ateist tavırları, otel venedik'in arka sokakları müthiş bir tekinsizlik yaratıyor. bu tekinsizliği o kadar bilinçli işlemiş ki roeg, filmi tam kötüleyeceğiniz sıra o bilinç sizi yakalıyor. ben yönetmenin bu bilinçli stilistliğinin olası sıkıcılığı karşısında izleyicinin de aynı bilince ve sabra ihtiyacı oldu kanaatindeyim..

    danny boyle, roeg'in başarısını şuna bağlıyor- roeg korkuyu türün içine değil ana akımın içine katmıştır.

    "roeg, korkuyu basit bir unsur olarak kullanmıyor. filmin sonu çok korkunç bir an. hatırlıyorum da ilk izlediğimde taş kesilmiştim. ancak roeg korkuyu böyle kullanmıyor işte. o bunu daha incelikli yapıyor. acı, duyarlılık ve duygular hakkında bir film bu."

    danny boyle'un roeg hakkındaki en önemli tespiti bence bu:" büyü olağanüstü bir görsel stile sahip. roeg'in filmlerinde hep tekinsiz bir şeyler vardır. kamera kullanımı nedeniyle onun filmlerini izlerken hafızanıza güvenemezsin. her şey bazı nedenlerden beri değişken ve tutarsızdır. onun yarattığı güzelliklerde bir huzursuzluk duygusu hakim. tam da bu yüzden harika bir adam o."