*

şükela:  tümü | bugün
  • bir fethi gemuğluoğlu eseri. (bkz: #8283974)
  • "dostluk üzerine konuşmak gibi, hiç mu’tâdım değil konuşmak. elli üç yaşındayım. kırk senedir söz orucu tutuyorum. en az yirmi senedir, yirmi beş senedir yazı orucu tutuyorum. ne yazarım, ne çizerim. zaten okur-yazar takımından da değilim. ama bu sözleri size sanki bir vedâ gibi, sanki son sözlerim gibi… “hâl sârîdir” buyurulmuştur. maraz da sârîdir. dilerim ve umarım ki, benim marazım sârî olmasın ve burada şevk sârî olsun, cezbe sârî olsun ve aşk sârî olsun.

    ...

    beyefendiler, günâhlarınız bile şevk içinde olsun eğer günâh işleyecekseniz. şevki seçiniz. aşkı seçiniz. ben aşksız insanlar görüyorum; huzur içinde uyuyorlar, gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar; hâlâ büyük büyük pazarlıklar peşindeler, hâlâ büyük büyük ihâlelere giriyorlar. türkiye’nin içinde bulunduğu felâketi idrâk etmiyorlar, huzur içindeler. onun için onlara küsüm, onun için onlara kırgınım. onun için, kırgınlıkta bir feyz buluyorum.

    ...

    benim size emânet sözüm yok. dost ol kişidir ki… şimdi emânetimi geri alıyorum. bu kadar emânet diye konuştuktan sonra, şimdi kendimi geri alıyorum. ben de size emânetim. söz kalsın ve devam etsin. ibtidâ’da kelâm vardı tabiî. biz, kelâmı selâm ile itmâm ettik. selâmdan başladık, kelâmı tüketiyorum. dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede peygamber-i ekber’in yatağında yatar, şâh-ı velâyet’tir. dost ol kişidir ki, mağara arkadaşıdır, yâr-ı gâr’dır, ebû bekr’dir."

    (bkz: fethi gemuhluoğlu)

    dostluk üzerine adıyla anılagelen konuşma enfes parçalar ihtiva eden klas bir söylev olmasına öyledir ama içerdiği sakat tasavvufi zırvalara itirazım var. onu söyleyeyim de sakata gelmeyelim. aşk u şevke evet, zıvanadan çıkmaya hayır.
  • bir cicero kitabı. dostluk kavramının önemine değinen, sınırlarını zorlayan kitap.

    kitaptan bir alıntı:

    "dostluğun karşılıklı yakınlığında kendisini dinlendirmeyen insan için yaşam, yaşam mıdır? karşısında kendinle konuşuyormuş gibi her şeyi söylemeyi göze alabileceğin birini bulmaktan daha tatlı ne var? iyi günlerinde senin kadar sevinecek biri olmasaydı mutluluğundan ne zevk alırdın? öte yandan da, kara günlerinde senden çok üzülecek bir dostun olmasaydı, o günlere katlanmak ne güç olurdu. son olarak, peşinde koşuan her şey genellikle bir tek işe yarar: server, harcamaya yarar; sözü geçerlik, saygınlık; toplumsal konum, övülme; zevkler, neşe getirir; sağlık, acıdan kurtarır, bedenini istediğin gibi kullanmana yardım eder. dostluk, bir çok iyiliği bir araya toplar, gözlerini nereye çevirsen onu orda hazır bulursun, hiçbir yere yabancı, hiçbir zaman yersiz ve cansıkıcı değildir; bunun için derler ki, ateş ve sudan çok dosta gereksinmemiz vardır."
  • son baskısını yapan timaş yayınları tarafından sansürlenen kitap.

    http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=7204
  • cicero'nun de amicitia isimli, dostluk kavramını anlattığı eserinin türkçe ismidir. çiğdem dürüşken tarafından latince aslından çevrilmiştir, homer kitabevi yayınları arasında bulunabilir.
  • çok şiirsel ve büyüleyici bir kitap.

    kalbimi oymuşlar, oymuşlar da şimallim
    hayâlini, resmini değil
    seni koymuşlar içine;
    onun içindir adınla atışı…

    (bkz: fethi gemuhluoğlu)

    hani bazen birinin pişirdiği çok çok basit bir yemeğe, sen buna ne kattın da böyle güzel oldu dersin ya. karşındakinin de gözleri zaten ışıldıyordur bu esnada. bu kitaba katılan her ne ise, şunu çok iyi hissettim ki gönülden katılmış. okuduktan uzunca bir süre sonra peşinden okuduğum her ne var ise yavan ve ruhsuz ve mekanik. kimi dost bilip kimi bilmeyeceğimizi nasihat ediyor sayın fethi gemuhluoğlu. "zamanı kendinize dost bilin" diyor.. şu modern çağda adeta düşmanmışız gibi dayatılan, onunla sürekli yarışmamız istenen zamanla bir dost olun diyor. şu an iki satırcıkla özetleyemeyeceğim ancak tanıdığım tanımadığım herkeslerin okumasını isterdim. şuraya bir pdf'ini bırakıyorum;

    http://www.necdetunuvar.com.tr/…dostluk_uzerine.pdf

    "türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor. yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak… insana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak, gibi kademe kademe, ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecbûrdur."

    iki durum sürekli tekrarlanıyor bu kitapta ve bunlar bu kitapçığı o kadar canlı tutuyor ki, sanki bu konuşma daha dün yapılmış gibi. sanki bu konuşmadan daha az evvel çıkmışsınız gibi.. öyle bir coşku veriyor insana.

    birincisi, girişte yaptığı selamlama - ki muazzam, konuşmanın içinde sürekli tekrarlanıyor. "yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. yine “önce selâm, sonra kelâm” derim; yine “önce refîk, sonra tarîk” derim ve allah’ın selâmı üzerlerine olsun derim; ve görüneni, görünmeyeni selâmlarım; ve evveli ve âhiri ve zâhiri ve bâtını ve sâhib-i hakîkî’yi selâmlarım; ricâlü’l-gayb’ı selâmlarım; ve selâmlarım, ve selâmlarım, ve selâmlarım."

    ikincisi, yaptığı bu muazzam konuşmaya rağmen aralarda sürekli "kusura bakmayın, ben, mesleğinde konuşmak olan bir arkadaşınız değilim. zaten okur-yazar takımından da değilim..." gibi büyük bir tevazu ile yapması. yani bu tevazunun binde biri, bizim gibi ne idüğü belirsiz, küçük dağları kendisi yaratmış insansılarda olsa -enn azından kendimizi bilebilsek azıcık be- çok yol katetmiş oluruz. naçizane kendime nasihatimdir bu.
  • cicero'nun dostluk üzerine metninin dostluğa dair düşündürdükleri

    dostluktan dem vurmak istiyorum. dostluğun en ulvi, en başı gökçe semalara yükselen değer olduğundan bahsetmek istiyorum. dostsuz, dostluksuz bir ömrün beyhude bir ömür olduğunu haykırmak istiyorum. dostluğun bunca ihmal edilmişliğine kızgınlığımı bildirmek istiyorum. dostluğu bir de ustaların tefekkürleriyle kavramak, kuşatmak istiyorum. elime cicero'nun dostluk üzerine metnini aldım. metnin özgün adı "laelius ya da de amicitia (laelius" ya da dostluk üzerine).

    metin, platon'un diyalogları örnek alınarak kaleme alınmıştır. diyaloglarla hayatın akışını, oluşunu, sürecini sanki çok daha hayatiyetli yakalayacağını düşünmüş olmalı cicero. cicero bu kurgusal konuşmaya iştirak edenlerden değil. cicero bu metni titus pomponius atticus'a ithaf etmektedir. genç scipio'nun ölümünü müteakip günlerde gerçekleşen bu diyalogdaki bütün konuşmacılar cicero'dan evvel yaşamış, onun her daim hürmetle yad ettiği romalı komutan ve devlet memurlarıdır.

    konuşmacılardan biri, sırasıyla augur, praetor, vali olan ve consil seçilen quintus mucius scaevola'dır. bir diğer konuşmacı da aynı zamanda bir roma tarihi de yazmış olan gaius fannius'tur. sallustius'un hatasızlığından ötürü övgüye layık bulduğu bu metni cicero, dilini kaba bulduğu için eleştirmiştir. eserin esas, başat, merkezi konuşmacısı ise .gaius laelius'tur. laelius ise 145'te praetor, 140'ta consul seçilmiş mühim bir devlet adamıdır. ömür sürdüğü dönemin en önemli hatiplerinden addedilen laelius, cicero'ya göre "hem bilge hem de (genç scipio'yla kurduğu) dostluğun şanı, onuru bakımından üstün bir şahsiyet" idi. kuvvetle muhtemel, cicero, laelius'u tam da övgüye şayan bulduğu bu hasletlerinden ötürü esas konuşucu olarak işlemiştir. cicero'nun nazarında laelius yalnızca tecrübi olarak iyi bir dost olmakla kalmamış, aynı zamanda teoride de dostluğu ahlak ve erdem kaidelerine oturtarak kavramıştır. ayrıca laelius stoacı diogenes'in de talebesi olmuş, sonraki süreçlerde genç scipio'yla olan ahbaplığı esnasında onun etrafındaki stoacı panaetius'un kılavuzluğunda felsefe tahsilini sürdürmüş ve muhtemelen onunla dostluk minvalinde muhtelif meseleleri konuşma imkanını bulmuştur. hülasa "cicero, platon’tan esinlenerek diyalog biçiminde yazdığı dostluk üzerine’de, quintus mucius scaevola, gaius fannius ve bu ikisinin kayınpederi gaius laelius’u konuşturur. başkonuşmacı gaius laelius, scipio ile dostluğundan söz eder ve dostluğun mahiyeti, nasıl insanlara bahşedildiği, faydaları, sınırları hakkında bilgece yanıtlar ve öğütler verir." "bu kitapta dost canlısı biri sıfatıyla dostum için, dostluk üzerine yazdım. yaşlılık üzerine'de konuşmacı, yaşadığı dönemde herkesten daha yaşlı ve daha bilge olan cato'ydu. şimdi bu kitapla ise hem bilgeliği hem de dostluğa dair konuşacak. senden bir süreliğine benim değil de laelius'un konuştuğunu düşünmeni istiyorum... onun konuşmasının tamamı dostluk üzerinedir, okudukça kendini göreceksin."

    cengiz çevik'in verdiği bilgilerden hareketle sunduğum bu ansiklopedik malumatlardan sonra, sanırım artık dostluk mefhumuna dair yola revan olabiliriz. dostluk ne diye vardır? neden dostluğa ihtiyaç duyarız? dostlukta olup da diğer ilişkilerde, arkadaşlıklarda olmayan ne vardır? dostluğu insan evladı için bu denli kıymetli, engin ve yalçın bir değer kılan nedir? neden kimilerimiz bu dünyanın dostluğun yüzü suyu hürmetine döndüğünü söyler? dostluk ve arkadaşlık, dostluk ve sevda ilişkileri, hukuku arasındaki ayrımlar, kendine özgülükler nelerdir acaba? kimi düşünürler, filozoflar neden dostluğu aşka üstün tutmuşlardır? dostumuzu görmeden edemezliğimizi sağlayan nedir? dostları birbirine çağıran bir içsel, ikili zaman, duyumsayış var mıdır?

    her şeyden önce ve fazla dostumuz, onunlayken olduğumuzdan daha fazla, daha çoğul, daha hayatiyetli olduğumuz biricik kıymetlimizdir. dostlar, birlikteyken fânilikten azade olup adeta bâki, ebedi olduklarını duyumsarlar. öyle ki cicero dostluğu şöyle tanımlar: dostluk, insanların insanlarla ve tanrılarla ilgili her şeyde yakınlık ve sevecenlik duygularıyla anlaşmasıdır. "bilgelik bir yana bırakılacak olursa, ölmez tanrıların insana bundan daha iyi bir şey bahşettiğini sanmıyorum," der cicero. cicero'nun nezdinde dostsuz bir yaşam, sanki bir bozkırda bir başına kalakalmış sıska, cılız, meyvesiz ve çiçeklenmekten bile yoksun, dallarına kuşların bile konmaya tenezzül etmediği bir ağaç misalidir. bir ömrün bile bir dostluğu mümkün kılmak için yeterli olmayabileceği gerçeği beni daima üzmüştür. eğleşiyoruz, takılıyoruz, vakit geçiriyoruz, oyalanıyoruz, çiftleşiyoruz, düzüşüyoruz, süreli arkadaşlıklar inşa ediyoruz. çıkar, fayda, haz arkadaşlıkları kuruyoruz, lakin ne yazık ki dostluğun o nefasetli pınarından kana kana içemiyoruz nicelerimiz.

    başkonuşmacımızı laelius, dostluğa dair bir şeyler yazması için mütemadiyen sıkıştırıldığından dem vurur. canına minnettir, bu durumdan kendine bir vazife çıkarır ve amme hizmeti olarak herkesin bilmesi gerektiğine hem de scipio ile olan ve herksin bilmesi gerektiğine inandığı dostluğunu, yakınlığını birçoklarına yararlı olabilmek adına zevkle ve şevkle bu kitapta kaleme alır. cicero'nun indinde atalar arasında hatırlanmaya ve üzerine konuşulmaya en değer olan dostlar, gaius laelius ve publius scipio'dur. aklıma hemencecik etienne de la boetie ile montaigne'nin o nefasetli ve hoş rayihalı dostluğu geldi. bir de marx ve engels'in o katıksız entelektüel ortaklıkla onurlanmış dostluğunu ıskalamak olmaz elbette.

    "bu kitapta dost canlısı biri sıfatıyla dostum için, dostluk üzerine yazdım. yaşlılık üzerine'de konuşmacı, yaşadığı dönemde herkesten daha yaşlı ve daha bilge olan cato'ydu. şimdi bu kitapla ise hem bilgeliği hem de dostluğa dair konuşacak. senden bir süreliğine benim değil de laelius'un konuştuğunu düşünmeni istiyorum."

    fannius'un konuşmasıyla başlar diyalog. fannius, cato'nun bir tecrübe abidesi ve timsal olması, sağduyulu öngörüleri, tutarlı davranışları ve zekice yanıtları münasebetiyle hem senatus'ta hem de forum'da dillere destan olduğunu ve "bilge" olarak anıldığını, zaten tam da bu nedenle yaşlılığında "bilge" sıfatıyla anıldığını belirterek başlar ve sonrasında da laelius'u onurlandırır. laelius, sadece karakteri ve eylemlerinden ötürü değil, aynı zamanda çalışkanlığı ve eğitiminden de ötürü bilge olarak görülür. kendi kendine yetebilirliğinden ötürü kent mukimleri sokrates'inkine özdeş bir bilgelikle anar laelius'u. ayrıca bilge olduğuna diğer kriterleri de lealius'un beşeri unsurların erdemine nüfuz edemeyecek kadar güçsüz, aciz olduğunu kabul etmesi ve değişiklikleri göz ardı edebilmesidir. konuşmacılardan scaevola'nın indinde laelius'u bilge yapan hususlardan biri de onun biricik dostu africanus'un ölümünü, efkara ve acıya gark olmasına rağmen metanetle karşılayabilmesi ve katlanabilmesidir.

    laelius, sağlam karakterli olmanın, düşülen efkara, acıya, karaduyguya karşın yükümlülüklerden kaçınmamayı gerektirdiğini belirtir. "sarsılmaz karakterli bir insanı yükümlülükten alıkoyabilecek herhangi bir durum olabileceğini düşünmüyorum," cümlesiyle de bunu aşikar ve berrak bir şekilde dile getirir. konuşmanın çekirdeğindeki laelius, tevazu ilkesi uyarınca kendisine hak etmediği ve istemediği kadar aşırı bir değer atfedildiğini söylemeden de edemez. lealius, bilge diye tabir edilen bir kişinin ya hiç yaşamamış olduğunu, şayet yaşamış olsaydı bu kişinin yaşlı cato'dan başka birisi olamayacağını söyler. cato'nun seçkin, saygın ve erişkin oğlunun ölümünü karşılayışı bilgelere yaraşan bir olgunluk olarak telakki edilir laelius tarafından. laelius, "bilgelerin bilgesi sokrates"in söyledikleriyle, cato'nun da eyledikleriyle üstün olduğu ayrımını koyma gereği duyar ve bu hususta diğer iki konuşmacı arkadaşını hakkaniyetli olmaya davet eder.

    laelius, scipio'nun yokluğunun, onun varlığından yoksunluğun kendisini gayet etkilediğini ve onun gibi bir dostu muhtemelen bir daha bulamayacağını da ikrar eder. kimselerin kendisi için scipio gibi olmadığını da... ne var ki laelius'a göre bilge, kendi kendine yetebilme hasletine sahiptir ve ilacını, şifasını kendisinde bulundurur. bilge, bir başkasının kendisini teselli etmesine lüzum görmeden kendini avutabilir. en büyük tesellisi de scipio'nun öldüğü için başına bir kötülük geldiğini düşünmemesidir. laelius, dostunun (scipio) maruz kaldığı bir kötülüğün kendisinin başına gelmiş bir kötülük olduğu fikrindedir. yani dostlar arasında bölünemez bir kader ortaklığı, ortak kader duygusu söz konusudur. kişioğlunun kendi sıkıntılarının derdine düşüp de dostunun derdine bigane kalması, dostunu değil de kendisini sevdiğinin, bencilliğinin, hodkamlığının bir emaresi olabilir ancak.

    scipio'nun seçkin bir yazgısı vardır laelius'a göre. işte bu seçkin, imtiyazlı yazgıdır onunla dostluk hukuku kurmasına. bilge bir insanın ebediliği, ölümsüzlüğü gaye edinmeyeceğini de şu sözlerinden çıkarmak mümkündür: "scipio'nun seçkin bir yazgısı olduğunu kim reddedebilir? aklından hiç geçirmediği ölümsüzlüğe ulaşmayı amaçlamak dışında, amaçlaması caiz görülen hangi üstün hedefe ulaşmadı!? henüz çocukken vatandaşların en büyük umuduydu, sonra bir yetişkin olarak olağanüstü erdemiyle üstünlük sergiledi. konsül olmayı hiç istemediği halde iki defa, hem de ilkinde yaşını doldurmadığı halde, ikincisinde de kendisi için uygun, devlet için geç bir vakitte konsül seçildi. roma egemenliğinin en büyük düşmanına dönüşen iki kenti yıkarak sadece o dönemdeki değil, aynı zamanda gelecekteki savaşları da bitirdi. zarif davranışlarından, annesine bağlılığından, kız kardeşlerine cömertliğinden, yakınlarına iyiliğinden ve herkese yönelmiş adaletinden niye bahsedeyim!? bunları biliyorsunuz. devlet için ne denli kıymetli bir kişi olduğu cenazesindeki yastan da anlaşılabilir. o halde birkaç yıl daha fazla yaşamasının ne yararı olabilirdi ki!?... yaşlılık bir yük olmasa da, scipio o anki kuvvetini ve canlılığını kaybedecekti. dolayısıyla öyle bir yaşamı, talihi ve şanı vardı ki başka hiçbir şey eklenemezdi. ani ölümü de ölüm hissini yok etti."

    laelius'un nazarında scipio ölümüyle hades'in diyarına, ölüler alemine değil de tanrıların katına, yanına gitmişti. ölüm, onun için bir yeraltına, arza iniş değil, arşa çıkış, gökyüzüne yükselişti. laelius, "ben son dönemde ruhun da bedenle birlikte öldüğünü ve her şeyin ölümle yok olduğunu savunmaya başlayan kişilere katılmıyorum," sözleriyle ölümün mutlak bir nihayet olmadığında karar kılmıştır. işte tam da burada, laelius, ruhun ölümsüzlüğüne dair savının doğruluğunu kanıtlayabilmek için sokrates'e müracaat eder. sokrates'in insan ruhunun her daim ölümsüz olduğuna, bedenden ayrıldığında göğün kendisine büsbütün açıldığına ve buna bağlı olarak erdemli ve adil bir ruhun geri dönüşünün kolay ve doğrudan olduğuna dair görüşünü tartışmaya dahil eder. nitekim africanus da ruhun ölümsüzlüğüne dair sokrates minvalinde düşünür. ölüm sonrasında en iyi, erdemli olanların ruhunun adeta esaretten özgürleşerek kolayca göğe yükseldiğini düşünür. scipio'nun ölümüne üzülmek ancak kıskançların harcıdır laelius'a göre. çünkü onun o erdemle onurlandırılmış bedeninde ikamet eden ruhu elbette tanrıların o ulvi mekanına intikal edecektir. ama şunu da ekler: şayet ruh ile beden aynı anda ölüyorsa ve duyularımız artık duyumlamaz hale geliyorsa, o halde ölümden korkmak abesle iştigal etmektir. bir kere ölüp de duyularımız ortadan kalktığında insan hiç doğmamış gibi olacaktır. nasıl ki yaşamımızdan öncesi büyük bir hiçlik, tecrübesizlikti bizim için, yaşam sonrası da işte öylesine bir hiçlik olacaktır. bu durumda ölüm, ne iyidir ne de kötüdür. ancak lealius, scipio'nun doğmuş olmasından bütün bir roma şehri olarak kıvanç duyulduğunu söyler. "bu devlet var olduğu müddetçe bundan mutluluk duyacaktır," diyerek, sanki devlet scipio'yu değil de scipio devleti onore etmiştir demeye getirir.

    laelius, ondan önce doğduğu için ondan önce ölmesinin daha adil olacağını da dillendirir. dostluklarının anısı onu mesut etmeye kifayet eder. scipio ile hem kamusal hem de özel yaşantısında ortak kaygıları olduğunu, hem militarist hem de sivil hayatta ortak tecrübeleri olduğunu belirtir. ayrıca önemli bir noktaya değinir: dostluğa kudretini ve kalıcılığını kazandıran şeyin dostların isteklerde, zevklerde ve düşüncelerde tam tekmil bir uyumu yakalamış olmasıdır. laelius, hakiki olmayan bir bilgeliğe dair şöhrettense dostunun anısının ebediliğini daha keyif verici bulur. anılara sadakat, vefa, kadir bilirlik duygusu, dostluğu her dem taze, diri tutan bir unsurdur.

    "yüzlerce yıldır sadece üç veya dört dost çiftten bahsedilmiş olması da beni heyecanlandırıyor. scipio ile lealius'un dostluğunun da gelecek nesiller tarafından böyle bir dostluk olarak görüleceği umudunu besliyorum." dostluk, ender bir değerdir. cicero'nun da kanaat ettiği gibi ancak erdemli, faziletli, iyi insanlar dost olabilir. dostluk demirden leblebidir a dostlar! öyle her beşere nasip olmuyor işte! bir ömür bile dostlaşmak için kifayet etmiyor. dostluğun gereksindiği nitelikleri haiz olmadan dostluk can bulamıyor.

    nihayet fannius, laenius'a dostluktan bahsetmesini ister. konuş bize ey cicero dostluğa dair! fannius, "... dostlukla ilgili ne düşündüğünü, sence nasıl olması gerektiğini ve hangi kurallara uygun gördüğünü anlatman, beni ve öyle sanıyorum ki scaevola'yı mutlu edecektir," demesiyle sazı eline alır laelius. başlangıçta itidalli bir dil tutturur. "ben kimim ve böyle bir yeteneğim var mı!? belirlenen bir konuda aniden konuşmaya başlamak yunan üstatların adetidir. bu büyük bir iş olmasının yanı sıra epey alıştırma gerektirir. dolayısıyla düşüncem odur ki dostluğa dair söylenmesi gerekenleri bu tür konuları iş edinmiş kişilere sorun. ben sadece size, dostluğu bütün beşeri unsurlardan üstün tutmanız gerektiğini söyleyebilirim, zira hiçbir şey doğaya dostluktan daha uygun değildir, iyi ve kötü durumlara da onun kadar uyamaz."

    bu arada cicero'ya göre iyi, erdemli insan; sadakati, cömertliği, doğruluğu, dürüstlüğü ve cömertliğiyle takdir edilecek bir yaşam süren, arzu, şehvet ve açgözlülüğe yaşamında yer vermeyen, tutarlılık timsali olan, elinden geldiğince, takati ve iradesi el verdiğince iyi yaşamanın en iyi rehberi, kılavuzu olan doğayı izleyen insandır. cicero, laelius'un dilinden dostluğu akrabalığa üstün tutar. akrabalıktan kaynaklanan iyi niyet yitirilse ve bağlar gevşese de dostluktan kaynaklanan iyi niyet yitirilmez. iyi niyet, yitirildiği anda dostluk da nihayete erer. ancak kişi dostluğa dair iyi niyetini, bir başkasına dair müstakbel dostluğa dair iyi niyetini yitirdiği anlamına gelmez.

    fikrim o yöndeki dostluk sadece hısımlıktan değil, aynı zamanda arkadaşlıktan, hatta yoldaşlık ve sevgililikten bile üstündür. bana öyle geliyor ki arkadaşlıkta, dostlukta olduğu kadar güçlü bir bağlılık, gönüldeşlik, duygudaşlık, güçlü yakınlık, kalıcılık, vefa, kadir duygusu yoktur. mesela arkadaşlık daha çok gayri iradi ve gayri ihtiyari, zorunlu, mecburi, geçici ilişkilere işaret eder gibidir. bu dilimize bile yansımamış mıdır? iş arkadaşı, okul arkadaşı, mahalleden arkadaş, meslektaşım deriz, ancak iş dostu, okul dostu, meslek dostu demeyiz. bu ifadesel fark, aynı zamanda bu iki ilişki arasındaki yoğunluk, ilişki, ölçek, yaşantı, tecrübe farkına da karşılık gelir. arkadaşlarla kurduğumuz ilişki daha çok harici, dışsal süreçlerin belirlediği bir şekilde kurulur. ancak dostlukta arkadaşlıktan çok daha ileri düzeyde bir bağlılık, sadakat, samimiyet, sahicilik, mahremiyet, ilgi ve ilişki söz konusudur. dostluk güçlü bir içsellik, içsel dünya zenginliği gerektirir. bu bakımdan dostlukta olup da arkadaşlıkta olmayan unsurları dikkatle ve özenle incelemelidir. laelius," dostluğun ne kadar güçlü olduğunu şuradan çok daha iyi anlayabiliriz: bizzat doğanın birbirine bağladığı insan soyunda aradaki sonsuz birliktelik duygusu öyle sınırlıdır ve dar bir çerçeveye sığdırılmıştır ki, sadece iki veya birkaç kişi arasında tam bir sevgi bağı kurulabilir," diyerek dostluğun neden bunca ender inşa edilebilen bir değer olduğunu da dile getirir.

    cicero'ya göre "dostluk, tanrılarla ve insanlarla ilgili her konuda iyi niyetle ve sevgiyle anlaşmaktan başka bir şey değildir. ölümsüz tanrılar tarafından insanlara bilgelik hariç, dostluktan daha iyi bir şey verildiğini sanmıyorum. kimileri zenginliğe, kimileri sağlıklı olmaya, kimileri güce, kimileri makamlara, niceleri de hazza önem verir. sonuncusu (haz) vahşi hayvanlara yaraşır, diğerleriyse geçici ve muğlaktır, bizim kararlarımızdan ziyade talihin cilvesine bağlıdır. erdemin iyinin en üst mertebesi olduğunu düşünenler haklıdır, erdem dostluğu doğurur ve korur, erdem olmadan dostluğun kurulması imkansızdır."

    scipio'dan aktarımla, hiçbir şeyin bir dostluğu ömrün son gününe değin sürdürmek kadar zor olmadığını belirtir cicero. dostluk emek, ihtimam, itina, bakım ister. ancak cicero devlet adamları gibi kamusal şahsiyetlerin menfaat çatışması ve devlete ilişkin fikri farklılıklardan ötürü arasının bozulabileceğini, değişen huyların da dostlukları sürdürülemez kılabileceğini söyletir laelius'a. insan evladı kötücül koşullarda başka, yaşlılıkla başka bir mizaca, huya bürünebilir ve bu, gayriihtiyari dostların yollarının çatallanmasına, dostluk yolunun bir yol ayrımına çıkmasına sebebiyet verebilir. cicero'da devlet işleriyle iştigal etmenin dostluğa zeval getireceğine dair vurgular vardır. politika, dostla düşmandır. cicero'ya göre devletin esenliği, selameti her şeyin önündeydi. o, katı, keskin, mutlak, tavizsiz bir devlet savunucusuydu. roma'nın bölgesel hakimiyetlerini meşrulaştırmakla meşgul de olmuştu. roma devletinin iyi rejimlerin en iyisi olduğunu savunuyordu. ancak politikanın başladığı yerde dostluk nihayete erer. politika, dostluğa mânidir, hasımdır. politikacılar dost olmaktan ziyade çıkar, fayda, menfaat ittifakları geliştirebilirler. cicero çok ilginç bir ifadede bulunur: "örneğin erkek çocuklar toga praetexta'dan sonra dostlarına güçlü bir sevgi beslemekten vazgeçerler." politika, sevgi ilkesini dışlar. hatta ben öznel bir yargıda bulunmak istiyorum: siyaset, insan evladının en aşağı etkinliğidir.
  • kişinin dostu olmaz, şol kişi dost olur. almakla olmaz vermekle olur. kişinin en büyük üzüntü kaynağı ise dostunun ayğar olmasıdır. insan insanı darda tanır. dostları zor zamanlarda tanırız diye söylenir. zor zamanda tanınan dost değil kişinin kendisidir. dost olmadığı bilgisi yüzüne çarpar insanın.

    dostluğun sırrı yürümenin kendisinde saklıdır. insanlar cür'et edip yol yaptıklarını iddia ederler oysa yol insanı yapar. patikaları bilirsiniz yürümekten, kolaylıktan müteşekkildir. toprağın bağrına kazma vurulduğu da olur. toprak yarılır, yol olur. adem yürür, adam olur.

    bazı şeylerin tasviri lisan ile olmaz hal ile olur. yıllarca yürürsün bir gün gelir yol ayrılır. bir gün gelir çatışır. aynı yolu yürüyebilmek dostluğun özüdür. dost ile yürünen yolda mesafenin ve zamanın önemi yoktur. yürümek bizatihi dostluktur.

    ali ekber çiçek söylesin.

    bugün dost yaralanmış
    yine gönlüm hoş değil
    her yanı parelenmiş
    yine gönlüm hoş değil

    dost hasreti zor imiş
    her dem ahu zar imiş
    dert adamı yer imiş
    yine gönlüm hoş değil

    akarsu'yum yansam da
    kül olup savrulsam da
    bazı bazı gülsem de
    yine gönlüm hoş değil
  • dost mu hiç zannetmiyorum bu devide
  • "kulaklarını gerçekliğe, gerçeği dostundan bile duyamayacak kadar kapamış birinin kurtuluş umudu yoktur." şeklinde şahane tespit içeren kitaptır.

    dost için her daim yanında duran kişi olarak tanımlamak gibi bir yanılgının içindeyiz. dost yeri geldiğinde karşında duran, felakete sürüklenmekten seni alı koyan kişidir. dost deniz feneri gibidir: yakınlaştıkça ışığıyla aydınlanırsın.

    dost o kişidir ki gökteki yıldızlar gibidir. baktıkça yolunu bulursun. yeter ki o an geldiğinde gözlerini ondan ayırma.