şükela:  tümü | bugün
  • "en sefil, en sıradan birine demiryolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin; bilet almaya gittiğinizde, size gücünü göstermek için, bu sefil yaratık bir anda size sanki jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde."
    (bkz: ecinniler)

    "insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten."
    (bkz: ölü bir evden hatıralar)

    "anlamından çok hayatı sevmeli. anlam ancak o zaman anlaşılır hale gelir."
    (bkz: karamazov kardeşler)

    sözlerinden seçmeler:

    "tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti."

    "her yerde ve her şeyde, hayatım boyunca sınırları aştım."

    "benim için gerçeklikten daha fantastik ne olabilir ki?"

    "ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler... benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım."

    "sara nöbeti, şu "tutarak" denilen şey, bir anda gelir, tutar insanı. ve birdenbire yüz, özellikle de bakışlar çarpılır, tanınmaz hale gelir. bütün beden, yüzün bütün çizgileri kasılır, çırpınır, titrer. bir benzeri daha olmayan korkunç bir çığlık kopar göğsün derinliklerinden ve insani olan her şey bir anda bu çığlığın içinde yiter gider ve dışardan bakan birinin bağıran kişinin aynı insan olduğuna inanabilmesi olanaksız değilse bile son derece güçtür. bu adamın içinde başka birinin bağırdığı sanılır. sara nöbeti geçiren birinin görünüşü pek çok kişiyi dehşete düşürür, dayanılmaz, mistik denilebilecek bir korkuya kapılır insanlar."

    "bütün acıların üstesinden geleceğim, sırf kendi kendime 'varım' diyebilmek için. işkenceler altında kıvransam bile, biliyorum ki 'varım'; ayağımda zincirlerle kürek çekerken hâlâ güneşi görebiliyorum, göremesem bile yaşamaya devam ediyorum ve onun olduğunu biliyorum."

    "yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız."

    "çocuk, dünyanın en görkemli mutluluğudur."

    "çabuk anlaşılan şey uzun ömürlü değildir."

    "gülüşün, ruhun en güvenilir aynası olduğunu biliyorum. bir bebeğe bakın: yalnızca bebekler tam anlamıyla hoş gülerler. bunun için de çekicidirler. ağlayan çocuktan nefret ederim. ama gülen çocuk cennetten bir ışıktır benim için. geleceğin, kişioğlunun tertemiz, saf olacağı zamanın temsilcisidir."

    "yeryüzünde yalan söylemeden yaşamanın olanağı yoktur; çünkü yaşamla yalan eşanlamlı iki sözcüktür."

    "seven bir kadın sevdiği erkeğin kusurlarını bile, canavarlığını bile yüceltir. erkeğin yaptığı canavarlıkları aklamak için kadının ileri sürdüğü düşünceleri erkek kendi bile düşünüp bulamaz. yüce gönüllülüktür bu; ama özgünlük değildir. kadını mahveden yalnızca özgün olmamasıdır."

    "günlük yaşamlarında hemşireler gibi olan kadınlar vardır. onlardan hiçbir şeyinizi, en azından ruhunuzdaki acılarınızdan hiçbirini gizleyemezsiniz. acımız olduğunda cesaretle, umutla, onları sıkacağımızdan korkmadan gideriz onlara. ayrıca, bazı kadınların kalbinde belki de ne sınırsız sabırlı bir sevgi, merhamet, her şeyi bağışlama bulabileceğimizi de çok azımız biliriz. bu temiz kalplerde bütün bir sempati, avutma, umut hazinesi vardır. ne var ki, onların çok seven, çok acı çeken kalplerinin de sık sık yaralandığı olur. ama bu yara, meraklı gözlerden ne denli gizlenirse gizlensin, derin hüzün kendini daha derine saklar, gizler."

    edit: imla
  • ''baylar, yemin ederim,
    her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır ;
    hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık.
    fazlasıyla bilinçli olmak, bilincin her türlüsü hastalıktır. ''
  • zengin;
    o ki bir asalak,öyle bir asalak ki toplumu emer,sömürür.

    fakir;
    çoğu kez ne uğruna öldüğünü bilemeden ölür.

    gerçek bir üstadın kaleminden.
  • fyodor'lu versiyonuna methiyeler düzüldüğüne, anlam arayışlarına kulak vermeyin, dostoyevski dostoyevskidir, yalındır, çıplaktır ve tüm tanrılar gibi tek bir adı vardır. kurduğu dünya ve gerçekliği tektir, ona inanmak ve inanmak arasında değil, ona inanmak ya da reddetmek durumunda kalırsınız anlattığı gerçekliğe girince. tutkulu ve marjianaldir, her cümlesi tek tek evrenin son anına kadar yaşabilir. duvar örer, sıva yapmaz. ördüğü duvarda insanlar ve hayatlar vardır. renkler kokular gözünüzü boyayan tüm o vesaireler yoktur. okuduğunu anlamayan ya da buna doğal tepki olarak sırt çeviren her insan gibi dostoyevskiyi sevmemeniz olası. çünkü "o seni seviyor," "aslında herşey güzel olabilir" gibi umutlar dostoyevskinin gerçekliğinde (böyle sığ) varolmazlar ve bu senin hoşuna gitmiyor sevgili pena, pia, paris adın herneyse.
  • " her şey insanın içinde yaşadığı ortama, şartlara bağlıdır. her şeyi belirleyen çevredir, insansa bir hiçtir. "

    (bkz: suç ve ceza)
  • andre gide'nin yazdığı, dostoyevski üzerine yazılmış en kapsamlı olmasa da en 'samimi' inceleme. yirmili yaşlarımda sıkı bir dostoyevski okuyucusu iken sadece yazdığı kitapları değil, hakkında yazılmış her şeyi okuma telaşına kapılmıştım. ne bulmuşsam okuyordum hakkında. "henry troyat", "mektuplar", "makaleler."
    sonra bir gün şimdi adını hatırlamadığım bir sovyet yazarının (felsefeciydi galiba) dostoyevski üzerine yazdığı bir kitabı okudum... ve hiçbir şey anlamadım, tek kelimesini bile anlamadım!
    sanki, benim daha önce tutkuyla okuduğum, zavallı hayatımı yazdıklarıyla anlamlandırdığım yazardan değil, hakkında en küçük bir fikrimin olmadığı bir yabancıdan söz ediyordu. kendimi o kadar kötü hissetmiştim ki uzun süre bir okuyucu olarak (kendi değerim hakkında her fırsatta kuşkuya düşmek konusunda hayli istekli olduğum da göz önüne alınırsa) kendimi sorguladım. inceleme kitaplarından uzun süre uzak durdum. allah'tan andre gide çıktı da karşıma, bu duygudan kurtardı beni. dostoyevski seven herkese içtenlikle öneririm.
  • "farkındalık, hastalıktır."

    (bkz: yeraltından notlar)
  • "aşkı ilk defa yaşamak gibi, denizi ilk defa görmek gibi, dostoyevski'yi keşfetmek de insanın hayatında önemli bir tarihtir. " borges
  • 13-14 yaşlarımdayım, manyak ablam evdeki tüm kitapları okuyup bitirmeden bana yenisini almayacağını söylemiş o zamanlar. elime ilk budala geçiyor, okumaya başlıyorum. çocuk kalbimle prensi çok seviyor ama aglaya nın, nastasya nın tavırlarına anlam veremiyorum. nastasya nın totsky ye neden kızdığını lise çağlarımda farkedebilmişim, yani...

    tüm bunlar bir yana, yine de okuduğumu anlayarak ilerlemeye çabalıyor ve büyük oranda da başarılı olarak sayfaları çeviriyorum.

    ta ki şu paragrafı okuyana kadar:

    "iyi yürekli akılsız bir aptal, kötü yürekli akıllı aptallar kadar mutsuzdur. bilinen bir gerçek bu. işte ben iyi yürekli, akılsız aptalın biriyim. sen de zeki, kötü yürekli bir aptalsın. ikimiz de mutsuzuz, ikimiz de acı çekiyoruz."
    lizaveta prens'e diyor bunu.

    "neden söyledi? biri nasıl hem zeki hem akıllı hem aptal olabilir? böyle biri kötü mü olmak zorunda? bunun prensle ilgisi ne? prens kötü biri değil ki?"...

    bunları düşünmekten kitaba devam edemez oldum tabi. hep aklımda bir köşede yer etti bu sorun. ama şimdi anlıyorum, lizaveta nın ne kadar büyük acı çektiğini de biliyorum artık. keşke anlamasaydım hiç diyecek kadar iyi biliyorum hem de.

    evet, insan kötü yürekli akıllı bir aptal olabilirmiş. iyi yürekli akılsız bir aptal da buna aşık olma gafletinde bulunup kendini ömür boyu sürecek bi acı çekişe bırakabilirmiş. evet, anlıyorum.

    malesef...

    edit: çok yüklenmişiz çocuğa be. o ne öyle, kötü yürekli filan... yok öyle bişey. çok tatlı biridir aslında.
  • kitabında papahan olmayan yazardır.