şükela:  tümü | bugün
  • son zamanlarda izlediğim en kötü film.
  • rexx sinemasının (iki x'li olan en küçük salon oluyor bu) film katledici ortamında izlemek bile, filmden alınan zevki azaltmıyor diye bir kanıya vardım ben, kendimce. insan, üstüne bir şeyler yazmaya kıyamıyor, ama yazmadan da edemiyor. her sahnesi güzeldi de catcher block'un gömme barlı, duvara saklanan yataklı dairesinde beatniklerin parti verdiği sahne ayrı bir hoştu. peki ya o telefon sahneleri, new york gezintileri? film çıkışında, kendimi ewan mcgregor gibi yürürken yakalamak ise nasıl nitelendirilebilir bilemiyorum. bir de david hyde pierce var başka bir seyretme sebebi olarak.
  • eglenceli ama basitimsi bir ask filmi
  • sekerleme gibi bi film, sekerleme gibi yararsiz, sekerleme gibi renkli, bir tatli ve bitirim renee* gormek icin degebilir ancak.
  • tam olarak karşılayan bir benzetme olmasa da, todd haynes'in far from heaven'ıyla paralelliklere sahip olan bir film. haynes, nasıl all that heaven allows gibi douglas sirk filmlerinden yola çıkarak, yarattığı yapay dünyanın penceresinden bir toplum eleştirisi yapıyorsa, peyton reed'in down with love'ı da, pillow talk gibi doris day-rock hudson filmlerinden esinlenerek, onların şeker kıvamındaki dünyasından günümüz kadın-erkek ilişkilerine bakış atıyor. daha önce verilmemiş bir mesaj verme kaygısı yok ve belki de aslında söylediği şeyler, tüm o pembeliğin altında görünmeyebiliyor. ama yine de içi boş olan bir film değil, şekerini yalayıp rengini fark etmeden sadece tadına bakmak biraz haksızlık gibi.

    yüzeyde de oldukça eğlenceli bir film, neşelendirmekte üstüne yok. renee zellweger ve sarah paulson'un, her gittikleri yerde şöyle bir poz çakıp ceketlerini savurmaları beni her seferinde öldürüyor mesela. yürüyüşleri, kırıtmaları zaten ayrı mesele. setleri, kostümleri, oradan buradan çıkan küçük ayrıntıları, göndermeleri ve oyunculuklarıyla son derece başarılı bir film, down with love. keske karşı-pazarlama stratejileri yanlış gitmeseydi de, film kuzey amerika'da matrix reloaded ile aynı haftada gösterime çıkmayıp hak ettiği ilgiyi görebilseydi.
  • gerçekten izlediğim en kötü filmlerden biri. romantik ve komik bir olsun bide şaşırmaca ekleyelim denmiş fakat tamamen bir fiyaskoya dönüşmüş. başlarda evet komik geliyor fakat ikinci yarıdan sonra insanın devam edesi gelmiyor. bir kadının bir erkeği elde etme çabası nasıl bu kadar abartılabilir ve boyle bir senaryoya renee zellweger ve evan mcgregor nasıl tamam diyebilir anlamak işten değil.
  • kostümler, görüntüler, dekorlar inanılmaz. renk cümbüşüne öyle kaptırıyor ki insan içinde olmak öyle giyinmek öyle şapşallaşmak istiyor.
  • senaryo, konu, hikaye hepsi birbirinden kötü. bunların üzerine bir de renee zellweger'ın oynadığı barbara novak ile ewan mcgregor'ın oynadığı cather block karakterleri de itici ötesi. filmin en romantik sahnesinde bile havaya giremiyorsunuz zaten, kalbe en küçük bir dokunuş yapamayan sevgiyle aşkla ilgili bir film.
    yok ben 60'lara bayılırım diyorsanız oturun 60'larda çekilmiş bir film izleyin. 6 bölüm sex and the city izlemem gerekti filmin üzerine kendime gelebilmem için vallaha...
  • tek elle tutulur tarafı soundtrackidir.
  • ewan mcgregor'ın döktürdüğü, eğlenceli, neşeli bir film.
    diğeri için: (bkz: a life less ordinary)