şükela:  tümü | bugün
  • ilk sezonu "we are at war with germany" repligiyle biten dizi. gayet basarili. izleyelim. izletelim.

    bide kemal pamuk karakteri senaryoyu yazan denyonun aklina gelen ilk iki turk ismini birlestirmesinden ibaret gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var.
    (bkz: mustafa kemal ataturk)
    (bkz: orhan pamuk)
  • birinci dünya savaşı eşiğindeki ingilitere'de soylu bir ailenin evi üzerinden aristokrat ailenin ve hizmetçilerinin hayatını anlatan güzel bir dönem dizisi. dönem 19. yüzyıl sonrası 20.yüzyyıl başı gibi ilginç bir dönem olduğundan hem eski kafalı aristokrat anlayışı hem de elektriğin ve telefonun gelişi gibi gelişmelerin 19. yüzyıl kafasındaki ingilizlerde etkisini görebiliyorsunuz. dizide hem jane austen romanlarının hissiyatı hem de agatha christie romanlarındaki savaş dönemindeki ingilitere görüntüsü var ki iki dönemin ortalarında kalıyor yaklaşık olarak. eskiyle yeni arasında kalmış hal ingiliz karakteriyle birleşince oldukça ilginç bir dizi olmuş. şimdilik yedi bölümlük ilk sezonu bitmiş durumda ikinci sezonu heyecanla bekliyoruz.

    --- spoiler ---
    dizi de ayrıca fazlasıyla yakışıklı ve hafiften piç karakterli bir türk diplomat da var ki bu dönem dizisinde türk beklerken karşılaşmayı beklemiyorduk böylesiyle. yanlız adı kemal pamuk ki soyadı kanunun 1934 çıktığını düşünürsek 1912'de osmanlı da kişilerin soyadı olmasının ihtimalini pek görmüyorum doğrusu. bilmem kim oğlu kemal gibi bir tanımdan soyadı uyarlaması belki yapılabilir yabancı ülke içerisinde ama doğrudan pamuk diye bir soyadı edinmek pek olası değil gibi. ama tarihimin çok kötü olduğunu düşünürsek belki yanılıyorumdur.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    bu dizi hakkında yazılıp çizilenler hep zenginlerin aşkı hakkında. mary koca bulabilecek mi ekseninde dönüyor. arada mr bates ve anna da anılıyor. ama o kadar. asıl saf aşkı kimse yakalamamış mı bilmiyorum.

    bi daisy var aşçı yamağı kız. mal biraz. ama uşak william ona aşık. savaşa gitmeden önce evlenme teklif edince, aşçı kadın daisy'ye diyor ki, çocuk savaşa gidecek. ne olur umutla göndersen? kalbi kırılmasın, ölüm var kalım var. eğer sağ dönerse, ayrılırsın. saf daisy de kabul ediyor. aslında, daisy dallaması da aşık bence william'a ama, naza mı çekiyor bilmiyorum. bi insan böyle öküz olamaz. sonra, william savaştan ağır yaralı olarak dönüyor. ölecek. ölmeden, daisy ile evlenmek istiyor. ama daisy gönülsüz. hayır demeye getiriyor, diyemiyor. ve william içimi acıtan o sözleri söylüyor "daisy, fazla vaktim yok. ölmek üzereyim. askerlerin dullarına maaş bağlanıyor. eğer benimle evlenirsen, sana bir şeylerin kalacağını bileceğim. az bir şey, ama güvencede olacaksın."

    oturdum hüngür hüngür ağladım lan. bi insan ölüm döşeğinde nasıl bunu düşünebilir? nasıl bir sevgi bu? mal daisy hiç mi vicdanın yoktu senin? aşçı kadın zorlamasa hayır diyecekti evlenmeye. evlendiklerinin akşamına öldü zaten william. dizideki favori karakterimdi. annesine babasına düşkün, sevgilisini deli gibi seven, iyi yürekli william. daisy senin kıymetini bilemedi. aptal daisy.

    sevmek için, sevişmek için fırsatımız varsa, bunu kaçırmamalıyız bunu bir kez daha anladım. gereksiz kaprisle sevdiğimizi üzmeyelim. ona sımsıkı sarılalım. öpelim. bir de pms iken böyle duygusallı diziler izlemeyelim.

    --- spoiler ---
  • olaylarin gectigi malikenenin adi downton abbey olsa da net bir sekilde goruldugu uzere orasi bir abbey* degildir.

    bu nasil bir celiskidir diyen sevgili izleyicilere, bir baska guzel dizimiz olan the tudors'u seyretmeyi ya da entrimizin devamini okumayi tavsiye ediyorum.

    malumunuz uzere yarim akli uckurunda olan bilmemkacinci henry*, anne boleyn kevasesinin yuzundeki koca ben hatrina, papa'ya postayı koymus, kendini ingiltere kilisesinin basi ilan etmistir. ingiltere'nin ve de bir bakima dunyanin saftini kaydiran bu karardan sonra yaptigi icraatlardan biri de, o zamana kadar beles beles sefa suren manastirlari kapatip, el koyup, zenginlere satmak olmustur. bu mulklerin yeni sahipleri de cogunlukla, bilindik eski isimleri degistirmeyip oldugu gibi kullanmaya devam etmistir.

    iste malikanenin adinin abbey olmasinin hikayesi boyleyken boyledir.
  • her daim geçmişe özlem duyan insanlar vardır, bilirsiniz. eski zamanlarda yaşamış olan kişilerin kıyafetlerine, yaşam tarzlarına, henüz bozulmamış olan bazı değerler ile günlük yaşamlarını şekillendirmelerine gıpta eder durular. hah, işte ben hiçbir zaman onlardan biri olamadım. çünkü diş fırçası, tuvalet kağıdı ve hijyenik pedin yaygın olmadığı bir dönemde yaşamak hiçbir zaman pek cazip görünmedi bana. kendimi zamanın ötesine ait hissettim ve uzak bir gelecekte, evren bana bir kerecik daha var olabilmem için şans tanısın diye dua ettim durdum. tepem attığında ceketimi alıp başka bir gezegene ışınlanmanın tadına bir kez olsun varabilmek istedim. hala istiyorum; lakin bu dizi allak bullak etti beni. hayatımda ilk kez yüz yıl önce doğmadığım için içim sızladı. varsın elimde tabletim, kulağımda ipodum olmasaydı; yalnız üzerimde bir kere dahi olsa o muhteşem elbiseleri taşıyabilseydim. tüm hayatımı zoraki bir nezaket ile idame ettirebilseydim, gereksiz bir bayağılık ve ayarı kaçmış samimiyetin esiri olmuş bir topluluk içinde amaçsızca sürüklenmek yerine. ancak elimizdeki imkanlar belli, eğer evrenin ikinci şans piyangosu bana vurmazsa ne geçmiş ne de gelecek yakın bana. zaman, şimdiki zaman ile idare etme zamanı. bu zorlu süreçte downton malikanesinden birkaç hayali arkadaşı yanımda bulundurmaya, onlarla ara ara belirli bir itina ve adap çerçevesinde sohbet etmeye, zihnimde giyinip süslenip onlarla akşam yemeğine oturmaya, o koskoca yemyeşil vadide yürüyüşe çıkmaya ihtiyacım var. downton abbey her zaman yanımda bulunmasını istediğim var olmayan dostlar kazandırdı bana. ve saniyeler birbirini ebelemeye çalışırken akıl sağlığımı korumak için onlara korkunç derecede ihtiyacım var.
  • ingiliz kültürünü de siyasetini de tavrını da tipini de bi bokunu da sevmem. sadece 19-ve geç 20 yy ressamları hoşuma gider. ülkelerini de sevmemiştim.
    gel gör ki dizinin hastasıyım. son sezon diye nasıl üzülüyorum. ikinci bölüme bakacağım ama oyalanıyorum ki bitmesin diye. nasıl güzel bir dizi yahu.
    kan revan yok, aksiyon yok, paranormal olaylar, esrarengiz cinayetler, akıllı dedektifler yok. süper güçler süper kahramanlar yok. aristokrasi hoşuma gitmez, soyluluk kavramına inanmam. fakat neden böyle bayılıyorum bu diziye bilemiyorum.
    hele kızların ppappaa deyişleri yok mu babalarına?? mamaa demeleri falan öldürecek beni. babanennin hastasıyız hepimiz o ne muhteşem kadın. ne güzel bir aktris. eski toprak öyle birşey demekki.
    tek heyecanı çiçek yetiştirme yarışmasıydı düşün bi durağanlığı. yine de bayılıyorum.
    başlarken o jenerik falan ay ne datlı yahu. dın dın dıındıındıındının diye başlıyor, taslar tabaklar çanlar falan.
    çok güzel dizi. qızlar eqlesin bence.
  • izledikten sonra kendimi öyle sefil ve öyle yanlış zamanda doğmuş hissediyorum ki, bunu anlatamam burda.. yeni yeni bi trend çıktı, tırnakları kırmızı / bordo oje sürmekten sararmış, saçları boyalardan tel tel olmuş karılar, içki masalarında audrey hepburncülük oynayıp, çalıkuşunda gördükleri canım eski zaman kıyafetlerine meylediyolar.. lan kızım, sen shotını bitir de eve git, oyshodan aldığın benekli pijamalarını giy.. prensesleri, audreyleri amelileri de sahiplerine bırak!

    downtown abbey, bana retro gelmiyo.. tarih dizisi değil.. aristokrasi dersi.. küçücük çocuktum titanic çıktığında, duvarlarıma leo posterleri yapıştırır, rose'un kıyafetlerini giyeceğimi hayal ederdim.. sonra sonra biz büyüdük, devir değişti.. misal, en afilli kaşar manken, bir moda çekimi için audrey hepburn'ın mini siyah elbisesini giydi.. kim kardashian denen göt büyüteci, sırf o hafta reality showuna konsept olsun diye, gitti bi fransız designerdan oldies koleksiyonu aldı..

    işte o zamanlarda aymaya başladım.. olay kıyafet, gözlere vurulmuş sürme ya da türkan şoray bakışı değil.. olay, duruş.. kapalıçarşıda dünya starlarının bile gerçeğinden ayırt edemeyeceği taklit çantaların ya da mücevherlerin yapıldığı türkiyede, gençlerin birbirinin aynısı ve hep de bişilerin taklidi olmasına şaşmalalı.. kaybolan ruhlar değil söz konusu.. kimse bilmiyo ki amk gerçek ruhunu da kaybolsun o.. etrafınızdaki kızları düşünün misal.. hangi birinin kendi özgü bi tarzı var, her yeni sezonla değişmeyen?

    neyse.. işte bu iç sıkıntısı ve basitlik, parası olanın burjuva olarak kalmayıp, kendini 'elitize' etme telaşı (bkz: mahsun kırmızıgül), zamanında dansözlükle seks kasetleriyle pavyonlardan şimdilerin anası kıvamına bürünmüş sibel canların fransada ev yaptırması ve oturaklı olmak için götlerini yırtmaları bundan.. çocuklarını bi telaş abdye yollamaları, paso eğitimlerinden bahsetmeleri de bundan..

    çünkü biliyoruz ki hepimiz, taklit en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş olsa bile bi koku verir insana.. bilirsin içte içe bi riyarkarlık var ortada.. kapitalizmi sadece, burjuvayı bu kadar yücelttiği için suçlucam.. yoksa, milletten daha çok para kazanacağım gerçeği beni hiç üzmüyo ne yalan söliyim.. ama işte, aristokrasi denen şey o kadar değersizleşti ki.. o kadar az kaldılar ki o 'eski zaman aileleri'.. o kadar taklitleri yapıldı kı aristokrasinin..

    misal aşkı memnunda, sırf kahvaltıda portakal suyu içiyolar ve marka giyiniyolar diye çok 'üst düzey' olduğunu sanan aileye salyalarımız aktı bizim.. oysa, bir 'derneğe' üye olmayı social networkten sayacak kadar basitlerdi onlar da.. ama türk halkı ve hatta dünya çoğunluğu ne yapsın? ne yapsın lan bu insanlar? tek bildikleri aristokrasi, jane austen romanlarındakiler.. onları da, sırf mark darcy gele de, bunları kurtara diye seviyolar..

    ellerine bi kahve alıp, bi de fosilden kullanılmış görünümlü deri iş çantası alınca olduk sanıyolar.. inanıyo insan bunlara.. günlük telaşın içinde, bunları izleye izleye kanıyo.. lan diyo, bunlar da fena değil.. illa kraliyet soyundan mı olmalı amk insan?

    sonra bi muhteşem yüzyıl çıkıyo.. allahım ne basit karakterler.. nasıl osmanlı denen koskoca soya ihanetler?!!!
    stanford j. shaw bileydi bunları, hayatını nerdeyse verme pahasına savunduğu osmanlının 2-3 orospunun sikişine kurban gittiğini bilseydi ,yine de gemileri yakıp gelir miydi bilkente?

    bütün bu düşünceleri tekrar tekrar dile getirip, tekrar tekrar kabullenmekten bitap düştüğüm için, downtown abbey'i izlemek benim için öldürücü bi kahır oluyo.. bütün o kültür, bütün geleneklerle örülü zamanlar, parayla değil ünvanla yürüyen ilişkiler, basit ve yüzeysel olmayan kurallar..

    yani downtown abbey bir aristokrasi dizisidir.. amerikaya inceden inceye giydiren, neoliberal düzende bok gibi parası ve gücü olan ama esasında hiç bi derinliği olmayan, bütün kültürü hemen bi ülke kurmak üzerine dayalı abdye, en esaslı veren dizidir esasında..

    taa ilk bölümde, sen amerikalısın anlamazsın bunu dediydi mary anasına.. o kadar haklı ki.. ingilizleri sevmem, seveni de sevmem.. sömürgeciliğe de karşıyım.. zira biliyorum, biz de kıl payı kurtardık kendimizi o yollardan.. fakat, bu adamalra saygı duyuyorum ben.. hobisi olmayanı ezen çocuk yetiştirme adaplarına, kadınlarının en basitinin, en kezbanının bile utanma ve ar duygusu sahibi olmasına, ajitasyondan uzak edebiyatlarına, drama queenlik yapmadan, bir i love you lafından sonra holivud filmlerindeki gibi 5 dakka donup kalmadan, taşaklı bi gerçeklikle hislerini yansıtmalarına, her şeye rağmen ayakta durmalarına hayranım..

    bu dizi, beni varı yoğu sattırıp ingiltereye götürecek korkarım.. eğitimi meğitimi siktir edip, tarih okutacak sanırım.. öyle de dolu bi dizi işte.. aklımızdaki, o şarap içkisinin elitlik göstergesi olmasının, fondünün bizim için çok bi afilli olmasının ve bunlar gibi on binlerce örneğin, parayla pulla taklitle, plazalarla geçiştirilemeyecek kadar derin sosyolojik açıklamalarının olduğunun kanıtı..

    şimdi sevgili kızlar, gidin kırmızı ojeler sürünüp, üstünüze zaranın bu sene moda tiril tiril gömleklerini giyinip mark darcy bekleyin.. bekleyin nah gelecek..
  • 4-5 bölüm art arda -ki bölümler 45-60 dk arası- izledikten sonraki gün kendimi mary aksanıyla papa, should, certainly falan demeye çalışırken mırıl mırıl yakaladığım dizi (delirdi). evet, canım mary'nin ingiliz aksanından öte bir aksanı var.

    bir de frasier izlediğim zamanlarda hep birileriyle karşı karşıya oturup fincanda kahve içmek ister, kendimi kafede frasierla takılan niles* sanırdım.

    içimdeki ben pokemon'um deyip camdan atlayan çocuk sundu.
  • 5.sezon ikinci bölümde gerçekleşen radyo sahnesi gece gece beni gülme krizine soktu. özellikle başta violet olmak üzere herkesin ayağa kalkıp saygı duruşunda dinlemesi falan...

    karakterlerden en çok violet ve edith'i seviyorum. cora sürekli ağlak ve iri gözlü kayıp balık nemo modunda dolanıyor, bateslerin hikayesini zorlama buluyorum, sanki hapishane olmazsa olmayacak bunların hayatında, mary denen soğuk nevalede, ne kültür ne güzellik ama niyeyse diva muamelesi görüyor. evlat olsa bağra basılmaz yani o derece itici. ve bütün erkekler etrafında fır dönüyor, inandırıcılığı yok.daisy bir başka sinir bozan. varlığı bile sinir bozan tiplerden. carson'u seviyorum, değişime direnen hallerini de seviyorum. rose ve sybil gibi saf güzellikler ortadayken kaknem mary bu kadar ön planda , o biraz sinir bozucu. bu kadınların içinde en saygı duyulası ise edith. umarım o eve bir daha hiç geri dönmez.