şükela:  tümü | bugün
  • suserlerin yazdıkları iştahımı kabarttı. mağazada boş oturuyorum, şu çok sevdiğim adamlar üzerine bir genelleme yazayım istedim.

    dream theater şu an progressive metal'in ticari açıdan en büyük grubu. buna şüphe yok. queensryche, operation mindcrime ile aldığı ivmeyi uzun vadeye yayamayınca, fates warning ise sürekli arkaplanda "işimi yaparım, gerisine karışmam aga." modunda takılınca, bu adamlara tanrı "yürü ya kulum!" dedi, medya desteği falan almadan büyük ün yaptılar, üst üste müthiş albümler patlattılar. tabii bu bahsettiğim dönem doksanlar, yani dream theater'ın müzik yayınlarınca "cool" olmadığı, dolayısıyla hep geri planda sessiz ve emin ilerlediği yıllardı.

    scenes from a memory sonrası yaptıkları patlama, adamlara bir nevi bin bir tane kapıyı sıraladı. artık dream theater "cool" bir gruptu. günden güne büyüdü herifler. bu artan başarı grafiği, grubu farklı bir yöne çekti. basitçe şöyle açıklayabiliriz bu değişimi, dream theater, progressive rock ile dengelenmiş bir metal grubuyken; "bundan etkilenek, gösterek, şu da hoş hacı, şundan da birşeyler kapak..." mentalitesine sahip bir gruba dönüştü. etkileşimlerine her zaman saygı gösteriyorlar, kusur etmiyorlardı ama artık bunu göze sokuyorlardı. bu mentalitenin ilk meyvesi six degrees of inner turbulence albümü oldu. albümde etkilendikleri tool, radiohead, pantera, u2, nine inch nails gibi grupları bizzat kendileri saydılar. ardından gelen train of thought ile grubun fan kitlesi kesin kez bölünmeye başladı, çünkü albüm resmen thrash metal emdirilmiş progressive metal reçinesiydi. kimileri "metallica adam olsa şu an böyle albüm yapar, alkışlıyorum." derken, kimileri de "bu ne mk, bu mu progresif?" diye isyan etti. devamını uzun uzun anlatmaya gerek yok. octavarium ile muse, linkin park falan gird işin içine, sonuç itibariyle daha alternatif bir albüm yaptılar. gene karıştı ortalık. systematic chaos ise, mike portnoy'un "dream theater'ı anlatan tüm elementleri bir araya topladık." bunamasının ilk albümüydü ve bence bir tıkanma eseriydi. octavarium ile başlayan çerez şarkılar, zorlama uzun şarkılar kafası devam ediyordu albümde... en son black clouds and silver linings geldi ki uzun zamandır en umutsuz olduğum albümdü. neyse ki biraz sallanmışlar, titremişlerdi ki albüm önceki iki kardeşinden daha derli topluydu ama bu sefer de grubun müziğine getirdiği yenilik, biraz extreme metal sosu dışında sıfırdı. portnoy ise yine tüm elementleri birleştirip, aşure yaptıklarını iddia ediyordu. hayranlar ise daha beter çorbaya dönmüşlerdi artık...

    peki bu sıkıntının sebebi neydi? tabii ki grup içi değişen dengeler. doksanlarda, grupta kevin moore diye bir adam vardı. birçok kişiye göre moore, petrucci ve portnoy'u dengeleyen faktördü. moore, hem söz hem de beste olarak grubun önemli yükünü çekiyordu. o ayrıldıktan sonra dream theater'da hep bir eksiklik oldu, beste yönünden olduğundan çok "duygu" yönünden eksildi adamlar... derek sherinian bu boşluğu tam anlamıyla doldurmaktan uzaktı, ki falling into infinity'de çoğu pasaj ona moore'dan yadigardı. bu zaman aralığında, yani '97-'98 civarı dream theater'ın sıkıntılarının başladığı tarihtir bence... liquid tension experiment projesi sayesinde, portnoy ve petrucci çok istedikleri jordan rudess ile çalışma fırsatı buldular. bu projede temellenen muhabbetleri, rudess'ın dream theater'a girmesiyle sonuçlandı. rudess, en az moore kadar aktif bir role yükseldi grupta, ama mentaliteleri çok farklıydı.

    bu noktada, diğer bir sivrilen isimi de anmamız lazım, tabii ki mike portnoy... score belgeselini izlediyseniz, kevin moore ayrıldıktan sonra, grubun fetret devrine girdiğini biliyorsunuzdur. gruba plak şirketinden baskı vardı, falling into infinity'i istedikleri gibi besteleme şansları olmadı, çift cd basmak istediler, izin verilmedi, gruba dışarıdan müdahaleler yapıldı. sherinian ise grubun umduğu gibi bir katkı sağlayamadı. bunun üzerine mike portnoy grubu o dönemde bırakmayı düşündü. kendisi bu zorlu dönemden plak şirketine rest çekerek çıkabildiklerini söylemektedir. yani, albüm grup isteyince bitecektir, plak şirketi buna asla karışmayacaktır ve albümü bitince duyacaktır. resti çeken portnoy, bu sayede grupta doğal olarak birinci adam konumuna yükseldi ve kontrolü tümden eline aldı. turneleri portnoy ayarlıyordu, konser setlistleri, dvd çekimleri, bootleg yayınları, hayranlarla birebir iletişim hep portnoy'un üzerinden yürüyordu artık... kalan dörtlü ise ellerini ne yağdan ne baldan ayırdılar bu durumda... tabii portnoy'un elindeki bu güç, grubun ününün artması ve büyümesi ile kontrolden çıktı. grubun yaptığı albümler artık portnoy'un zevkine göre şekilleniyordu. interneti aktif şekilde kullanan portnoy, her ay sevdiği albümleri forumundan bildiriyordu ve o albümden etkiler bir sonraki dream theater albümünde yerini alıyordu. bu durum, iyice geri plana atılmış bir john myung, portnoy'a "iste olsun pampa" bağıyla bağlanmış bir john petrucci, saygı duyulduğu için istediği gibi at koşturulmasına izin verilen -dolayısıyla continuum fingerboard'u keşfederek kulaklarımızı öpen- bir jordan rudess ve sesi yetsin yetmesin, portnoy'un hayalinde kurduğu partisyonları zorlayarak söylemeye çalışan bir james labrie oluşumuna yol açtı.

    kevin moore'un sağladığı denge eksikti grupta artık... ve dream theater, ikibinleri bu mentaliteyle kapattı. jordan rudess, kevin moore gibi denge unsuru değildi, kendi çapında apayrı takılıyor, izin verildiği için uçup kaçıyordu. beste yükü artık petrucci-portnoy-rudess üçgeninde takılıyken, myung üsluplu şairliğini kaybetmiş, labrie ise ara sıra söz yazar olmuş. dolayısıyla, six degrees of inner turbulence ve train of thought ile bir şekilde meyve veren dream theater, octavarium, systematic chaos ve black clouds and silver linings albümlerinde artık teklemeye başlamıştı. "octavarium süfer şarkı hacu, pink floyd etkili yani, ne deyirsun?" falan demeyiniz lütfen. octavarium çok güzel şarkı, kabul ediyorum. ama albüme bakın. sorun yok mu sizce? i walk beside you, these walls falan dream theater'dan beklediğiniz şarkılar mıdır? ya da constant motion? bu adamlar "catchy" nakarat kasmadan ağzımıza ederlerdi onbir dakikalık şarkılarda... şimdi iş "bundan etkilendik, ona selam çaktık" oldu ve grubun önü tıkandı.

    geçtiğimiz sene mike portnoy'un gruptan ayrılması ise grup adına ciddi bir kayıptır. ama bir açıdan da umut olabilir. çünkü, portnoy giderek artan ağırlığı ile grubu ezmeye başlamıştı. garip olan da şu ki, bu durumdan ilk kendisi sıkılmıştı. aslında herif, grubun ara vermesi gerektiği konusunda haklıydı bence... dream theater, 2003'ten beri, albüm-turne-dvd döngüsüne takılıp, kalmıştı. iki senede bir otomatiğe bağlanmış şekilde albüm çıkarıyorlardı. yine bu düzeni bozmayacaklar tabii... ama iki senede bir çıkan son üç albüm, grup açısından birşeylerin yolunda olmadığının göstergesiydi. tabii işin birde sürekli hasır altı edilen grup içi gerilimler kısmı var. doğu yücel'in düşler ve kabuslar'da biraz çıtlattığı üzere, -kevin moore kaynaklı bilgilerden çıkarımı- "portnoy'un gitmesine en çok myung ve labrie sevinmiş". ki pek yanlış da gözükmüyor, zira portnoy, labrie'nin bir röportajı üzerine adamın yeni albümüyle ilgili ne varsa forumundan silip, "ayrılmama üzülmeyen adamın benim mekanımda işi yok, dağılın lagn!'" dedi. ayrıca, üstü kapalı "bi hibine vardı bizim grupta, konsere kadar kendi başına ayrı odada takılırdı keraneci..." diyerek myung'a da gider yapmıştı. bu da gösteriyor ki, her ne kadar "bradırımız gitti, 25 sene sonra çoğ garip hayat vapurlar falan..." diye petrucci'nin açıklamaları olsa da, grupta üyeler arası bağlar kopmaya başlamıştı. ve bunun, hep tek adam üzerinden dönüyor olması da bir yerde mutlaka çatlak verecekti ve sonunda kimse daha fazla dayanamadı. portnoy, gemisini terkeden ali kaptan oldu, avenged sevenfold, dream theater hayranları için caroline haline dönüştü. sonra avenged sevenfold'da portnoy'a yol verince, herif dımdızlak kaldı. gruba geri dönmeye çalıştı ama çenesine sahip olamadığından, petrucci ve dadaşları bu sefer oralı olmadı. danışıklı dövüş görünümlü komik olaylar silsilesi yaşadı dream theater resmen...

    ama asıl sıkıntı şuydu: portnoy grubun herşeyi gibi bir adamdı. sadece beste yükü yoktu herifte, grubun lars ulrich'i gibiydi. şimdi ise kalan dörtlü bu işi öğrenmeye çalışacak. işleri zor açıkçası... petrucci yavaştan sosyal medyada görünmeye başladı. davulcu aradıkları videoda artık iplerin artık petrucci-rudess ikilisine geçtiğini görüyoruz, labrie ise yardımcı rolüne geçmiş. myung her zaman olduğu gibi ofis boy karakterini terketmeyecek gibi görünüyor. yeni davulcu mike mangini ise bence büyük ihtimalle jason newsted'ın metallica'daki haline benzer bir durum yaşayacak, çünkü üzerinde mike portnoy demokles'in kılıcı olarak kalacak. bu yeni kadronun beste ve müzik olarak nereye gideceğini ise yeni albümden önce görme fırsatımız yok, dolayısıyla gelecek albüm çok önem taşıyacak.

    çok eleştirilen davulcu seçim seanslarının videoları bence de azalan samimiyet örneğidir. adamların zaten mangini'yi alacakları belliymiş, kafalarında bitirmişler. o kadar adamı, "dream theater şarkısı çalamadılar la!" tarzı mundar etmeye gerek yoktu. ha, yukarda da dedim, ben olsam marco minnemann'ı alırdım ama ben petrucci schwarzenegger değilim, sıradan bir yazarım. roadrunner records ile çalışan gruplarda bir samimiyet azalması vuku buluyor, gariptir. dream theater bugünlere medya desteği olmadan, yıkama yağlama yapılmadan geldi. hayranlarının destekleriyle büyüdü bu adamlar... geldikleri yeri unutmamalılar. yeni guns'n'roses olduklarını sanıp, patladıkları when dream and day unite dönemlerindeki şanssızlıklarını, adam gibi vokalist bulamayıp hazır şarkıları üç sene beklettikleri dönemleri belki bir daha görmeyecekler ama samimiyet, müzik grupları için önemli birşeydir. kaybedilmemelidir. saygınlık daha da önemlidir. onu gram kaybetmemek gerekir.
  • aralık ayında altı yaşlarına basacak kuzenlerime, özenle sakladığım albümlerini dinletmeye başlayacağım efsane grup. böylece "ben 6 yaşımdan beri dream theater dinliyorum ulan" diyebilecekler. biz diyemedik, bari onlar desin. şimdiden yolunu yapayım.

    ağaç yaşken eğilir.
  • liselilerin hakkında atıp tuttuğu gruptur. tezini destekler nitelikte de 12 tane şarkı sıralamış, içinde children of bodom falan var. sandalyeden düştüm amınakoyim.
  • bir garip adamlar topluluğu;
    peru'da işlenen bir cinayete kurban giden küçük bir kız çocuğuna üzülüp notalara döken hüzünlü şempanzeler (bkz: peruvian skies), ırak'ta amerikan ordusu tarafından öldürülen binlerce vanessa olabileceğini umursamadan ırak savaşı'nı destekleyen umarsız timsahlar...

    dünyanın en şebek, en iplemez adamı imajının üstüne ölen annesine dinlemeye doyulmayan bir destan yazan davulcuları mike portnoy, "bak james bunu yeni yaptık" dedikçe kanada'dan kalkıp gelen vokalleri james labrie, boyundan büyük basıyla sonradan amerikan çekik gözlü john myung, podyumdan inip konsere yetişmiş görünümüyle jordan rudess, hisleri varsa eğer gitarların, dünyanın en şanslı gitarlarıyla düşüp kalkan john petrucci...

    the glass prison'da depresif ve mahpus, pull me under'da dibe vurmadan çıkış olmayacağına inanacak kadar fight clubber, onca albüm çalışması ve konsere rağmen nerdeyse hepsi yan projelerde çalacak kadar hiperaktif...

    iki yıl discmaninde sadece dream theater albümleri çevirmiş, her kış başı köşesine çekilecek kadar depresif, bir gülücüğe kilometreler gidecek kadar aptal biri olarak diyorum ki; bu adamlar ne aşkın, ne öfkenin, ne acının müziğini yapar, ne de bir tarzı temsil misyonunu taşır. bu adamlar, hayatın müziğini yapar.

    sadece yalnızken tom waits ister canım ve mutsuzken jeff buckley, depresif günlerimin karelerini geçirirken kafamdan theater of tragedy, masal dinlemeyi özlediğim zamanlarda therion...

    bu kendi canını yakan yanında başkalarının canını yakana söyleyecek kadar sözü olan, katalogda gördüğü bir modele aşık olacak denli yalnız, anlamsız hüzünlere boğulan(bkz: kevin moore), yersiz öfkelenen ve tüm bunlarla oldukça "insan" kokan, tınlayan, bencil herifleriyse nefes aldığım her an dinleyebilirim.

    caught in a web'i bir çift el gibi boğazımı sıkan kravatımın, işyerimdeki mahkumiyetimin, the glass prison'u herkesten kaçıp kendimi aradığım odamın, space dye vest'i kimbilir kaçıncısına sersemce daldığım platonik aşklarımın, as i am'i yersiz özgüvenimin, panic attack'i korkularımın, voices'ı kendi başıma kaldığım her an durmak bilmeyerek uğuldayan beynimin, scenes from a memory'i görmeye can attığım ve her seferinde iyi de olsa korkuyla uyandığım rüyalarımın fon müziği yapabilirim. duyulası değildir bu piçler; işlenesidir, dinlenesidir.

    insanlık, barış, sınırlar kalksın diye takındığım modern yüzümün altındaki yurt deyince dolan gözlerim, kürt denince ürperen tüylerim, ilkel ve bencil yanımdır bu adamlar. insani koordinatlarımın kuzeybatısıdır; karmaşanın, çelişkinin ta kendisidir!
  • progressive metal denince akla ilk gelen iki gruptan biri. (digeri queensryche) . gitaristleri virtioz, çok dinleyince bayabilir ayriyetten $arkilarin notasal yapilari a$mi$ oldugu icin kulaktan falan cikarilmasi cok zordur.
  • cahilin biri de images and words albümündeki kevin moore'un klavye tonunu itici bulmuş. yazının devamını ise tahmin ettiğiniz gibi okumadım.

    (bkz: başka sözüm yok hakim bey)
  • - lan olm, vokali gidecekti lan; ne davulu?...
  • dream theater uyeleri berklee college of music'i bitirmemi$, ikinci senelerinde okulu birakmi$lardir. dolayisiyla orda hocalik yapma gibi bir durumlari yoktur. fanlarinin grubu ele$tirenlerin muzikten "zerre kadar" anlamadigini soyleyecek kadar kendinden gecmi$ olmasi da uzucu. asil ele$tirdigim nokta caz egitimi alip metal yapmalari degil, sadece ulkemizde bile bir yigin agzimiz acik izledigimiz hayvan adam varken muzisyenliklerinin gereginden fazla abartilip dunyanin en iyi muzisyenleri olduklari gibi tamamiyle kanitlanamayacak bir ki$isel goru$un sik sik belirtilmesi, muziklerinde genel kaninin aksine caza dair fazla da bir$ey bulunmamasi ve (buyuk ihtimal ticari kaygilarla) diyatonik armonizasyonun "cogu zaman" otesine gecmemeleriydi. ha diyebilirsiniz ki "caz etkisinin olmasi gerekli mi, ne kari$tiriyosun i$i otur pa$a pa$a dinle?". ele$tirilerimi ki$isel goru$ten ziyade tamamiyle evrensel teknik bazda yaptigimi hatirlatmak isterim. bu kapasitedeki adamlardan daha fazlasini beklerim ben, sepultura modeli $arkilar degil (benzetme yaptim, hangi $arkisi sepultura'ya benzior diye tarti$ma cikmasin). bunun haricinde bir yigin kulaga ho$ gelen $arkisi da vardir grubun. tabi bu i$in zevke kalmi$ yanidir.

    neyse..

    john petrucci tabii ki "teknik olarak" eski rock gitaristlerinden daha iyidir. cunku virtuozluk kriteri gun gectikce yukselmektedir. zaman farkindan dolayi bu gitaristleri kiyaslamak yanli$tir. jimi hendrix gibi bir efsaneyi $imdiki kriterlerle yargilayip "kalas" diye nitelendirmek yapilabilecek en buyuk yanli$lardan biridir. cunku piyasaya ciktigi zamanlarda buyuk yenilikler getirmi$, petrucci dahil olmak uzere kendisinden sonraki butun gitaristlerin de onunu acmi$tir. her$eye ragmen kendisi ortalama metal gitaristinin uzerinde bir gitaristtir. az cok kendi tarzi da oldugu icin takdire $ayandir. ama kendim de gitarla ilgili biri olarak $unu da soyleyebilirim ki ayni kulvarda ko$tugu adamlardan kendisinden kat kat daha yetenekli, daha bilgili, daha hizli, daha kasli, daha guclu olanlari da vardir. tabii bu i$in teknik kismi. melodilerini deli gibi seven ki$ilerin onu "en iyi gitarist" diye tanimlamasi saygiyla kar$ilanabilir ama bu du$uncelerini teknik kriterleri baz alarak birilerine kanitlamalari imkansizdir.

    sonuc olarak dream theater'dan daha iyileri, daha bilgilileri elbette vardir, olacaktir da. oturup saatlerce armoni, teknik cali$tiktan sonra onlardan daha "komplike", daha zor muzik yapmak da son derece kolaydir. sonucta muzik yari$ degildir. daha komplike muzik daha iyidir diye bir$ey de yoktur. sonucta istedikleri muzigi yaparlar, istedikleri olcude muzikal bilgilerini kullanirlar. bu tamamiyle onlarin secimidir. begenen dinler, begenmeyen dinlemez.
  • şu son davulcu seçmelerinden sonra aklıma bir nokta daha takılan grup:

    abi bir de millet bir tuşe mevzuu tutturmuş gidiyor. yok dt sounduna etkisi çok fazlaymış. yok portnoy'daki tuşe kimse yokmuş falan. yok onun yerine gelen kim olursa olsun portnoy'u aratırmış fişmekan. yani bu kadar yıldır davulcuları (ekrandan olsun canlı olsun) dikkatle izliyor olmasam ben bile inanıcam.
    arkadaşlar, portnoy iyi tuşeli olmakla beraber öyle hayvani tuşesi olan bir davulcu da değildi. trigger denen bir nane var, kick'e şöyle hafifçe dokunmanızı gök gürültüsüne dönüştürebilen (örnek 1, örnek 2, örnek 3, örnek 4) bir alet, belki duymuşsunuzdur, he mi? kendisi de bu aletin nimetlerinden dt albümlerinde neredeyse sürekli yararlandığını muhtelif röportajlarında dile getirmişti. olay bu kadar açık ve netken insanların kulaktan dolma bilgilere hala bu kadar körcesine saplanıp kalmasına inanamıyorum. yani "portnoy'un ayrılığından sonra bir grup liderinin eksikliği hissedilecek" diyin, "fan club işleriyle ilgilenecek biri lazım olacak" diyin, "şarkı yazım süreci değişecek" diyin, hepsi başım üzerine. ama ne olur artık davul tekniği demeyin, paradiddle demeyin, tuşe demeyin, groove demeyin, bunların tümünü portnoy'dan iyi yapabilecek zibil gibi adam var. "portnoy'dan başka hangi davulcu gelse ağzım açık izleyemem" de demeyin, hiçbiriniz müneccim değilsiniz, vallahi komik duruma düşüyorsunuz.
  • çekilen belgeseli samimiyetsizlik abidesi olarak görenleri anlıyorum ama, denemeleri "aga bunnar önceden kurgulanmıştı, zaten mangini'yi alacaklardı" sığlığında değerlendirmeyi anlamıyorum. mahir kaynak'la birlikte hayatımıza giren ottan boktan komplo teorisi üretme hadisesi davulcu seçmelerine kadar girdi ya, öeh lan. adım gibi biliyorum, aha şurda minnemann deyu ağlayan bi ton insan daha evvel kendisinin varlığından haberdar değildi, marco'yu da bir kere bile dinlememişti. orda virgil donati gibi bir allah eleniyor, ki bunun gerekçesi de "portnoy'un partisyonlarının aynen çalınmasını istiyoruz" şeklinde özetleniyor, siz hala "minneman çok sempatikti ondan seçilmedi, hebisi kurguydu, aga zaten donati felan da çalamadı" deyu konuşuyor da konuşuyorsunuz. o çok eleştirdiğiniz belgeseli nerenizle izlediniz anlamadım ki arkadaş. bence bi daha izleyin bi. hatta izlemeyin bile. donati'nin olduğu yerde, "en" donati'dır arkadaş. o 7 kişilik listede donati'nin peşinden gelebilecek tek adam da thomas lang'dir, donati'nin kulu ve elçisidir. geri kalanları da peter wildoer hariç teknik olarak birbirlerine çok yakın adamlardır. belki yaratıcılık olarak marco biraz daha öne çıkabilir, o hususa bir şey diyemem. ama mangini mi marco mu dendiği zaman, arada dağlar kadar bir fark göremiyorum ben. ben de mangini'nin olmasını istemiyordum ama, hele adam bi stüdyoya girsin, yeni albüm kayıtlarında neler yapabileceğini bi göstersin, biz de bi dinleyelim di mi, ona göre değerlendirelim.

    portnoy ayrıldığı zaman da söylemiştim. dream theater'ın bugün geldiği nokta portnoy'un eseri değildir diye. ben hep petrucci'den kaynaklı birtakım hadiseler yaşandığını zannediyordum ki, meğer asıl sorun jordan rudess'mış. zira dt'deki müzikal değişimleri ısrarla portnoy'a bağlayıp bu şekilde yorum yapanlar neden rudess'ın dt'ye girişinden sonraki keskin dönüşümü göremiyorlar bilemiyorum. adam resmen grubun ağır abisi olmuş lan. o kadar kas yapan, eşşek gibi şişip squat'a 180'le giren petrucci'nin kafasına vur ekmeğini al. olacak iş değil. sen tut grubun kurucu üyesi, milletin tapındığı hayvani bir gitarist ol, hepi topu 10 sene evvel gruba katılmış bir kelin ardından kelam eder duruma düş. 2011 yılında çıkacak albümün son yıllardakilerden çok da farklı olacağını düşünmüyorum şahsen. ondan sonraki albümün durumu da tamamen petrucci'nin ellerinde kanımca.

    ya bak ben kurtuluşun reçetesini buraya yazıyorum;

    rudess denen götleği gruptan gönderin. yerine derek'i mi alıyonuz, artis kevin moore'u mu getiriyosunuz yoksa farklı bir klavyeci mi sıçıyorsunuz orası size kalmış. portnoy'u gruba yeniden çağırıyonuz. matt barlow da hazır iced earth'ten ayrılmışken labrie'nin yerine de onu getiriyorsunuz. ha gene müzikal olarak bir şeyler düzelmezse de batsın bu dünya. orhan gencebay'ı gitarist murat boz'u solist yapın. ne bileyim amına koyim.