şükela:  tümü | bugün
  • herşey çaya batırılan bir parça madlen çikolata ile başlar. ortaya çıkan tat ve koku beraberinde binlerce hatıra getirir. hatırlama başlar ve marcel duyularıyla emdiği tüm duyumlarını yavaşça dökmeye başlar. herşey çok hissiyattan, çok yoğundur.
  • "...tıpkı japonların, suyla dolu porselen bir kaseye attıkları silik kağıt parçacıklarının, suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki, hem m. swann'ın bahçesindeki bütün çiçekler, viyonne nehrinin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün combray ve civarı şekillenip hacim kazandı, bahçeleriyle bütün kent çay fincanımdan dışarı fırladı." (yky, arka kapak)
  • başını sonunu bulmakta zorlandığınız hayvan uzun cümleler barındıran bir proust romanıdır. ingilizce versiyonundan "bir cümle"lik bir alıntı buyrun:

    "but i had seen first one and then another of the rooms in which i had slept during my life, and in the end i would revisit them all in the long course of my waking dream: rooms in winter, where on going to bed i would at once bury my head in a nest, built up out of the most diverse materials, the corner of my pillow, the top of my blankets, a piece of shawl, the edge of my bed, and a copy of an evening paper, all of which things i would contrive, with the infinite patience of birds building their nests, to cement into one whole, rooms where, in a keen frost, i would feel the satisfaction of being shut in from the other world (like the sea-swallow which builds at the end of a dark tunnel and is kept warm by the surrounding earth), and where, the fire keeping in all night, i would sleep wrapped up, as it were, in a great cloak of snug and savory air, shot with the glow of the logs which would break out again in flame: in a sort of alcove without walls, a cave of warmth dug out of the heart of the room itself, a zone of heat whose boundaries were constantly shifting and altering in temperature as gusts of air ran across them to strike freshly upon my face, from the corners of the room, or from parts near the window or far from the fire-place which had therefore remained cold - or rooms in summer, where i would delight to feel myself a part of the warm evening, where the moonlight striking upon the half-opened shutters would throw down to the foot of my bed its enchanted ladder; where i would fall asleep, as it might be in the open air, like a titmouse which the breeze keeps poised in the focus of a sunbeam - or sometimes the louis xvi room, so cheerful that i could never feel really unhappy, even on my first night in it: that room where the slender columns which lightly supported its ceiling would part, ever so gracefully, to indicate where the bed was and to keep it seperate; sometimes again that little room with the high ceiling, hollowed in the form of a pyramid out of two seperate storeys, and partly walled with mahogany, in which from the first moment my mind was drugged by the unfamiliar scent of flowering grasses, convinced of the hostility of the violet curtains and of the insolent indifference of a clock that chattered on at the top of its voice as though i were not there; while a strange and pitiless mirror with square feet, which stood across one corner of the room, cleared for itself a site i had not looked to find tenanted in the quiet surroundings of my normal field of vision: that room in which my mind, forcing itself for hours on end to leave its moorings, to elongate itself upwards so as to take on the exact shape of the room, and to reach to the summit of that montrous funnel, had passed so many anxious nights while my body lay stretched out in bed, my eyes staring upwards, my ears straining, my nostirls sniffing uneasily, and my heart beating; until custom had changed the color of the curtains, made the clock keep quiet, brought an expression of pity to the cruel, slanting face of the glass, disguised or even completely dispelled the scent of flowering grasses, and distinctly reduced the apparent loftiness of the ceiling."

    scott moncrieffi alnından öpüyorum, böyle cümleler içeren bi kitabı bıkıp usanmadan çevirdiği için.

    not: bu copy yollu bir alıntı değildir, el emeği göz nurudur. evet hiç işim yoktu.
  • proust'a duyduğum saygı ve hayranlıktan fazlasını roza hakmen'e duymamı sağlamış olan kitaptır ve atlantisten gelen zekiye dahil birçok bilirkişi serinin* ilk kitabı olarak okunmasını tavsiye eder.
  • "...kendimizi daima ruhumuz tarafından kuşatılmış hissetsek de bizi çevreleyen bu ruh, sabit bir hapishane değildir; daha ziyade ruhumuzu aşmak, dışarıya ulaşmak için sürekli hamleler yaparak, onunla birlikte, bir hayal kırıklığı içinde sürüklenir, etrafımızda hep, dışarıdan bir yankı değil de, içimizdeki bir titreşimin çınlaması olan ve hiç değişmeyen bir tını işitir gibiyizdir. nesnelerde, ruhumuzun onlara aksettirdiği, kendilerine değer kazandıran yansımayı bulmaya çalışırız; doğal ortamlarında, nesneleri zihnimizde bir takım fikirlerle yan yana bulunmalarına borçlu oldukları büyüden yoksun bulunca, hayal kırıklığına uğrarız; bazen bu ruhun bütün gücünü, dışımızda olduklarını, kendilerine asla ulaşamayacağımızı açıkça sezdiğimiz insanları etkilemek üzere, beceri ve ihtişama dönüştürürüz. işte bu yüzden, sevdiğim kadını daima, o sıralarda görmeyi en çok arzuladığım yerlerle çevrelenmiş olarak hayal etmemin, bu yerleri bana onun gezdirmesini, bilinmeyen bir dünyanın kapılarını bana onun açmasını istememin sebebi, basit ve zihinsel bir çağrışım değildi; yolculuk ve aşk hayallerim, tek bir kuvvet halinde fışkıran ve yönü değişmeyen yaşama gücümün- bugün, sedefli ve görünürde kıpırtısız bir fıskiyeden, değişik yüksekliklerde kesitler alır gibi, yapay olarak ayırdığım- farklı anlarından başka bir şey değildiler aslında..."
  • proust'un hatırlama üzerine kafa patlattığı, yine kayıp ve geçmiş zamanın izinde, sinestezik çağrışımların ön plana çıktığı ; bellek, hafıza, bergson cu zaman, aşk, roman ve romancı, yazar ve ontolojik problemleri, eşya tasviri gibi konularda altı çizilesi aforizmalarının olduğu eseri.

    her şey yumuşasın diye içine bir parça madlen attığı çayı ağzına götürmesiyle başlar ve onun deyişiyle, bütün kent( combray) fincanından dışarı fırlar. etkileyiciliği yüksek, proust'u neden büyük bir romancı olarak kabul eden tanpınarve orhan pamuk u anlamamızı sağlayan bilgeliklerden bazıları şunlardır:

    " benliğimin derinliklerinde böyle çırpınan şey, bu tada bağlı olan, onun peşinden bana gelmeye çalışan bir görüntü, görsel bir hatıra olmalı"...

    "insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha uzun bir süre, ruhlar gibi, diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, neredeyse elle tutulmayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden, hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler. "

    " bu hatıra, özdeş bir ânın çekiminin, ta uzaklardan gelip benliğimin derinliklerinde kışkırttığı, coşturduğu, deştiği o geçmişteki an, bilincimin aydınlık yüzeyine ulaşacak mı?"

    " kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlığın, bir hayvanın, bitkinin veya cansız nesnenin içinde tutsak olduğu yolundaki kelt inancını çok makul bulurum; bu ruhları gerçekten de kaybetmişizdir, ta ki, birçokları için hiç yaşanmayan bir gün, ruhun hapsolduğu ağacın yanından geçinceye, ruhu barındıran nesneyi tesadüfen ele geçirinceye kadar. o zaman ruh irkilip, ürperir, bizi çağırır ve onu tanıdığımız anda, büyü bozulur. bizim tarafımızdan kurtarılan ruh ölümü yener ve bizimle birlikte yaşamaya başlar tekrar"

    geçmişimiz için de aynı şey geçerlidir. geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. geçmiş, zihnin hakimiyet alanının, kabvrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin( bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır"
    " ama bunlardan hatırlayacaklarımı bana sadece iradi hafıza, zihinsel hafıza sağlayacağı içinve onun geçmişe ait bilgileri, geçmişten hiçbir şey barındırmadığı için..." ( proust'a göre iradi ve saf hatırlama vardır. )

    "bu iki yaldızlı işaretin arasında kalan küçücük mavi yay parçasına altmış dakikanın sığmasına inanamazdım."

    " bir notayı uzatarak çevresindeki yalnızlığı keşfediyordu."..." sanki daha hızlı geçsin diye uğraştığı ânı temelli dondurmuş oluyordu"

    " ben de herkes gibi başkalarının zihnini, sunulan şeylere belirli bir tepki göstermekten aciz, edilgen ve uysal bir hazne zannediyordum"

    " romancının buluşu, ruhun nüfuz edemediği bölümlerin yerine, eşit miktarda manevi, yani ruhumuzun özümleyebileceği unsur koymaktı. "

    "..." ben yazarın sözlerine her biri birer vahiymişçesine inandığımdan..." ..." genel fikirler müzemizde " büyük yetenek" diye adlandırılan tipi, yeni bir yazarın kendisine has çehresinde tanımamız çok uzun sürer. tam da bu nedenle, bu çehre yeni olduğu için, yetenek dediğimiz şeye tam anlamıyla benzetemeyiz. " edebiyata kabiliyetimin olmaması, ünlü bir yazar olma hayalimden temelli vazgeçmek zorunda oluşum, bana eskisinden de acıklı gelmeye başladı..."şüphesiz bu türden izlenimler,günün birinde yazar ve şair olma yolundaki, kaybetmiş olduğum umudu bana tekrar kazandırramazdı, çünkü bu izlenimler daima entelektüel değerden yoksun, soyut bir gerçekle bağlantısı olmayan, belirli bir nesneyle ilintilidirler. "..." ne zaman büyük bir edebi esere uygun düşebilecek felsefi bir konu arasam yaşadığım sıkıntıyı, çaresizlik duygusunu unutturuyorlardı. "

    " çünkü insanın adlandırdığı şeylere inandığı yaşlardaydık henüz"

    " yaz mevsimindeki yağışlı hava, temeldeki sabit, güzel havanın geçici, yüzeysel bir kaprisinden ibarettir."

    "melodram estetiğinin hayattaki tek temeli sadizmdir."

    " bir insanın bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar. bir erkeği sadece fiziksel görünümüne bakarak değerlendirdiklerini iddia eden kadınlar bile, bu görünümde özel bir yaşayışın yansımasını bulurlar."..." gerçekten bilebildiğimiz tutkular, başkalarının tutkularıdır ancak; kendi tutkularımız hakkında bilebildiklerimizi ise, başkalarından öğrenmişizdir.tutkularımız bizi, dolaylı yoldan, ilk dürtülerimizin yerine daha münasip başka dürtüler koyan hayal gücü aracılığıyla etkilerler. "

    " hayat yüce tanrının asla iki kere bağışlamadığı tek nimettir."

    " bazen bir kadına aşık olmamız için, bize bir aşağılamayla bakması, ona asla sahip olamayacağımızı düşünmemiz yeterli olursa, bazen de ona sahip olabileceğimizi düşünmemiz ona aşık olmamıza yeter. "

    " tırnak içine almak zorunda kalmadan yargılarını ifade etmeyi, bir yandan gülünç olduklarını ileri sürdüğü meşguliyetlere , öte yandan kılı kırk yaran br nezaketle kendini hasretmekten vazgeçmeyi, hangi hayata saklıyordu?"

    bunlar gibi daha birçok kült cümleyle doludur kitap.proust'un romancılığı yanında roza hakmen'in çevirisi de takdire şayandır. nedense kitabı okurken sıkıcı sanatsal fransız filmi seyredermişcesine estetik vehmler sarar etrafını, tıpkı bir tanpınar ya da o.pamuk romanında hisseder insan kendini...eşyayı ve ruhu tasvirde orhan pamuk'un proust ve tanpınar'dan etkilendiğine bir kez daha müşahade edersiniz velev ki mezkur üç yazarda da aynı biçem endişesi ve sanat vehmi denilen , varoluşsal endişeler de varken...

    swann'ların tarafından bir kahramanın cümlesiyle özetlemek gerekirse:

    " apollon şahidimdir üstadım, olimpos un nektarıyla yarışabilecek hazlar yaşayacaksın" (bloch)
  • müthis betimlemelerle dolu olan saheser.
    " tipki arzuladiklari bir sehri gözleriyle görmek icin seyahate cikan ve hayalin büyüsünü gerceklikte tadabileceklerini zanneden insanlar gibi,..."
    kelimeler gözlerinizden, dudaklarinizdan, zihninizden gecerek tüm benliginizde bir yolculuga cikiyor. yumusacik yastiklar üzerinde , ipeklere sarilmis sözcükler hic ayrilmak istenmeyecek bir yerlere götürüyor sizi...
    okumak kelimesi az kalan kitap.bide devami var bunun.herhalde 7 cilt bittiginde insan sarhos oluyordur...
  • "...insanlarla o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze, bir şiirsellikle harmalanır ve hayatımızı, kendisinin az çok yakınımızda bulunacağı heyecan dolu bir akış haline getirir."