şükela:  tümü | bugün
  • eger buna bir insan yada başka bir canlı ve hatta cansız birşey kapılırsa hiç iyi olmaz hemde hiç
    (bkz: kotu olum şekilleri)
  • geminin arkasinda biraktigi kopuk ve kabarciklardan te$kil iz.
    dumensuyu'nun dogru hali.
  • denizci olarak ilk gunlerini yasayan caylak askere hos geldin geyigi olarak baston bize dumen suyu getir denilerek eglence malzemesi olunasi bir su dur.
  • dümen suyu. dümeni preste sıkıp suyunu... neyse, akşam akşam rezillik yapmayalım. hava ve deniz araçlarında, gidiş istikametinin tersi yönde oluşan hava veya su akımına dümen suyu denir. dümen suyu sınırında ters istikamette olan bu akım, merkeze yaklaştıkça gidiş istikametine alaboralanır. denizde, büyük gemilerin dümen suyuna küçük tekne ile girerseniz ayvayı yersiniz. ha keza bir uçağın dümen suyuna girerseniz de çok şahane helezonlar çizerek türbülanstan düşersiniz. mantık olarak adı dümen suyu olsa da, uçakların bu suyuna ütü suyu denir. şaka, denmez. hava konisi falan denir sanırsam.

    dümen suyunun ingilazcası da sillagedır.
  • "iktidarın dümen suyu" dümen sularının en hayırlı olanıdır.
  • özellikle dökmeci gemilerde güzel havalarda çay saatlerinde tercih edilen, manzarası ve sesi güzel kıç taraf diye tabir edilen gemi bölgesinden görünen dalga köpürmeleri ve kırılmaları.
  • "bütün devrelerin birbirine girdiği bir dünya zamanıydı, viraneydi zahir. bizi ilmek ilmek sökmüşlerdi, hiçbir şey söktükleri yerde değildi.

    burası yeni bir yer...her şey dingin ve her şey huzurlu olacak burada, dediydin. öyle oldu. bugün, çünkü, sebzeli makarna yaptım. her şey dingindi. bugün o sebzeli makarnayı yedim. her şey sessizdi. sardunyalara ve mor şebboylara su verdim, çiçeklerle aramda yeni bir dil geliştirdim bugün. ama "şimdi" bugünün anlatılmaz olduğunu biliyorum. dinginlik, ne yazık ki takatsız bir şeydir. hafızanın duvarlarında tutunamayacak kadar mecalsiz bir şey. bugün değil, sonra, belki çok sonra o duvarlarda silik bir iz, kim bilir, kalır?

    her şeyin dindiği, bir iki kekeme ruh kabarcığından başka, dümdüz kalakaldığı, kıpırtısız, çarşaf gibi bir dinginliğin içine vakumladım kendimi. burada, kırklar'da...

    nerede o başı dağlı, aşkı leyla? dibe, içimin en dibine yatırdığım, uyuttuğum kartal kanatlı?

    sana gelmek için doğruldum ama olmuyor. ben bu nezaketle ve boynumda yaralı iki salyangozla ancak durabiliyorum. bölük pörçük bir cümle hatırlıyorum ama hatırladığım da hatırlamak olmayabilir!

    inceliğim, dal gibiliğim, ellerim...insanın hayatla kurduğu ilişki en çok ellerinden okunurmuş. ellerimden okunuyor: sakin, zarif, yavaş, kuru. usul usul saça, yaprağa, suya, kapıya değiyor. usulca günü geceye, geceyi güne çeviriyor. ellerim, hayata karşı yeni bir merhamet.

    peki ya o dağlı, o leyla?

    kar kıvamı, yanış, yakış, dönüş, düşüş tasarımı?

    aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza; dünyada bulunmanın bahaneleri, dünyada bulunmanın halleridir. işte bunlar üstüne düşünüyorum, kaç zamandır, burada, bu dingin bahçede, bu sessiz odalarda. sana gelmek için ağrımı uyandırmaya çalıştım ama olmuyor: mayalanmış o, mantarlanmış, beni bilmiyor. çok zamandır bunlar: sessiz ayaklarım, sessiz konuşmalarım, sessizlikten neredeyse unuttuğum nefeslerim, iççekişlerim. ellerim, çiçekler, bahçe. burada, kırklar'da, bu sakinlikte.

    sardunyaların, mor şebboyların suyunu vermek için bahçeye çıkıyorum, dilimde sabahtan beri dolanan bir şarkının sözleri: " as ı sat sadly by her side. as ı sat sadly by her side... at the window through the glass."*

    dışarıda, önce mütavazı bahçe, sonra bakırcılar bedestenine inen caddenin yaz sessizliği. yalnızca, çok uzaktan da olsa, bedestenin incecik gürültüsü. yazın kavruk baharatlı kokusuna karışarak süzülen tozlu ince gürültüsü. önce caddenin sessizliğini sonra yaz günlerinin ılık genişliğini taşıyarak bahçeye geliyor...

    "en çok seni sevdim." diyerek suladım saksıların her birini. ipeğe dokunur gibi incecik bir duyguyla. durmanın, oturmanın, yavaş ilerleyen bir zamanın içinden biraz sert bir rüzgar esse sanki kırılıverecek, dağılıp dökülecekmiş duygusuyla.

    küçük, sallanan biz şezlong, demirişi nakışlı büyük yuvarlak bir masa ve üstündeki eski beyaz bir mermer, etrafında yine aynı nakışlı demirişi sandalyaler. yıllardır kullanılmamaktan paslı, dikenli. alttan, yan bahçeden terasa dek uzamış ve terasın arka yüzünü neredeyse tamamen kaplamış bir sarmaşık gül ağacı. kendi haline bırakılmış, budanmamaktan kâh alıp başını gitmiş, kâh kalıvermiş. gövdesinin bazı dallarını unutmuş, kurumuş.. bazı dalları arsızca sarmış etrafını. üstünde pıtrak gibi açan beyaz katmer güller... burası kapalı bir yer: güllerin üstüne bu yağmur nereden yağıyor?

    her şey, ama her şey yazın sıcak, ılık, hiç bitmeyecekmiş gibi duran beyaz çarşafına uzanmış, yatmış, uykulu, mahmur, mırıltılı...

    unutmakla unutmamak arasında gerili o sırat köprüsünden geçiyordum. karşımda iki eşek: " sen yana ben yana." duruyor. "ikimizin resmini çıkartmışlar yan yana". hey doktor! ruhumdaki kadim yırtık hâlâ yerinde mi? karanlık ve içerlek bir cümbüş o , doktor! dik onu doktor! hey,"

    *https://www.youtube.com/watch?v=__mojsylgnc
  • haydar dümenin suyu değildir.