şükela:  tümü | bugün
  • edebiyatın en genel anlamında nasıl tanımlanabileceği sorunu belirli bir tarihsel dönemin sorunsallaştırdığı konu olmasının yanı sıra (özellikle goethe sonrası) edebiyatın gerek sözsel gerek yazı' ya ait kendi tarihi gereği de neredeyse insanlığın tarihi kadar eski bir inceleme alanını beraberinde getirir. edebiyat' ı okuyucunun edebiyat olarak düşündüğü şey olarak tanımlamak bazı sakıncaları beraberinde getirse de, böylesi bir tanım düşüncenin katı kuralları, sınırlayıcılıkları ve ideolojilerin kapalılıkları karşısında rahatlatıcı olacaktır. böyle bir tanımın getireceği sıkıntıların da en çok tüketim ekonomisinden, modern dünyanın işleyiş ilkelerinden geldiği uzundur bilinmektedir.

    buradan asıl konuya dünya edebiyatı' nı neliğine geçecek olursak, bu alanın çok daha fazla sorunlar içerdiğini görüyoruz. ilk olarak dünya edebiyatı kavramında kilit rolü üstlenen dehayla başlamak gerekiyor: goethe...

    goethe ve eckermann' ın yakın (usta-çırak) ilişkisi goethe ve eckermann ilgilileri tarafından iyi bilinmektedir. 1827' in ocak ayında goethe henüz daha on yedi yaşındaki eckermann' a "weltliteratur" kavramını fısıldar. ve kavram daha sonra eckermann' ın ustası ile ilişkisine yer verdiği bir kitabında duyurulur. (1835, gesprache mit goethe in den letzten jahren seines lebens) goethe için dünya edebiyatı "farklı kültürlerin insanların arasındaki düşünce alışverişi ve ulusların entellektüel hazinelerini değişim için getirdikleri bir edebi alandır."

    david damrosch "what is world literature?" adlı kitabında dünya edebiyatı' nı kendi kültürlerinin dışında da (özgün dilde ya da çeviri yoluyla) dolaşımda olan edebi eserlerin toplamı olarak görür. gene aynı yazar üzerinden devam edersek, yazar dünya edebiyatı' nın olabilirliğinin yadsındığı görüşlere de yer verir. dünya edebiyatı, goethe için bile genel olarak yunan, roma edebiyatı ile ilgili, en genel anlamında batı uygarlığı ile ilgilidir. gooethe her ne kadar yaşamı içerisinde doğu' yu merakla inceliyor ve önem veriyorsa da temel eserlerin, referans noktalarının batı olması gerektiği üzerinde ısrarla duruyordu. diyordu ki:

    "roma ve yunan edebiyatı bizim için temeldir. onlara verdiğimiz değeri çin, sırp edebiyatlarına veremeyiz."

    kısacası edebiyat teorisinde de sıkça kullanılan (center-periphery) merkez ve kenar ya da çevre ikilisi genel olarak eleştirinin yoğunlaştığı alandır. belirli bir uygarlığın, kültürün ve coğrafyanın sınırları içerisinde algılanan ve o merkez üzerinde dönen bir yapının dünya edebiyatı olarak adlandırılması olanaklı değildir, ve böyle olarak goethe' nin de iyi niyetle tasarladığı bir ortak değişim alanı sözkonusu edilemez. claudio guillen kim böyle bir şeyi düşünebilir ki der ve ekler : "dünya edebiyatı... bütün ulusal edebiyatların toplamı: kaba bir düşünce, pratik olarak karşılığı olmayan bir düşünce, olağan bir okuyucu için değil ama ancak trilyoner bir arşivci için bir anlamı olabilir. en düşüncesiz editör bile böylesi bir şeye girişmedi."

    bu eleştiri haklı gibi görünse de tümel olanın kavranışı karşısında yetersizdir ve eleştiri oradan sökün eder. bir hayvan tür olarak kavranır çokluğuna rağmen, örneğin bir sivrisinek' ten milyonlarca vardır ama sivrisinek kavramı milyonlarcayı birlik altında kapsar ve "edebiyat" da böylesi bir tümeldir. dünya edebiyatı ise ulusal edebiyatların toplamı olmaktan çok ortak alana giren ve ortak alanda kalabilen eserlerin kapsandığı bir düzlemde iş görür. dünya edebiyatı denince ilk akla gelen alan da karşılaştırmalı edebiyat' tır. dünya edebiyatı için tartışılanların neredeyse tümü karşılaştırmalı edebiyatın alanına girer. edebiyat eleştirisi bu alanda şeyler-metinler-kültürler arasılık üzerinden şekillenir.

    karşılaştırmalı edebiyat içerisinde kalarak ilerlersek, bir çin edebiyatı uzmanı ingiliz profesör için bir t' ang dynasty poem çok derin anlamlar ve karşılıklar bulabilir. fakat böylesi bir çalışmanın dünya edebiyatı içerisindeki dolaşımında sıradan bir okuyucuda nasıl bir karşılık bulacağı tartışmanın merkezini oluşturur. böylesi çalışmalar ve eserler genel olarak yerel değerlerin ve bakışın eseri istilasıyla sonuçlanır. ayrıca en dikkatli ve özenli edebiyat eleştirileri bile batı pratiği üzerinden şekillenmektedir. sorunların ne kadar derin olduğunu görebiliyoruz, daha ayrıntıya bile girmemişken. gene de bazı uzmanlar, northrop frye gibi, kültürler arasında dolaşımda olan eserlerin arketipler içerdiğine, bu arketiplerin de edebiyat için evrensel bir anlama yetisini sağladıklarına inanırlar. bunlara son zamanlarda etiemble de katılmış ve arketipler yerine sabitler, değişmeyenler(invariants) kavramını kullanmıştır. son zamanlar böylesi değişmezlerin belirlenmesi karşısında yoğun tartışmalar sürüp gitmekte ve uzlaşma sağlanamamaktadır. teorik olarak doğan olanak eylemde sürdürülebilirliğini kazanamamakta, bir söylem diğer söylemi dışlamaktadır.

    dünya edebiyatı ve karşılaştırmaları edebiyat derin sorunlarına rağmen varlığını ve önemini giderek arttırmaktadır. özellikle küreselleşmenin giderek etkisini arttırması bunda önemli etkendir. bir eserin dünya edebiyatına girebilmesi için iki temel aşama vardır: eserin edebiyat olarak okunması ve kendi kültüründen daha geniş bir alana(dünyaya) yayılması, orada dolaşıma girmesi: ortak alanda! genel olarak, başyapıtlar dışında, bir çok eserin ortak alana girdiği ve çıktığı gözlemlenmiştir. bu kaymalara sıkça rastlanır. kültürel değişim ve dinamikler bu kaymalarda önemli rol oynar.

    edebiyat eserinin dünyadaki dolaşım serüvenini çözümleyebilmek için varlıkbilimsel bir yaklaşımdan çok görüngübilimsel (fenomenolojik bir yaklaşım) sergilemek önem kazanmaktadır. eser kendi kültüründe bulduğu karşılıktan çok farklı karşılıklar bulmaktadır ortak alanın alt alanları içerisinde. bir düşünürün de dediği gibi en başta çeviri bir kültür aşılamasıdır. /translation is transculturacion./ çevirmen kendi düşünsel, kültürel malzemesini kullanarak eseri farklılaştırmaktadır. çeviri en genel anlamda dünya edebiyatının sahne aldığı yerdir. özellikle merkez ve çevre kavramları yüzünden daha da ayrıcalık kazanmıştır çeviri. goethe bile kendi eserlerini yabancı dillerde okurken onların başka bir hale büründüğünü, ayrıcalıklı bir tinsellik ve dinamizm kazandığını not etmiş ve bu yüzden kendi eserlerini başka dillerde okumaktan daha fazla haz aldığını belirtmiştir. kısacası bağlamın çevrilen dile bağımlı olarak değişim geçirdiği, sıkça manipüle edildiği fazlasıyla iddia edilmiştir. (bunda da haklılık payı olduğu inkar edilemez.) sıkça şu örnek verilir: bei dao' nun ingilizcedeki durumu çincedeki orjinal durumundan çok ayrıdır.

    şiirin ve düzmetinin çeviri açısından durumları hayli farklıdır. şiir' in anlam boyutundaki kesikliliği, yer yer anlamsızlığı ve mantıksal değişkenlere kaygısız kalışı daha çok anlam üzerinden ve mantıksal değişkenler üzerinden şekillenen çevirinin doğasıyla hayli çatışmaktadır. kaldı ki forma dayandığı oranda şiir çevirisi neredeyse imkansız bir hal almaktadır.

    bu alandaki çeviri sorununa daha ayrıntılı değinen bir mesaj gireceğim ama şimdilik genel sorunlar üzerinden gitmeye devam edeceğim. bir başka büyük sorun da küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan tüketim sorunudur. elit ve popüler kesimler arasında sürekli süren savaşın temel düzlemlerinden birisi de bu tüketim üzerinde gerili durmaktadır. birçok akademisyen, özellikle fransız teorisyenleri, ki post düşünürleri ve feministleri kapsamaktadır fazlasıyla, doğu kökenli eserlerinin batı' nın doymak bilmez pazarı için ilginç yatırımlar olarak görüldüğünü haykırmaktadır. eserleri düzenleyen editörlerin kendi pazar ekonomileri ve popüler kültür değişkenleri üzerinden dışardan gelen eserleri değiştirdikleri, bozdukları örnekleriyle birlikte gösterilmiştir: bir kadın yazar yaşamadıklarını yaşamış gibi göstermeye ikna edilmiş ve medyanın ilgisi fazlasıyla bu kitaba çekilmiştir. bütün bunlar ekonominin de işin içine fazlasıyla bulaştığını anlatıyor bize.

    başka bir olay da kanonların belirlenmesi ve ortak alana sunulmasıyla ilgilidir. bu kanonların paris ya da newyork kriterleri üzerinden şekillendiğini ve dünya edebiyatının ayaklarının bu iki kent üzerinde olduğunu söyleyelim. doğal olarak edebiyat kanonuna girecek eserler de ya bu kültürlerin gerek tarihsel gerek sosyolojik normlarına göre ya da dolaşıma sokulacak eserlerin yaratacağı ekonomik karşılığa göre belirlenmektedir. kültürler arası savaşımın tek yöne, batı yönüne doğru kaydırıldığı bir savaştır bu.

    yukarda genel olarak olumsuzlukları ortaya serdik. bunların hiçbirisi bizim dünya edebiyatı üzerine fikir üretmemizi, dünya edebiyatının olanaklarını yadsımamazı, klasiklerin ve başyapıtların değerini düşürmemizi anlatmaz. ve onların sırf batı merkezli oldukları için o konumda olduklarını söylediğimiz anlamına da gelmez. diğer yazıda da dünya edebiyatının kapsamına,(klasikler, başyapıtlar, ve modern dünyanın değişken-çoklu penceresine) ve sorunlarına detaylı olarak değineceğim, edebiyat eleştirisini de kullanarak.
  • kavramın mucidi goethe. kavram, ulusların kendi kültürleriyle birbirine seslenen, ulusal kökenli olsa da ulus sınırlarını aşabilmiş edebiyatların evrenselleşmesi anlamına geliyor. burada hemen fredric jameson ile aijaz ahmad tartışmasını hatırlatmakta fayda var:
    jameson "bütün üçüncü dünya metinleri bence zorunlu olarak çok özgül bir biçimde alegoriktir; ulusal alegoriler olarak okunmalıdır" dedikten sonra: " üçüncü dünya metinleri, özel hayata ve libidonun dinamiğine görünüşte önem verenleri bile, zorunlu olarak, ulusal alegori biçimini alan siyasi bir boyuta sahiptir. özel bireysel alınyazısının hikayesi her zaman kamusal üçüncü-dünya kültürü ve toplumunun çatışık konumunun bir alegorisidir" sözü ile başlayan tartışmada ahmad’ın, "üçüncü dünya edebiyatı diye bir şey yok. muazzam karışık, heterojen bir alan var. genelleme yanlış, batılı bir yazar dilsel engellerden dolayı bu dünyaya giremiyor, hem üçüncü ne zaman üçüncü oldu? birinci ne zaman birinci oldu? bhagavad-gita bir üçüncü dünya metni midir ?" diye ona gayet sağlam cevap vermesiyle tartışmanın çok boyutluluğu açıklığa kavuşmuşsa da sonuçlandığını söylemek zordur.

    pierre bourdieu 'nun dünya edebiyatı denilen şeyin gelişmiş batı ülkelerinin ulusal kültür sermaye birikimi ile yönlendirildiğini bu açıdan en güçlü ve en fazla sermaye birikimine sahip ülkelerin, edebiyatı yönlendirdiğini belirterek bu birikime sahip ol(a)mayan ülkelerin edebiyatlarının, ancak büyük ülkelere ve merkezlere intisap eyleyip de el aldıkları taktirde tanınacaklarını söylediğinden hareketle yukarıda zikredilen tartışmanın bir boyutunu gözönüne sermiştir.

    bu hegemonyaya "sembolik kudret" diyen bir başka edebiyat kuramcısı franco moretti'ye geçecek olursak; moretti tezlerini, immanuel wallerstein 'nın dünya sistemleri teorisine dayandırıyor. yani bir merkez ( kapitalist batı) ve onun periferisi (kapitalist olmayan, kapitalist olmaya çabalayan) arasındaki birinciler lehine olan eşitsiz ve hegemonik ilişki... bu eşitsiz ve hegemonik ilişkinin edebiyat içinde geçerli olduğunu söyleyen moretti, periferi edebiyatının imkansız proje olduğunu da söyler. her ne kadar sonradan biraz ileri gittim dese de, bu seferde "bazı edebiyatların(batı) diğerleri üstünde yarattığı baskı"dan dem vurmuştur.
    ilk tezlerini değiştirmesinde jale parla'nın, "yerel biçimler ile yabancı biçimler arasındaki etkileşim" üzerinden moretti'ye yönelttiği eleştirilerin etkili olduğunu da belirtelim.

    entryi her edebiyat entyrisi rus biçimcilerine selam eder diyerekten ve bu biçimcilerden selamı sabahı eksik etmeyen mihail bahtinden, batının üniter bir dil nosyonu yaratmaya yönelik ideolojik girişime binaen söylenmiş bir alıntıyla bitirelim:
    " batı'da eleştirel bilincin söylemsel pratikleri sözel-ideolojik dünyayı birleştirip merkezileştirmeye yarayan güçleri gizlemektedir."
  • uluslararası bakalorya (ib) programında, türkiye'de benim bildiğim ted ankara koleji'nde, mezun olmak için yazılması gereken edebi eleştiri. şöyle bir örneği mevcuttur:
    birey yaradılışı gereği toplumsal bir varlıktır. toplumsal süreç içinde yaşadıklarını paylaşmak insanı ve yaşadığı evreni anlamak anlamlandırmak ister. yalnızlıksa bireyin tek olma durumudur. bu tek başınalık, yaşadıklarıyla mücadelesi sırasında bireyi; iç çatışmalara birey-birey çatışmasına, birey-toplum çatışmasına götürebilir. bu bağlamda düşünüldüğünde “yalnızlaşma” istenmeyen bir durumdur birey için. oysa bazı bireyler için yalnızlık kaçınılmazdır. bazen bireysel nedenler bazen toplumsal nedenler bireyi yalnızlaştırır. yalnızlıkla baş etmek isteyen birey kendine savunma mekanizması geliştirir. bu savunmalar da bireysel farklılıkları yansıtır niteliktedir. kimisi için çözüm olacakken kimisi için daha büyük sorunların doğmasına da neden olabilir.

    içinde bulunduğu toplumla uyuşamayan birey ya toplumla uzlaşmak adına ödünler vererek kendine yabancılaşır ya da kendisine karşıt gördüğü toplumdan olabildiğince uzaklaşır ve yalnızlığa sürüklenir. bireyi yalnızlığa sürükleyen etken toplumla yaşadığı uyumsuzluk sürecidir. bu süreci başlatan toplumsal değer, kural ve yargıların benimsememesi iken hızlandıran etmenler bireyin yaşadığı iç çatışmalar ve bunlarla beslenen toplumsal çatışmalardır. iç çatışmalar, kişinin kendisine biçtiği veya toplumca ona biçilen değerle, kişinin yüklendiği sorumlulukların yarattığı baskıyla ve hayallerine ulaşamama durumunda yaşadığı tatminsizlikle baş gösterir.

    “suç ve ceza adlı yapıtta ana figür “raskolnikov” tüm bu sözü edilenleri yaşayan bir karakter olarak çıkar okurun karşısına. içinde bulunduğu toplumdan sıyrılma arayışına sürüklenmiştir. bu bağlamda toplumda yer etmiş inançlara, değer yargılarına, var olan düzenin kabullenilmişliğine karşı tavır alarak toplumdan uzaklaşmıştır. yaşadığı toplumu iğrenerek gözlemleme, umursamama söz konusudur davranışlarında. yalnızlığı ve yabancılığını yok etme isteği onu iki kişiyi öldürmeye kadar götürmüştür. bu doğrultuda yazma çalışmasının amacı; dostoyevski’nin “suç ve ceza” adlı yapıtında ana figür raskolnikov’un yalnızlığının işlendiği cinayete etkisinin incelenmesi olarak belirlenmiştir.

    suç ve ceza adlı yapıtta odak figürü yalnızlaştıran yoksulluk ve toplumsal aidiyetsizliğe başkaldırma isteğinin yanı sıra taşınan sorumlulukları yerin getirememe sonucu oluşan yetersizlik duygusu ve bu başkaldırıyı bir cinayetle gerçekleştirme düşüncesinin yarattığı kararsızlıktır. yapıtta ana figürün yaşadığı çatışmalar sonucunda içinde yaşadığı toplumdan ayrıldığı, yalnızlaştığı gözlemlenir:

    “...bir zamandır evhama benzer bir sinirlilik, gerginlik vardı üzerinde. öylesine içine kapamıştı, insanlardan öylesine uzaklaşmıştı ki, yalnızca ev sahibesiyle değil, hiç kimseyle karşılaşmak istemiyordu. parasızlık iyice bükmüştü belini. ne var ki, son günlerde bu sıkıntılıu durumunu bile umursamadığı yoktu. günlük işlerini bütünüyle bırakmıştı. hiçbir şeyle ilgilenmiyordu”(dostoyevski, 13-14 ).

    raskolnikov, toplumdaki bir takım değer yargılarıyla çatışan inançları ve düşünceleri diğerlerinden farklı olan inandığı bu inanç ve düşünceleri arasında gelgitler yaşayan bir gençtir. var olanlar onu toplumda ulaşmak istediği yere taşımamıştır. ekonomik nedenler de kendini iyice köşeye sıkışmış hissettirir. raskolnikov aslında güçlü bir kişiliğe sahiptir ama parasızlık, açlık onun sinirlerini iyice zayıflatır. başlangıçta çevresindekilere göre daha duyarlı, zeki ve toplumsal sorunlarla ilgili olduğu gözlenir:

    “yalnızca bu sorunların çözümsüzlüğünü düşünerek boş oturup acı çekmek, ah vah etmek yetmezdi kuşkusuz. kesinlikle bir şeyler yapmak, hemen, zaman geçirmeden yapmak gerekiyordu… ya da yaşamı bütünüyle yadsımalı!” diye haykırdı öfkeyle. boynunu büküp, kaderini olduğu gibi benimsemelisin! her türlü hakkından, bir şeyler yapmak, yaşamak, sevmek haklarından vazgeçip içindeki her şeyi söndürmelisin!”(dostoyevski, 61).

    yozlaşmanın akışına kapılan toplum içinde duyarlığı nedeniyle rahat edemeyen kendisine biçilen role uygun olmadığı düşüncesiyle farklılaşan raskolnikov, insana verilmesi gereken değer, adalet, suç kavramlarıyla ilgili iç çatışmalarını yapıt boyunca tekrarlanan kararsızlıklar ve düşünce değişikleri şeklinde yaşamaktadır. öne çıkan kararsızlıklarının başında toplumda kendisini konumlandırışı gelir. yoksulluğun ve kurallara bağlı kaldığı takdirde yoksul kalacak bir öğrenci olmanın verdiği tatminsizlik, toplumsal adaleti sağlama ve maddi kaynakları ihtiyaç ölçüsüyle paylaştırma hayallerini gerçekleştirmek adına bir anlamda kahraman rolünü üstlenen raskolnikov büyük bir sorumluluğu da yüklenmektedir. bu noktada, kişiliğinden beklentileri “toplumsal adaleti sağlamak için kurban vermek”anlayışına ve en önemlisi suçu işledikten sonra zihinsel bütünlüğünü korumaya yetecek ölçüde kararlı, kurnaz, zeki davranmak istemektedir. üstünlük algısını kendisini yüceltecek yönde kullanırken insan hayatını sonlandırma gücünü kendinde bulmuştur. toplumu oluşturan sıradan insanlardan sıyrılan ve toplumu yöneten bir kişiliğe sahip olduğuna duyduğu inanç, onu cinayete itmiştir. kendini toplumdan tamamen soyutlamış, yalnızlaştırmıştır: “herkesten, her şeyden tam anlamıyla uzaklaşmış, bir kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmişti” (dostoyevski,42).

    raskolnikov yadırgadığı kimi zamansa iğrendiği toplum düzenine yabancılaşmış ve toplumu düzeltmeyi amaçlamıştır. kafasında oluşturduğu bu durum “toplumdan farklı” olduğu düşüncesini yaratır. bu nedenle toplumla yakınlaşamayan ana figür, topluma aidiyetsizleşir. çevresindekilerle insani ilişkilerini keserek kendini yalnızlaştırır. yalnızlaştığı aidiyetini kaybettiği toplumu yabancılıktan kurtarmak ve kendine ait bir toplum haline dönüştürmektir amacı aslında.

    s.petersburg’un insanın üzerine bir ağırlık gibi çöken bunaltıcı sıcağını bile yaşadığı yalnızlık duygusuyla daha fazla hisseder. petersburg’un bunaltıcı havası yapıtta “yazlığa gitme olanağı bulamayan her petersburglu’nun çok iyi bildiği petersburg’un o pis yaz kokusu…” şeklinde verilirken sosyal eşitsizliğe sınıf farkına dikkat çekilir. raskolnikov’un kendisine yalnızlığa götüren temel etkenlerden biri olan parasızlığını göz önünde bulundurursak, onun özdeşim kurduğu alt sınıftır. yaşamak zorunda olduğu mahalle ve çevresindeki insanlar uzamla birlikte onu öfke dolu bir küçümseme içine sokmuştur:

    “ben bir buçuk yıldır tanıyorum raskolnikov’u: içine kapanıktır, asık suratlıdır, kendini beğenmiştir, gururludur... sözcüğün tam anlamıyla soğıuk, bir insanın olamayacağı kadar duygusuzdur... sanki boş şeylerle uğraşacak zamanı yoktur da ondan. söyleneni dinlemez. herkesin o anda ilgi duyduğu bir şeyle kesinlikle ilgilenmez. korkunç derecede büyük görür kendini” (dostoyevski, 251).

    toplumdan uzaklaştığı ölçüde içine kapanan dış dünyanın etkilerine duyarsız kalarak içsel düşüncelerine yönelen raskolnikov işlemeyi tasarladığı daha sonra da gerçekleştirdiği cinayeti bir suç olarak bile görmez. ona göre ahlaksızlığın diz boyu olduğu bu memlekette sosyal adaleti sağlamak için tefeci kadını öldürdüğüne zaten onun insanların kanını emen bir bit olduğuna inandırmaya çalışır kendini. sıradan olmadığı yargısını kendi içinde çürütene dek kaçışı sürer ve başta hayalini kurduğu adaleti cinayeti işlemesine rağmen ulaşamaz.

    bireylerin toplumla olan ilişkilerini önemli oranda belirleyen ailesiyle ve etrafındakilerle olan ilişkileridir. raskolnikov aile içi ilişkilerini kendisine parasal yardım yapan annesi ve kız kardeşine duyduğu minnettarlık ve sorumlulukla sınırlandırmışken, üstünlük algısı, cinayeti işleyip işlememe konusundaki kararsızlığı ve cinayet sonrasındaki kaçışı ile ailesinden büyük ölçüde uzaklaşır. en yakın arkadaşıyla bile görüşmelerini kısıtlar ve insanlarla ilişki kurmaktan kaçınır. bu nedenle yalnızlaşma sürecini hızlandırır, kısa süre sonra vicdanen kaldıramayacağı kadar baskı altında kaldığında intihara varacak ölçüde bir bunalıma sürüklenmesinde yaşadığı çatışmaların yanı sıra yalnızlaşmasının da rolü vardır. öte yandan raskolnikov’un toplumdan soyutlanma sürecinin cinayetten önce, yoksulluğa karşı başkaldırma isteğiyle birlikte başladığı görülmektedir. bu isteğin temelinde kendisinde ve etrafında gözlemlediği yoksulluğun insanları sefalete sürükleyişidir. toplumla olan çatışmalarının temelinde iç çatışmaları ve yalnızlaşmasının yanı sıra toplumsal adaletsizliğin de etkili olduğu anlaşılmaktadır. sıradan olmamak adına toplumdan sıyrılan ve toplumun kurallarını yadsıyan bir bireyin toplumla uyum içinde yaşaması olanaksızdır: “ bir napolyon olmak istedim, bunun için öldürdüm”( dostoyevski, 487 ). diye kendi haklı gerçeğini dile getirir. oysa cinayet öncesi defalarca vazgeçer, kendisini sorgular durur. yalnızlık, çaresizlik ve açlıktan kıvrandığı hücreye benzer odasında bir ayı aşkın sürede kurduğu cinayete ilişkin planları “içi irin dolu bir çıbana” benzetir. “tanrım! yolumu sen göster bana. o iğrenç… hayalim için tövbe ediyorum!” de se de yalnızlığı, yabancılığı sonucu yaşadığı psikolojik durum onun sağlıklı düşünmesini engeller, ayakları her seferinde döner dolaşır onu cinayeti işleyeceği mahalleye o evin merdivenlerine götürüverir:

    “birkaç adımlık yolu kalmıştı evine. ölüm cezasına çarptırılmış gibi girdi odasına. hiçbir şey düşünmüyor, düşünemiyordu. ama bir anda tüm varlığıyla hissetmişti artık karar vermek özgürlüğünün de, iradesinin de kalmadığını, her şeyin artık kararlaştırıldığını…”(dostoyevski, 79).

    sonuç olarak tüm bu belirlemeler gözden geçirildiğinde raskolnikov yalnız başına bırakılan bireyin yaşam mücadelesini, yaşadığı büyük bunalımlarını yansıtır. yalnızlık, çaresizlik onu istese de istemese de iki kişiyi öldürmeye götürmüştür. raskolnikov’un yaşadığı çatışmaların yoğunluğu onun toplumdan soyutlamış, yalnızlaştırmıştır. yalnızlaşan birey de suça itilmiş başka bir deyişle cinayeti çözüm gibi görmüştür.

    not: bir örnek amacı ile buraya konulmuş olup verilecek olan metinlerde kullanımı muhtemelen ağır intihal*kapsamına girer. neden buraya koyuyorsun koca ödevi manyak mısın derseniz de hiişt orasını karıştırmayın derim.
  • goethe tarafindan ortaya atilmis bir terimdir ve edebiyatin ulasilabilirligi, kolay erisilebilirligi, baska dillere kisa zamanda cevrilip hemen baskiya verilip ulastirilabilirligi ile edebiyatlar arasi ayrimin ortadan kalkmasi ile ilgilidir. 1800'lu yillarda kullanilmaya baslandigi dusunuldugunde bizim icin su donemde zaten dunya edebiyati olagan ve normal olandir.
  • ifade olarak bana yetersiz gibi gelen, hatta yanlış olduğunu düşündüğüm bir kavram.

    onun dışında ilginç hikayeler, yaşanan başka hayatları, başka insanları tanıtmanın yanında ülke, yazar, konu farketmeksizin roman ve hikayelerde takıldığım tek bir mevzu var; para

    özellikle 1400 ler ve sonrası alman, rus, ingiliz, fransız vb. romanlarda kahramanlar veya tanıdıklarının çalışarak para kazanma olayı neredeyse yok gibi. kahramanımız evli ve çocuklu bir memur ama halasından gelecek para olmazsa geçinemez. dul kadın kocasının ölmeden önce 20 sene çalıştığı lord'undan gelen himmeterle geçinir. zengin aristokratlar köylülere ihsanda bulunur, fakir düşmüş soylular zengin ama cahil ve kaba saba köylülerden nefret etmesine rağmen ondan gelecek paraya hayır demez. yoksul kızlar teyzeden gelecek parayla çeyizini yapıp evlenme hayali kurar, öğrenci birşeyler rehin bırakıp parayla okumaya çalışır.

    bütün romanlarda neredeyse istinasız bu olay var. hele bohem hayatın anlatıldığı satre vb. romanlarında insan konuyu falan bırakıp buna takılıyor istemeden. adam öğretmen karısıyla mutlu değil, öğrencisinden hoşlanıyor, metresi hamile! gay abisinden kürtaj için para alıyor, evden çıkar çıkmaz taksiye atlayıp akşam gece klubune gidiyor?
  • şimdilik son okuduğum kitabı olan karılar koğuşu aynı anda hem solcu, hem anadolulu (ağırlıklı olarak malatyalı), hem edebiyat tarihi gibiydi ve değerinin bilincinde bir kemal tahir'i yansıtıyordu. dünyayı, dünya edebiyatını da izlediğini, bildiğini belli ediyordu. belki iddialı olacak, evrensel edebiyat yapma kurallarını, yöntemini öğrenmiş ve neyi bildiğini bilen bir kemal tahir. yaptığının düşünsel değeri bir yana edebiyat olduğunu bilen adam. (bkz: kemal tahir/@ibisile)

    (bkz: edebiyat dünyasının en arıza kadın kahramanları)