şükela:  tümü | bugün
  • tekneyle yapmak isteyenler için osman atasoy güzel bir liste hazırlamış
    (bkz: #6245939)
  • parayı bulduğumda yapacağım işlerden biri.
  • bir grup vitamin şarkısı
    hey bush alsana duş kısmıyla yarmıştır gece gece
  • deniz yoluyla yapılan cinsinde ekvatoru iki kere geçmek şarttır.
  • grup vitamin'in yandık desene albümünden 7'03''lük muhteşem bi' şarkı. özellikle selçuk'un* aralardaki sallamasyon repleri beni benden alır. sözleri:

    dünya turuna çıkmışız da önce amerika'ya uğramışız
    zencisi beyazı birbirini yerken hürriyet heykeli'ne bakakalmışız
    hey buş* alsana duş, çok kötü kokuyon dayanamıyom
    söyle bir rep herkes dinlesin, kristof kolomb kulakların oynasın

    [rep] one, two...

    ikinci ülkemiz almanya, görmeyen türk kaldı mı ya!
    o da bizim bir ilimiz sayılır, alman kızlar rakımıza bayılır
    türken raus diyorlar, tatili türkiye'de geçiriyorlar
    dilleri ne kadar tuhaf olsa da, almanlar da rep söylüyorlar

    [rep] zilzagwisch...

    üçüncü durak italya; roma, venedik, cenova
    haritada biraz ufak duruyor, pavarotti bile zor sığıyor
    düştü düşecek pisa kulesi; pizza dedikleri gavur çiğ köftesi
    italya'da esmer kızlar rep okurlar içim sızlar

    [rep] bene gracias...

    bir acayiptir eyfel kulesi, ner'de bizim galata kulesi
    bu fransa'da aşk başkadır, avrupa'nın en şarapçı ülkesi
    madamlar ve matmazeller, üstlerinde bir hoş koku
    onlar da rep söyleyebilir: onjote ve mersi boku*

    [rep] leon jeux se...

    şimdi sırada rusya var, söylenecek pek çok şey var
    parçalanmış zavallı ülke, rus kızları kapalı çarşıdalar
    hadi bakalım kolay gelsin, ner'desin boris yeltsin
    işsiz kalmış kgb, rep söylüyor kremlin'de

    [rep] gorboçov, yeltsin, trabuşti...

    japonya'da neler üretirler, çekik gözlüdür sırıtırlar
    boylarına bakıp aldanmayın, dedeleri samuray unutmayın
    sony, toshiba, suzuki; kızları öyle kuzu ki
    amerika'nın tadını tatmışlar, rep söylüyor japon geyşalar

    [rep] hayçiwo, mahayito...

    dünyayı dolaşıp dururken arabistan'a uğramamak olmaz
    oralarda hiç de öyle rep mep falan olmaz...
    sanmayın sakın olmaz olur mu, demeyin arapça rep olur mu
    bur'da bile meraklısı var, rep okuyor allah'ına kadar

    [rep] wahate'l-maşkeleha...

    ...now, the best of the world...

    son durakta bir alemdeyiz, bir süpersonik ülkedeyiz
    dağlar taşlar ova dere, bilin bakalım bura nere?

    [arkada süper bir arabesk ezgi eşliğinde]
    bol haşhaş bol kokain, çok marihuana* az vitamin [x4]
  • ilkokuldayken şahsıma yıl sonu eğlencesinde sahneye çıkartılıp söyletilen şarkıydı bu. evet, elimde mikrofon tamamını söylemiştim velilerin ve akranların "ne diyo la bu!?" bakışları altında.. geçenlerde tekrar dinledim. doğaçlama rap bölümleri dahil, tamamını ezbere bildiğime inanamadım. inanmak istemedim sözlük..

    "sony, toshiba, suzuki.
    kızları öyle kuzu ki."
  • neşeli bir örneği ve gerekli hazırlıklar şuradan incelenebilir: http://simdiuzaklardayim.com/
  • jules verne'nin seksen günde devr-i alem'ini okuduğumdan beri, aklımın bir köşesinde gece gündüz gördüğüm düştür dünya turu. sürekli batıya yahut doğuya ilerleyip başladığım noktaya geri döndüğümde "acaba bir gün kazandım mı takvimlerden?" diye kendime sormak ve hayatımın geri kalanında defalarca çevirip bakacağım fotoğraflar çekmek isterim. isterim de sadece isterim; yıllarım kalküta'ya kalkan trene doluşur gider de ben sadece doğru zamanı beklerim. başımı alıp gittiğim gün, kendiliğinden doğru zaman olacak zaten; başka bir ülkenin coğrafyasına bakıp kitabıma döndüğümde "sonunda yapabiliyorum" diye kendime olan inancımı pekiştireceğim.

    hazreti winamp da halet-i ruhiyeme kapak olacak şekilde "dying broken hearted"ı açtı. yapamadığım şeyler açık pencereden içeri süzülüp teker teker odamı ziyaret etti bugün. fazla evde kalmamam, kendimle karşılayamayacağım yerlere gitmem lazım. zaten bir haftasonu daha eksildi ömrümüzden. yarın rutin atlar gibi ofisime takırdayarak gideceğim, patron ipimden çekiştirip masaya bağlayacak. akşam da geri çözecek, evimin yerini biliyorum, üzerimde sahibim olmadan da dönebiliyorum. hatta anahtar bile tutabiliyor, hangi anahtarın hangi kilidi açabileceğini tahmin ediyorum. bilgisayarın power düğmesinin yerini de ezberledim. siyah kapaklı bir kutunun hemen içinde.

    10 yaşımın dünya turu hayalinin de kaybolduğunu fark ediyorum bu gece, büyüdükçe silikleşiyor ve korkaklaşıyorum sanırım. hayal kurmayı bile yavaştan bırakır oldum, olmuyorlar nasıl olsa. hep aynı döngü, başladığım noktaya geri döndüğümde zaman parametresi dışında her şey aynı. zaman da aleyhime çalışıyor zaten, 30'a kaldı 3 sene patron. 30'unda da böyle iki arada bir derede kalmazsın umarım, sorduğun sorular biter de önünde klavye varken cevaplarını yazarsın bir yerlere.

    -peki neden gitmiyorsun, neden sürekli şikayet edip de bir şey yapmıyorsun?
    -yapamıyorum ki. parasız, ülke değil şehir bile değiştiremiyorum. aldığım para da sadece hayatta kalmama yetiyor.
    -gidenlerin hepsi zengindi diyorsun yani? 1884'te bisikletiyle dünyayı gezen thomas stevens da dahil bunlara öyle mi?
    -bilmiyorum. parasız ve işsiz olursam, başkasına da yük olacağım. risk alamıyorum. çalışan, mutsuz ve az paralı olmak, bir nebze daha iyi.
    -asla gidemeyeceksin.

    cesaretim azalıyor, biraz parayla dünyayı gezip benimle olimpos'ta bir çardakta karşılaşan turistlerden birisi olmak istiyorum. ben olimpos'a hem de ailemin evine yarım saat olmasına rağmen senede bir hafta zorla gidebiliyorken, avustralyalı adamlar gidip de bir ay kalabiliyorlar. yıllık izin ve patronun keyfini ayarlamaya çalışmak bile bana bir aylık süreyi hiçbir şekilde vermezken, başka kıtanın güzel yüzlü çocukları kanolarıyla mağara turları yapabiliyorlar. dünya turunu siktir ettim, kendi ülkemin coğrafyasını bile bilmiyorum ki tam olarak. ayda yılda gittiğim haftasonu gezilerinde "böyle bir yer var mıymış yahu" diye aval aval bakınırken, dünya'nın diğer ucundan gelen adamlar yamaç paraşütü ile gökyüzünde süzülüyorlar. öyle bir kapan ki iş hayatı, sana verdiği bir iki hafta dışında yaşaman için şans vermiyor. öyle borçlandırıyor ki mevcut sistem, borç ödemek için didiniyorsun. bazen öyle geceler geliyor ki, ne uyanıp işe gitmek ne de daha fazla hayal kurmak istiyorsun.

    bu ahval ve şeraitte mümkünatı yok. tanrı halime acıyıp vize-pasaport ve biraz da nakit göndermediği sürece ülkeyi terk edemiyorum. açıkçası dünya turu yapmak için de "baba para yeaa" diyecek karakterde bir insan değilim. kendi paramla yapmanın da imkanı olmayınca, başkasının yaptığı dünya turuna iç geçirmek ve kendime kızmaktan başka bir şey gelmiyor aklıma.

    peki o çulsuz adamlar, backpackerlar, eski sırt çantasında bir kaç kitap ile dünyayı dolaşan adamlar nasıl yapıyor lan bunları? ölümden sonra hayat, uzayın sonundaki tekel bayi yahut cennet'in mimarisinden bile çok daha merak ettiğim bir konu bu. ben sürekli çalıştığım halde gezecek parayı bir kenara koyamazken, başka adamlar çalışmadığı halde nasıl gezebiliyor. problematiğin karesi değil karebabası. ben çalışıyorum ve gezemiyorum. onlar çalışmıyor ve geziyor.

    denklemlerin kendi üzerine çöktüğü nokta, soru işaretlerinin ardı sıra eklenip boğazımı sıkmaya başlayan bir tasmaya dönüştüğü eşsiz an: işte bu benim hayatım! düşünsem de olmuyor, kitaplarda okuduklarım gerçekle örtüşmüyor. param da yok, parasız adım atacak cesaretim de. bol keseden sallamak ve parmak kası oluşturacak kadar klavyeye basmak ise standart paketimin içinde geliyor.

    entryi, kendi cümlelerimle değil başkasınınkilerle bitireyim:

    "teknoloji bizi kutu misali akıllı evlere, yüzlerin gülmediği cam kafeslere hapsettikçe içimizdeki gitmek isteği artıyor. savaş ve ekonomik buhran dönemlerinde "yol edebiyatının" ilgi görmesini böyle açıklıyor sosyologlar. dünyanın çevresini bisikletle dolaşan ilk seyyah olma ünvanını elinde bulunduran thomas stevens’ın da başlangıçtaki motivasyonu bu aslında. gençliğini emeğinin karşılığını alamadığı işlerde çalışarak değil, yeni yerler ve farklı kültürler görerek geçirmek istiyor."

    http://www.radikal.com.tr/…18.05.2009&categoryid=40

    ayrıca;

    http://simdiuzaklardayim.com/

    *
  • "sence dünya turu yapabilecek miyim?”
    "eldeki kayıtlara göre yapacaksın gençkan, dünyaya bunun için gönderildin”
    “yapamazsam beni bir daha gönderir misin patron?”
    “bu dördüncü sefer zaten, geçen üç hayatta da beceremedin. şinasi bu senin son şansın”

    uyandıktan sonraki bir saat gözlerimi açmadan tanrıyla konuşuyor ve aklıma takılanları soruyordum. her sabah aynı soruları sorduğum için bıkkınlıkla cevaplıyor ama yine de başından savmıyordu. köyünde doğup köyünde ölen insanlarla aynı türdendim ama nedense dünyayı gezmek düşüncesi aklımı kemiriyordu. kendi ülkemin hemen her tarafını görmüş olmak bana yetmiyor, "kim bilir dünya nasıldır" sorularını tetikliyordu. uygarlıkların binlerce yıllık eserleri, bilmediğim bir dili konuşan kavruk yüzlü adamlar, teneke bir kapta kahve yapanlar, horozu ve yaşlı karısıyla yaşayan albaylar, dinmeyen yağmurlar, dağın içinden geçen trenler, ünlü mimarların başyapıtları, bitirilemeyen kiliseler, okyanuslar, gökdelenler, rotalar ve izler. aklımın tamamını gezmek ele geçirmişti ama yine de köy meselesini tanrıya sormadan edemedim. birkaç evden fazlasını görmeden ölen insanları merak ettim.

    “onları sadece köye yolladık, seni ise dünyaya” dedi. “2007 yazında interrail yapacağına üzerine bahis bile oynamıştım ama gittin çalışacağım diye tutturdun” diye hafiften sitem etti. büyük paralar kaybetmiş gibiydi ama eve çıktığım için çalışmak zorundaydım. emlakçı parazitine para vermek, depozitoyu bir yerlerden buluşturmak ve bütün bunlar yetmezmiş gibi kirayı da peşin ödemek zorundaydım. değil dünya turu, vapurla kadıköy’e bile geçemezdim. interrail opsiyonunun üzerine çarpı atmadığımı, dünyayı tavaf etmeden önce kıta avrupasını boydan boya geçmek ve ispanya'da arkadaşımla sangria içmek hayalini canlı tuttuğumu ekledim. kafama eserse akademik kariyer bile yapabilir, tüm hayatımı gaudi'nin dehasına bile ayırabilirdim.

    hafif aralık perdeden sızan gün ışığı yüzümü ısıtıyordu, oldukça sıcak bir gün olacağından denize gitmeyi düşündüm. geç ısınıp geç soğuyan denizler sonunda soğumuş muydu acaba? geçen hafta fena değildi ama hasta olmaktan ve tam iyileşmeden askere gitmekten korktum. bağışıklık sistemime her zamankinden daha fazla ihtiyacım olacaktı, fiziksel ve ruhsal olarak çelik gibi gitmeli ve aynı şekilde döndükten sonra hayatıma kaldığı yerden, artık sırtımda kambur olmadan devam edebilmeliydim.

    jules verne virüsü yine kanıma girmişti sabah sabah, dünya turu yapmadan bu dünyayı terk etmeyeceğime karar verdim. bir sırt çantasıyla başladığım noktaya geri dönebilir ve hayatımın geri kalanını dünyadan topladıklarımın üzerine düşünerek geçirebilirdim. televizyon, internet, kitaplar yahut başkasının anlattıkları, gerçeğinin yerini tutmuyordu. yerli yabancı demeden takip ettiğim onca blog, dünyayı gezen insanların benden çok fazlası olmadığını söylüyordu. benim kadar sıradan görünüyorlardı ama bakışlarındaki parlaklık başkaydı, şahit olmanın getirdiği canlılık vardı gözlerinde. bunlardan birisi neden ben olmayacaktım ki, tanrı bile dünya turu yapacağıma inanıyordu. üzerime bahis bile oynayacak kadar güveniyordu.

    yatağımdan kalktım; dünyayı bir gün görecek, fotoğraflarını çekecek ve sonra geri dönecektim. kahvaltı hazırdı. anneme “sence dünya turu yapabilecek miyim” diye sordum, “kısmetse olur” dedi.