şükela:  tümü | bugün soru sor
  • yer:philadelphia, abd

    target denen süpermarkette bir battaniye (10 dolar) bir de küçük kızınıza ucuzundan (1 dolar) boya kalemi almışsınızdır, yanınızda da tam tamına 11 dolar vardır. gönül rahatlığıyla kasaya gidersiniz ama o da ne 11.88 ister! amerikada çoğu yerde verginin etikete yazılmadığını hatırlarsınız işte o anda. yanınızda tek kuruş fazla olmadığı için mecburen boya kalemlerini kasaya bırakırsınız. sırada, arkanızda duran bayan durumu anlayınca elinde bir dolar size uzatır. hayır, teşekkürler falan dersiniz az buçuk ingilizcenizle ama o ısrar eder. sonunda bir battaniye ve boya kalemleriyle mutlu mesut evinize gidersiniz.

    tanım:"dünyada iyi insanlar bir tek amerika'da mı toplanmış nedir?" dedirten durum.

    aylardan sonra durum farkına varıldığı için yazılması elzem edit: iş bu tanımımdan önce iki tanım vardı yukarıda ve ikisi de amerika'da yaşanan olayları anlatıyordu. anlamadım niye zamanın ötesine yollanmış entrim; ama unutmayın ki dünyada iyi insanlar da var, hı! *
  • yer: los angeles, ca

    sikindirik bir çağrı merkezinde çalışıyorum. körüm. bir gün bir adam arıyor. lanet de bir şey. sayıyor da sayıyor. sinirimi bozmamak için kendimi zor tutuyorum. sikecem gırtlağını diye bağırmama ramak kalmış. neyse, kapatıyor telefonu. aradan birkaç ay geçiyor. telefon geliyor, "dear üzüm, müjde! size uygun bir kornea bulduk!". ertesi gün ameliyata alıyorlar beni. artık görüyorum. çok sonradan öğreniyorum ki, bana nakledilen o kornea, aylar önce beni arayan lanet müşteriye aitmiş. adam beni test etmiş, hakediyor muyum diye. adamın cenazesine gidiyorum sonra. göz yaşlarımı tutamıyorum. sonra bir hatun görüyorum cenazede. taş..
  • abd \ georgia\ tucker

    işe gitmek için servis beklemek amacıyla evin önüne inilir. o sırada hayalinizdeki otomobilin o an kapıda olduğunu, sahibinin de aracın dışında telefonla konuştuğunu görürsünüz. sürekli internetten ve aylık aldığınız araba dergisinden fotoğrafını görebildiğiniz aracı ilk kez canlı görüyorsunuzdur. şaşkınlığınızı attıktan sonra utana sıkıla yanına doğru yanaşırsınız aracın. içini canlı görmek, kadrana-döşemeye şöyle doya doya bakmak istersiniz. göz ucuyla araca bakarken sahibi sizin bu halinizi görüp aksanlı bir ingilizce ile sorar; "güzel araç değil mi?"

    afallarsınız! böyle hafif kekeme modda; "evet, kesinlikle.." dersiniz. adam bir an bile duraksamadan;"istersen deneyebilirsin!" der. ne yani ilk çıktığı günden beri hayalini kurduğunuz aracı mı sürecektiniz? hemen şimdi hatta? evet doğrudur! adam size hayalinizdeki aracı denemeniz için verecektir. verir de..

    siz hayalinizdeki aracı hiç tanımadığınız bir adamdan alır ve denersiniz. bilmem kaç bin dolarlık araç o an altınızdadır ve çıkardığı ses o an hiç duymadığınız kadar güzeldir.

    sürersiniz aracı. araçtan inerken adam sizi şaşkına çeviren bir şekilde sorar;

    - kardeş memleket neresi?

    edit: tamamen gerçektir!
  • yer: cehennem, bakkalın köşesi

    yağlı kıllı bi adam pirzola yalıyor. usulca yanına yaklaşıyorum."abi ben suçsuzum, bi dane sabiyi bile kütürdetmedim niye burdayım" diye dertleniyorum. adam "cern'de noldu öle ya?" diye bilimsel tepki veriyor bana. ben de "hadronların aşkına bana bi çare" diyorum. adam cebinden çıkarıp bir kavanoz nutella veriyor ve ekliyor "sabiler iyidir".
  • sene 2005, yer missouri

    arkadaşlarla muhabbet ederken amerikan ehliyeti konusu açılır. hem türkiye'de cepte 2. bir ehliyetin olması hem türk ehliyetinin kullanım süresinin dolması hem de ehliyet almanın oldukça basit olması gibi etmenler dl alma fikrini kafama sokar. aynı gün öğlen saatlerinde sınavlardı, sağlık kontrolleriydi geçilir. ehliyeti hazırlayan kadın "hadi permit'ten de kurtuldun hehe" diye espri yaparken birden suratını asar, bir belgenin eksik olduğunu söyler. malum, ne de olsa usa vatandaşı değiliz, el kol sallayarak gidiyoruz ama bizim için o kadar da kolay değil iş.

    neyse, arkadaşı arar evden getirtirim diye düşünürken telefonun şarjının bittiğini farkediyorum. o sırada gözüm duvardaki saate takılıyor. mesai saatinin bitmesine 20 dakika var. eve gidersem yetişemem yani, arkadaşa da ulaşamıyorum. durumu kadına anlatıp "yarın getirsem olmaz mı" diyorum, iyice suratsızlaşıp eğer 20 dk içerisinde getirmezsem 1 hafta için sınava tekrar giremeyeceğimi belirtiyor. ben oflaya puflaya ne yapacağımı düşünürken sırada beni izleyen bir kadını farkediyorum. 40-45 yaşlarında göçmen olduğu her halinden belli olan kadın bozuk ve aksanlı bir ingilizceyle "use my phone" gibi bir şeyler söylüyor. teşekkürlerimi bildirip arkadaşın numarayı çeviriyorum (başıma bir şey gelir diye ezberlemiştim, geldi işte). arkadaş belgenin nerede olduğunu sorarken omzumda bir el ve sesle irkiliyorum: "ata, ata olm kalk lan, sınava geç kalacaksın, dönüşte simit, poğaça filan da al. bir de fotomaç al, ama iddaa ekini kontrol et"... doğru bildiniz, ev arkadaşımdı bu. sınava geç kalmayayım diye kendi uykusundan feragat edip beni uyandırmıştı.

    evet, dünyada hâlâ iyi insanlar var, biri de benim ev arkadaşımdı mesela.
  • kötü insanların, iyi insanları "dahi anlamındaki de ekine" mahkum bırakmasıdır.
  • yurt dışındaki ilk vakitlerinizde size yardımı dokunanlar unutulmaz olur genelde. çünkü en çok çekindiğiniz ve korktuğunuz anlar bu anlardır.

    yer: nimes, france sene: 2006

    hayatlarında ilk kez yurt dışına çıkmış, heyecanlı bir uçak yolculuğunun ardından trenle nimes şehrine gelmiş iki kampçı kız olarak, buluşma noktasına bizi götürecek olan otobüsü arıyoruz.. hali ve tavrından tren garının bir görevlisi olduğu anlaşılan adam yanımıza yaklaşıp soruyor ve otobüsün bir saat önce kalktığını, birkaç yabancı kampçının da otobüste olduğunu söylüyor. bunları olmayan ingilizcesiyle yapıyor. neyse buraya kadar her şey normal. adamın son dediklerini zor anlıyoruz..meğer bir sonraki otobüs ertesi günmüş. ikimiz de çok korkuyoruz tabi arkadaşımla. bir gece bu şehirde kalalım diyoruz. adam tavsiye etmiyor. nimes küçük ve pek tekin olmayan bir yermiş.

    bu adam bizi geri tren garına götürüyor. trende karşılaştığımız tipler gibi asılmıyor da, gayet saygılı ve mesafeli. kamp liderini aramaya karar veriyoruz. gidip bize telefon kartı alıp getiriyor. kamp lideriyle bir türlü ingilizce anlaşamıyoruz. bizim adam alıyor telefonu baya bi uzun süre tartışıyor liderle. kapatıyor telefonu. lider bizi millau diye bir şehirden alabileceğini söylemiş oraya gitmemiz gerekiyormuş. tren saatlerine bakıyoruz, zaten yabancı olduğumuz bir ülke, bi bok anlamıyoruz. adam gene yardımcı oluyor. oradaki görevlilerle konuşuyor, tren kalmamış o şehre gidecek. başlangıçta bu haberle yıkılıyoruz. sonra adamımız tren ve otobüs saatlerinin olduğu bir kitapçıkla geliveriyor. görevlilerin dahi haberinin olmadığı bir otobüs buluyor oradan. trenle önce montpellier'e gidip oradan otobüse binip gitmemiz gerekiyormuş millau'ya. tabi o sırada montpellier neresi millau neresi, bizim gideceğimiz kasaba hangisine daha yakın neler oluyor neler bitiyor hiç bilmiyoruz. işler karışmaya başlıyor yani. ben ve arkadaşımın da korkusunu tahmin edebilirsiniz. koca bir şehirde yapayalnızız ve bizi sallamayan liderin bizi gerçekten millau denen şehirden alıp almayacağını bile bilmiyoruz. bu adam sakinleştiriyor bizi. gidiyor biletlerimizi alıyor. ve trene biniyoruz. sanırım orada bu adamın yardımları olmasaydı, liderle konuşmasaydı ben nimes tren garında oturup ağlamış olurdum. ki kendisinin adını dahi bilmiyorum. başta tırsmıştık ama hiç asılmadı da. bir gün rastlarsam baklava vericem ona, böyle hayallerim var. dünyanın en iyi insanıdır benim için.

    yolculuğun geriye kalanını da anlatayım. trenden indik ve 5 dakika sonra kalkacak otobüse koşa koşa gittik. o sırada arkadaşımın bavulu kırıldı. otobüs şoföründen rica edip kamp liderini aradık ve istediği şehre varacağımız saati söyledik. ama çok gerilmiş ve yorulmuştuk artık. otobüse bindiğimizde gece olmuştu ve bizden başka sadece 2 kişi vardı. millau'e vardığımızda gece 12'ydi saat. şehir terkedilmiş gibiydi. tren garının önündeki otobüs durağında durduk, ortalıkta kimse yoktu. bizimle birlikte gelen iki kişiyi karşılamaya geldiler, otobüs de yolcuları bıraktıktan sonra gitti. bilmediği bomboş ve karanlık bir şehirde, terk edilmiş bir tren garının önünde iki masum minicik kız yanımızda bavullarla bir banka oturup beklemeye başladık..

    kamp lideri bizi almaya geldiğinde de bizden önce rus kampçıları aldığı için arabada yer yoktu. bu da böyle bir anımdır. şimdi tabi bu işlerin kurdu olduk ama o ilk deneyim hayatımın en korku dolu anıydı benim için. bu fransız abimizi ve iyiliklerini asla unutmama nedenim de bu olacak.
  • yer: 21a otobüsü.

    otobüse bindim, ama tam elimi cebime attığımda akbilimi almamış olduğumun farkına vararak içimden küfretmeye başlamıştım. arkamdaki asabi ve sabırsız kuyruk hadi birader ve öff pöff şekillerinde mırıldanırlarken şöförden akbilini rica ettim. akbili bastıktan sonra cebimdeki bozuk paranın bi buçuk milyon kaldığını farketmem de geç olmadı. şöföre uzattım akbil bi yediyüzelli kardeş dedi. yok kaptan dedim. tamam dedi önemli değil geç. işte bu küçük ama önemli olay bana bu ülkede hala iyi bikaç insanın kaldığını gösteren bir vaka olmuştur.